Yazar Berna Durmaz ile Tuğba Gürbüz Söyleşisi

2 Şubat 2018

 

Berna Durmaz: “Öykü kendisinden başka bir şey değildir, kendisi dışında kalan hiçbir şey öykü değildir.”

Bir balığın suyun içinde yüzdüğünü bilmemesine benziyor öykü yazmak. Balık suyu bile tanımlayamazken, suyun dışına hiç çıkmadığı, hava ve suyu ayrı ayrı tanıyıp kıyaslamadığı halde suyun ne olmadığını nereden bilecek. Dolayısıyla ben de ne öykünün ne olduğunu biliyorum ne de ne olmadığını. Öykü budur ya da bu değildir gibi çerçevesi belli tanımlamalara tahammülü yokken öykünün, her tanımlamanın bir indirgeme olduğunu bilip, durmadan söylenenin dışına kayıp gidiyorsa bir civa gibi, ben bu yüzden onu avuçlarımda tutamıyorken bu soruya verilecek bir yanıtım da yok. Tek öğrendiğim şu ki; öykü kendisinden başka bir şey değildir, kendisi dışında kalan hiçbir şey öykü değildir.

Edebiyat üzerinden akrabalık kurduğunuz bir şairin en sevdiğiniz şiirinden iki ya da üç dizeyi bizimle paylaşır mısınız?

Seyyidhan Kömürcü’yle verimlerimiz açısından bir akrabalık kurulamaz herhalde ama ben onun şiirlerinin her dizesini sarsılarak okuyorum. Dünya Lekesi’nde Sinem şiirinden bu dizeler:

başka incirin yarasını başka incir de bilmez gibi / talandır bu herkesle herkes olmak/ kopan umur ufalan ödün adıyla / iki lekenin birbirine dağılmasına sadece aşk mı denir/ diğer zeytinin diğer zeytine fethi gibi / dilerim herkesin vaktiyle adı sinem olan uzun bir yasa değer eli / sinem! / o kadar / o denli

Atmosfer, bir betimlemeler zinciri değilse, nedir?

Bir anı yaşamakla onu yazmak arasında bir fark yoktur bana göre. Yaşarken nasılsa öyledir öyküde de. Yaşarken bulunduğumuz durumu, bir mekânı ya da karşısında durduğumuz manzarayı uzun betimlemelerle anlatmayız. Girdiğimiz odadaki ışık, renk, çevrenin ve eşyanın görüntüsü, hepsi birden aynı anda beynimize üşüşür ve bizim orada, o odanın içinde olduğumuzu algılamamamızı sağlar. Bir öyküde de seçtiğimiz sözcüklerle aynı algıyı yaratırız ve okuyanı o öykünün içinde olmasını sağlarız. Bu içeri alma/içeride olma durumu asla betimlemelerle olacak bir şey değildir zaten. Betimleme dışarıdan bir gözle yapılabilir nihayetinde. Oysa atmosfer yaratma içeriden bir anlatımdır.

Öykücü, çağının tanığı olmalı mıdır?

Öykücünün niyeti buysa eğer yazdığı metnin tutanaktan farkı yoktur. Üstelik öyküye benzetilmeye çalışılması da düşülecek en korkunç durumlardan biridir herhalde. Sadece tanıklık meselesinde değil yazarın hemen her amaçlı müdahalesi öyküyü zavallı duruma düşürür. Dolayısıyla yazarını da. Akış, kendiliğinden ve kendi doğasının dinamikleriyle yol alır öyküde.  Elbette her metin kendi çağının dokusunu ister istemez yansıtır. Yazan kişi de o çağın insanı olduğuna, o çağa tanık olduğuna göre, bunun yazdıklarına yansıması kaçınılmazdır. Ama kendiliğinden, ama zaten doğası gereği. Asla edinilmiş büyük büyük amaçlar ve yönlendirmelerle değil.

Ernest Hemingway, “… bazen bir öyküye başlayıp da tıkandığımda ateşin önüne oturur ve küçük portakalların kabuklarını ateşin ucuna doğru sıkıp yanarken çıkardıkları mavi alevleri izlerim. Ayağa kalkar, Paris’in çatıları üzerinden bakarak: ‘Endişelenme. Nasıl her zaman yazdıysan şimdi de yazacaksın. Tek yapman gereken doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz,’ diye düşünürüm,” diyor. Yazarken tıkandığınızı hissettiğinizde bildiğiniz en doğru cümleyi hatırlamak için nelere başvurursunuz?

Aslında tam da bu durumu yaşıyorum son birkaç aydır. Öykü yazamıyorum. Yazmaya başladıklarım da yarım kalıyor. Hemingway’in dediği gibi, doğru cümleyi bulmam gerektiğini biliyorum ama nerede o cümle, ne zaman yazılacak? Bilmiyorum. Güzel bildiğim cümleler şimdilik kilitli sandıklarda gizli. Sandıklar yerin yedi kat altında duruyor. Onlar orada duruyor ben yeryüzünde onların hayalleriyle gezip duruyorum. Dünya işleri beni oyalıyor, yoruyor, ben aklımdan o sandıkların varlığını çıkaramıyorum. Biliyorum ki o kilitleri okuduğum öyküler, şiirler açacak. Yazmak istediğim en güzel cümleyi okuduğum güzel bir cümle sayesinde yazacağım. Bu hep böyle oldu şimdiye dek. Bu yüzden de sevdiğim kitapları yeni baştan okuyorum bugünlerde ve bekliyorum.

Dil amaç mıdır, araç mı?

Dili bir araç olarak görürsek eğer onu kullanmada giderek özensizleşebiliriz. Dille hayat bulan bir türden söz ediyoruz. Nefesi, rengi, sesi sözcüklerden başka bir şey olmayan bir yapıdan. Anlatılmak istenen ne denli önemli olursa olsun amaç edinilmiş, özenilmiş bir dille yazılmıyorsa eğer öykü yanlış notalarla çalınmış bir müzik parçasına benzer ve okunamaz, anlaşılamaz olur. Kısa öykü gibi bir türde dil elbette ki amaç olmalıdır. Anlatılmak istenen en doğru, en güzel dille anlatılıyorsa o öykü değer bulur ancak. Öykünün niteliğini anlatılanlar değil anlatma biçimi belirler ki bu da amaç edinilmiş bir dille olur.

Öykücü, bir hikâye kahramanı yarattığında onu pek çok özelliğiyle var etme lüksüne sahip değil. Onu bir âna, küçük bir kesite sığdırmakla yetinmek durumunda. Buna itiraz eden, kendi hikâyesini uzun uzun anlatmak isteyen, sizi yazı masasına geri çağıran bir öykü kahramanınız oldu mu?

Kendisini sürekli yazdırmak isteyen kahramanlarım oldu elbette. Ama onlar bir öykünün içinde kalıp uzun uzun anlatılmak yerine, bir öyküden çıkıp ötekinde yaşamayı seçiyorlardı.  Ayağına yumağın ipi dolanmış bir kedi gibi geziyordu kahramanlarım öyküden öyküye. Böylece öyküler birbirine ulanıp duruyordu. Bu yüzdendir ki ilk kitaplarımdaki öyküleri bağlı öyküler olarak adlandıranlar oldu.

İlhan Berk “Anlam ve Anlamı Aşmak” başlıklı yazısında, “Anlamı aşmak, her iyi şiirin neredeyse asıl sorunu olmuştur. Bu da disiplinler zincirini kırmakla başlar,” diyor. Buradan yola çıkarak soruyorum. Anlamı aşmak iyi öykünün de meselesi midir? Anlamı sarsıntıya uğratan, anlamı aşma konusunda size cesaret ve ilham veren, sizi özgürleştiren yazar/şair/metinleriniz hangileridir?

Öyküde anlamı aşmaktan, anlamı örtmeyi, ötelemeyi, çağrışım gücü zengin sözcüklerle geniş bir artalan oluşturarak görünmeyenin görünenden çok olmasını sağlamayı anlıyorum. Bu, kısa öykünün olmazsa olmazıdır zaten. Ne var ki bunu hem yazmak hem de okumak zordur, zahmetlidir. Bu yüzdendir ki günümüz okurları kolay okunan, kolay anlaşılan, okura yaratı payı bırakmayan metinlere yöneliyor. Anlamı okura hazır lokma olarak sunan bu metinlerde anlatım da, anlamayan kalmasın der gibi basite indirgeniyor. Oysa anlamayan kalsın. Anlamadıkça metne kendi anlamlarını katsın okur. Her okunduğunda ve her okuyanda yeni anlamlarla çoğalsın metin. Çok şey mi istiyorum acaba? Bana göre anlam, nitelikli öykünün zorunlu olarak sırtlandığı ve ne olursa olsun bırakamadığı bir yük değildir. Aksine anlam, okunduğu anda okurun zihninden öyküye yansıtılandır. Anlamı aşan metinler olarak gördüğüm Comte de Lautréamont’un Maldoror’un Şarkıları, Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı, Leyla Erbil’in Üç Başlı Ejderha’sı bana heyecan ve cesaret veren metinler olmuştur.

Kim konuşuyor burada? Öyküde “ben” kimdir? Öykücü metnin neresindedir?

Öykücü en uzağında, gizlisinde, kuytusundadır metnin. Hem her yerindedir hem hiçbir yerinde yoktur öykünün. Yazarın, yazdığının üzerine gölgesini düşürdüğü yetmiyor mu? Bu bile çokken neden öyküde yazarını arayalım? Öykü, yazıldıktan sonra bir başınadır. Onu yazan eller çoktan çekilmiştir üzerinden. Okur nerede, ne zaman, niçin ve kim tarafından yazıldığını bilmek zorunda değildir metnin. Karşısında varlığını sadece ve sadece kendi sözcük gücünden, yapısından, kurgusundan alan bir yapı vardır. Bu yapının içinde yazarının sesini aramak gerekmediği gibi metne yapılmış bir kötülüktür bana kalırsa. Yazılanlar arasında yazarına dair ipuçları aramak yazarı gereksiz yere yüceltmenin bir yoludur. Öyküde konuşanın yazar olduğunu düşünmekse büyük yanılgı. Böyleleri var, biliyorum. Yazarı merak etmekten ileri geliyor bu? Kim olduğunu niye merak ediyoruz ki yazarın? O da herkes gibi biridir sonuçta. Öykünün ortaya çıkmasında okurdan biraz daha fazla emek vermiş kişidir o kadar. Aslolan metnin kendisidir ve çoğunlukla yazarını bile aşar metin. Yazarın yazdığının dışına çıkıp başka yerlere gidebilir. Hem de yazar kişisinin hiç gitmediği, düşünmediği, hayal bile etmediği yerlere. Bu yüzden ki yazar mümkünse yazan ilk kişi olarak kalsın yerinde, öykünün önüne geçirilmesin.

“Eserin ilk hâli bok gibidir” demiş Ernest Hemingway. İlk taslak ortaya çıktıktan sonra, yazarını bekleyen zor görevdir, yeniden yazmak, bozmak, kulağı tırmalayan, fazladan anlatılmış, gereksiz ayrıntıları silmek, beklemek, metne defalarca yeniden dönmek… Hiç bitmeyecek gibi görünen yeniden yazma süreci sizin için ne zaman biter? Dergilerde yayımlanan öykülerinizi kitaba alırken ya da kitapların sonraki baskılarında herhangi bir değişiklik yapar mısınız? Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Öykü ilk yazıldığı haliyle kalmıyor elbette, sonrasında defalarca yazma, çizme, bozma, yeniden yazma sürecine giriyor. Bu öykünün ince işçiliğinin yapıldığı kısım ve ilk yazılışından daha farklı prensiplerle hareket ediyorum. İlk yazma çalakalem bir yazma oluyor. Bolca hata yapıyorum, tekrara düşüyorum. Öykünün bir tarafı eksik kalmış oluyor, bir tarafı sarkabiliyor. Bütün bunlar sonraki okumalarımda gözüme çarpıyor ve öykünün üzerinde çalışma başlıyor. Öyle oluyor ki basılmış bir öykümde bile değiştirmediğime hayıflandığım sözcükler oluyor. Bilmiyorum bunun sonu var mı? Sanırım öykü hiç tamamlanmayan, belli bir formu olmayıp zaman içinde kendisine yeni sözcükler, yeni biçimler edinmek isteyen bir tür.

Berna Durmaz -Özyaşam Öyküsü

1972 Kırklareli doğumlu. İstanbul Üniversitesi SBF Kamu Yönetimi bölümü mezunu. Bir Fasit Daire ile 2014 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. Can Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı Tepedeki Kadın‘ı (2011), Bir Hal Var Sende (2012), Bir Fasit Daire (2013) ve Karayel Üşümesi (2016) takip etti.