Öğretmen edebiyatçılarımız denildiğinde, kuşkusuz akla önce Rıfat Ilgaz gelir. Kendi deyimiyle sınıf’ın şairi. Rıfat Ilgaz, 1944 yılının Ocak ayında yayınladığı Sınıf kitabıyla adliyeler ve hapishaneyle tanışır. 6 aya hapis cezasına çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrencilerini hem de çok sevdiği mesleğini kaybeder. Devlet memurluğundan kaynaklı pek çok baskı ve  engellemeye rağmen, Rıfat Ilgaz gibi edebiyatçılar, meslekleri gereği bulundukları Anadolu’nun ücra köşelerinden zengin deneyimlerle edebiyatımızı beslemeye devam ederler. Tevfik Fikret, Ümit Kaftancıoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Refik Halit Karay, Nurullah Ataç, Sabahattin Ali, Gülten Akın, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Hasan Âli Yücel ve daha niceleri… Bu gelenek henüz devam ediyor.  Günümüzde de hem ‘insan’ yetiştirmeyi, hem de edebiyat yolculuğunu sürdüren değerli arkadaşlarımızdan Betül Dünder, İlyas Tunç ve Cafer Hergünsel’e konuyla ilgili sorularımızı sorduk.

 

Bir öğretmen olarak neden yazmaya ihtiyaç duydunuz? Yazmak doğal olarak mı öğretmenlik mesleğine eşlik ediyor?

Betül Dünder: Yazma eylemi benim için öğretmenliğimin çok öncesinde başlayan bir süreç. Kütüphanede geçen bir çocukluğun okuduklarını damıtma, belki onlardan kurtulma çabası idi çünkü yazmak. Ancak bu biyografik ayrıntı mesleğimi bulmamda bir öncül olmuş olabilir. Bilgi arayışı, paylaşmanın cazibesi belirlemiştir seçimimi. Ancak sorunuzun ikinci kısmına katılamam. Çünkü yirmi seneye varmış bir öğretmenlik serüveninde, (eskiden, daha matbuat zamanları diyelim) gazete almayan, okumayan, kendi alan bilgisine dair araştırmayı, okumayı bile çoktan bırakmış birçok insanla çalıştım. Şimdi de dijital imkanlar daha fazla olsa dahi vasatın içinde debelenen, eğlencelik ve tüketici olana yönelen bir kitleden bahsediyoruz. Öğrenciyi çoğu noktada elinden kaçırmış bir bilgi kadrosundan. Yazmaya varmak bu anlamda daha zor belli ki. Ben de sonuçta bir yazı makinesi değilim. Ancak öğretmenleri okur-yazarlıkta ileride görmek eski zaman algısı gibi geliyor bana. Deneyimlerim bunu gösteriyor. Diyet listeleri, okunmuş kitaplardan, izlenmiş filmlerden, entelektüel çabalardan ve tavsiyelerden çok daha fazla zaman tutuyor öğretmenler odasında. Alışveriş torbalarının içinden bir dergi, bir kitap, paylaştıkça güzelleşeceğimiz, iyileşeceğimiz bir şeyin çıkma olasılığı maalesef yok. Bir biçimde edebiyata temas etmiş olanla metinsel bir muhabbet yapmanın önkoşulu kendinizi, kabuğunuzu kalınlaştırmaktan geçiyor. Şiire dair konuşmaksa …neredeyse çıplak gözle deniz yüzeyinden mercanları gösterebilmek demek. Yazmak da okumak da artık bu mesleğe eşlik etmiyor bana kalırsa.

İlyas Tunç: Öyle görünse de, yani yazmak, kalemle yakın ilişkisinden dolayı öğretmenlik mesleğine doğal olarak eşlik ediyormuş gibi görünse de, ben yazmanın bizzat öğretmenlik mesleğine katkı sağladığını düşünüyorum. Yazmak bir dürtü, öğretmek ise keyfiyet. Öğretmeyi keyfiyetten çıkarıp yazmak gibi dürtüye dönüştürdüğünüz zaman, daha doğrusu, hayal gücünüzü tahtaya yansıttığınız zaman iyi öğretmen oluyorsunuz. Sadece öğretmen olarak değil, marangoz, ayakkabıcı, berber, avukat, terzi, hemen her meslekten insan yazmaya ihtiyaç duyar. Ben ‘öğretmen olarak yazmaya ihtiyaç duymadım’, ihtiyaç duyduğum için yazdım; hayatı yorumlama ihtiyacı duyduğum için yazdım; öğrenme ihtiyacı duyduğum için yazdım. Bence bu durum, öğretmen kökenli bütün yazarlar için geçerlidir. Yoksa yazdıkları şeyler, didaktik olmaktan öteye gitmezdi.

Cafer Hergünsel: Onca haksızlığa direnmek karşı koymak yazı yoluyla çözümler üretmek. Yazmak çok başka büyülü bir edim. Öğretmen olmak da gerekmiyor. Ama ikisi birlikte olursa da harika oluyor. Elbette bunun yanında kişilik, kibirden uzak bir yaşam her daim öğrenciyi ve halkı sevgiyle kucaklama. Her şeyin başında da sevgi geliyor.

 

Öğretmenlerin, edebiyatımızdaki dinamizmin sürmesinde önemli bir rolü olduğu görülüyor. Diğer taraftan öğretmen edebiyatçılarımızın ezici çoğunluğunun büyük kentlerde, bilinen edebi çevrelerde değil de, taşrada yaşıyor olmaları, onları memleket meselelerine daha yakın kılıp, daha sahici ve toplumsal bir yazın çalışmasına yönelmelerine mi neden oluyor? Nedir öğretmen edebiyatçıların derdi?

Betül Dünder: Sosyolojik olarak söyleyebileceğimiz birçok şey var, taşra üzerine. Ancak kısaca şunu söyleyeyim. 1950’lerde (yarım yüzyıl önce) ülkenin demokrafik yapısına baktığımızda; nüfusun %80’ninin köyde (periferi) %20’sinin kentte yaşadığını görürüz. Merkez belirleyenin periferiyi biçimlendirmesindeki ögelerinin; karşılıklı etkilişemi sağlayan edebi, sanatsal ve ideolojik yaptırımın mevcut iktidarların hegomonyası dışı kalmayacağını söyleyen kuramcılara kulak vermek de yarar var (bkz. Şerif Mardin, İdrs Küçükömer). Özellikle “köy enstitülerinin” varlığı, taşradaki üretimi, o kuşağın eylemselliği kadar düşünsel/yazınsal olarak da dönemi temsil etmekte. Öğretmen edebiyatçıların bugün bir derdi varsa o da bir önceki sorunuzda söz konusu ettiğim şeydir. Bir vakitler okuma histerisi içindeki bir zümreden şu an sadece yaşama verilerine dönen bir kitleyi konuşuyoruz. Bütün imajların değiştiği yerde elbette öğretmenin de imajı, o imajı desteleyen yaşam kültürü değişecekti/r. Bu da bize günlük tüketim alışkanlıklarını veriyor. Bunun içinde projelendirilmiş bir etkinlik yoksa entelektüel bir çabayı görmenizin olasılığı da kalmıyor. Çünkü gerçek anlamda üretiminin, emeğinin karşılığını maddi olarak da alamayan; yoksullaştırılmış, sınıfsal olarak hayatta kalmaya çalışan öğretmen bir fabrika işçisinin ‘önce aş’ diyen hayat algısına çekilmiş durumda. Taşra bu bağlamda metropole göre daha dayanıklı olabilir. Ne var ki dijital ağ ve sosyal medya bu özenli tutumu da basite indirgeyip, yok sayabiliyor. Kültürel alandan gittikçe uzaklaşan eğitimciler temsil ettiklerini bir bir kaybediyor doğal olarak. Tiyatro seyretmeyen, sinemaya gidemeyen, haftada birkaç kitap alacak kapitali olmayan öğretmen ufkunu da yavaş yavaş yitiriyor. Yazmak bizi kurtarıyor elbette. Fakat daha fazla yokun içinde debelendiğimiz de bir gerçek.

İlyas Tunç: Evet, öğretmenler edebiyatımızdaki dinamizmin sürmesine katkı sağlıyor, diyebiliriz; ancak yazdıklarıyla birlikte yazdıklarını okuyacak öğrenciler yetiştirmesi de gerekiyor. Her şeye rağmen; demem o ki, dünyanın her yerinde, her ülkesinde, özellikle devlet iktidarlarının sansürlerle, baskılarla, tehditlerle sanata, edebiyata anti-demokratik yaklaşımlarına rağmen, öğretmenler yazarak hem iyi hem de cesaret gerektiren işler yapmış oluyorlar. ‘Memleket meselelerine daha yakın olmak’ için taşrada yaşamak gerekmiyor. Meselelerin en yoğun yaşandığı yer metropol kentler; dolayısıyla, buralarda yaşayan yazarların ‘daha sahici, daha toplumsal’ yazmamaları kendi sorunları. Edebiyat çevresinde sık sık telaffuz edilen ‘taşra’ sözcüğü ise, edebiyat iktidarlarının, sahi, edebiyatın da bir iktidarı olduğunu unutmayalım, küçümser bakışından kaynaklanıyor. Taşralı yazar! Ancak, size katıldığım nokta, ‘bilinen edebi çevrelerde’ yaşamamanın getirdiği avantajlar olmasıdır; kimseyi takmamak, kendi işine bakmak gibi… Öğretmen edebiyatçıların derdine gelince, onların derdi herkesin derdi: Bilgeliğin mütevazılığını görmezden gelip, ‘her boka maydanoz olan’ cehaletin cüretkârlığına karşı koymak!

Cafer Hergünsel: Aslında büyük kentlerde taşradan daha acılı bir yaşam var. Pahalılık, kira derdi, ulaşım, bireyin yalnızlığı… Edebiyatçıların derdi daha mutlu uygar insancıl bir toplum yaratmak. Sömürünün olmadığı, daha yaşanılır  bir dünya yaratmak.

 

Peki memurluk?

Betül Dünder: Bu dışardan ve içeriden zorlayan bir disiplin ve sıkışmışlık. Devlet memuru kategorisinde çalışmak, hem varolan sistemin içinde, sürekli değişen “milli eğitim” başlığı altında, hem kendinize hem de evrensel olana sahip çıkmanın mücadelesidir. “Öğretmenler çok tatil yapıyor”un kederli hikayesi!

İlyas Tunç: Yirmi sekiz yıl öğretmenlik yaptım; sınıf içinde mesleğimi çok sevdim, sınıf dışında sevdiğimi söyleyemem. Bir sürü gereksiz işlem; nöbet defterini imzaladın mı, notları siyah mürekkeple mi yazdın, zümre toplantısı tutanağını ne zaman vereceksin, müfettişler ünite planlarını kareli deftere istiyormuş?… Yeter be! Üç yıl fazla çalıştım. Şöyle düşünebilirsiniz; takma kafana İlyas öğretmen, üç yıl daha ‘insan yetiştirmiş’ oldun. Acaba! Hâlâ kitaplarda yazılı mı bilmiyorum, eskiden eğitimin ‘bireyde istenilen davranış değişikleri yaratmak’ anlamında klasik bir tanımı vardı. Ama, bu ‘davranış değişiklerini’ kim belirliyor, kim istiyor? Ben değil, elbette, devlet baba! Yalaka türkücülerden ‘Allah okumuşların şerrinden korusun’ diyen din adamlarına kadar bugünkü insan profilimize baktığımızda kahrolmamak mümkün mü? Meğer, üç yıl değil yirmi sekiz yıl boşuna çalışmışım! İyi öğretmenlik yapmak, yani matematiği, geometriyi, biyolojiyi iyi öğretmek başka şey, ‘insan yetiştirmek’ başka şey. İyi bir öğretmendim; fakat ‘iyi insan yetiştirmek’ istediğimde ‘müfredatın dışına çıkmak’ gibi sorunlarla karşılaştım.

Cafer Hergünsel: Sürgünlerden, baskılardan çok öğretmenliğin verdiği yorgunluk, görevini hakkıyla yapma, edebiyata sanata zaman ayıramama, zamana not düşme. Sürgün anında bile günlük tutma yazarlığın da ayrı bir misyonudur.

 

Edebiyat, öğretmenliğe ne katıyor? Çocuklarınızın (öğrencilerinizin) yaklaşımı? Gençlerle kurduğunuz ilişkilerde edebiyata yönlendirme, dolayısıyla bir usta çırak ilişkisi, ‘okul’da daha mı verimli toprak buluyor?

Betül Dünder: Sizde gördükleri öncelikli olarak bir okuma disiplini. Elinizde sürekli kitaplar, dergiler… Bu onları zaman zaman kışkırtan bir şey; değişen toplumsal reflekslere göre ise sizi ürktücü/sakıncalı bulmaları da mümkün. Ben hiçbir zaman bir şiir diktecisi olmadım öğrencilerimle aramda okunası, görülesi, bi bakmalık ilişki oldu. Bu sıkboğaz etmeyen, baskılamayan hâlin geri dönüşleri her zaman daha makbul bir insan yarattı. Deneyimim odur. Şair olarak değil ancak felsefeci olarak aramızdaki sevgi ve çatışma daha sert süreçleri barındırır örneğin. Biat edişin karşısında külliyen red olarak duruşunuz cesaretinizin onların ergenliğini kuşatan halesi, biraz daha yakınlaşmasına, sorgulamasına olanak tanısa da dogmaların gücü ile aranızda sürekli gergin bir ip saklı durur. Ama felsefeciler sevilir her şeye rağmen. Bu sevimlilikten ileri gelmez; çoğunluğun içinde aykırı bir azınlığa dönüşmüş olmanın cazibesi de değildir. Büyüklerin, iktidarların hâlâ çözemediği o psikolojik hatta gençlerin tarafında duruyor olmanın bir oluru. Aristoteles’in dediği gibi “insan doğal olarak bilmek isterin” kaçınılmaz sonucu.  Bir vakitler Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın başkanlığını da yapmış yazar Fakir Bayku’un sözlerini anımsatayım burada; bu inanç ve dirençten nereye geldi son kertede işler, onu da düşündürtür belki: “Öğretmen yalvarmaz, öğretmen boyun eğmez, öğretmen el açmaz, öğretmen ders verir”. Kültürel yozlaşmanın, vasatın bu denli ortada oluşunun ve kabul görüşünün, etik değerlerin, ilkelerin yok sayılışında süregelen cehaletin olağanlaşmasında Baykurt’un sözünü ettiği öğretmenler yoktur, ama bunun dışında kalanların payı büyüktür! Bu nedenle öğrencilerimin beni bir şair olarak akıllarında tutmalarından ziyade bir felsefeci, daimi bir “şüpheci” olarak anmalarını hep yeğledim. Onlar şiire giden yolu buldular böylece.

İlyas Tunç: Edebiyat, öğretmenliğe ‘edep’ katıyor; yani terbiye; terbiyeyle birlikte zarafet, incelik, iyilik, hoşgörü… İnsanı terbiye etmek istiyorsanız ona edebiyat öğretin! Edebiyatı, özellikle şiir temelinde, öğrencilerime sevdirdim, diyebilirim. Yazmaları için cesaretlendirdim, okumaları için kitap önerilerinde bulundum, şiir etkinlikleri düzenledim… Öte yandan, usta-çırak ilişkisi gibi görmesem de, yapısal olarak doğru, anlamsal olarak mantıklı cümleler kurmalarını sağladım. Hemen hemen bütün öğretmen edebiyatçılar, bunları zaten yapmışlardır. Farklı bir şey yaptığımı sanmıyorum. Düzgün cümle kurmalarını sağlayabildimse ne mutlu bana! Çünkü cümle kurmak kolay değildir. Kurdukları cümleyi kendilerine şiar edindilerse, hayatı ‘bilcümle tek cümle’ olarak görmelerini sağlayabildimse ne mutlu bana.

Cafer Hergünsel: Çok şey katıyor. Saygınlık kazandırdığı bir gerçek. Elbette “kitaplarım” diye ön plana çıkarsan edebiyatın bir yararı  olmaz. Ama bilginle, erdeminle yaşamını sürdürürsen mutlak yararını görürsün. Öğrencilerin yaklaşımı, diğer sanatçılara verdiğin değerle orantılı oluyor. İlgili öğretmenlerin çalışmaları, sanat geceleri düzenleme gibi çalışmalar okulda da çevrede de anlamlı bir edebiyat çevresinin oluşmasına olanak sağlıyor gençler arasında. Elbette yazılanları değerlendirme, insanca bir yaklaşım, gençlerin şiire, öyküye, romana ilgisini arttırıp renkli güzel bir geleceğe yelken açmaları sağlanabiliyor. İyi edebiyat öğretmenlerinin öğrencilerinin de ilerde iyi bir edebiyatçı olduğu bilinmektedir. Behçet Necatigil hoca ve öğrencileri. Selim İleri ve Hilmi Yavuz. Elbette okulda devamlı birlikte olmak öğrencileri sanatçı olma yönünde şanslı kılmaktadır.

 

‘Öğreticilik’, meslek hastalığı olarak edebiyata sirayet ediyor mu? Öğretmen edebiyatçılar, öğreten olarak kalıyorlar mı, bu durumla nasıl başa çıkıyorlar? Yoksa bunun panzehiri mi edebiyat?

Betül Dünder: Sürekli bir müdahale, yanlışı düzeltme, eksiği giderme duygusu… Buna itiraz edemeyeceğim. Hatta bazı zamanlar dışarıdan gelen açık ya da örtük tepkiyi, imayı artık kaale alamayacak kadar işleşen bir hâl içinde bulduğum oluyor kendimi. Bunu en fazla kendi çocuklarıyla ilişkisinde hisseder ve hissettirir öğretmenler. Bakın öğretmen çocuklarına; istisnasız yorucu bir çocukluktan çıkmışlardır; evet akademik olarak bir çıtayı aşmışlardır çoğu ancak marazi bir uyuşamama, mükemmeliyetçi ve duygusal müdahaleci bireylere dönüşür çoğu. Bu hastalıklı halden kurtulmanın bir yolu elbette yine çoğunluğun refleksi ve kabulleri dışında kalabilmek. Hataya daha açık, çekincesiz bir hayat kurmak ve sizi örnek alanlara kifayetsiz olanı da gösterebilmek. İlk önce o yaratım gücünün insana sarmaşık gibi sardığı kibir ve bilmişlikten uzak kalabilmek. Okumuşluğun yazmışlığın muktedirin ezici/yıkıcı gücü karşısında nasıl da cılızlaştığını bir kötülüksavara dönüşebilmenin aynı zamanda çok büyük bir çaba gerektirdiğini unutmadan kendi panzehirini üretebilmek. Yazmak sadece yazmak olmamalı bu sebeple. Yazdığının birkaç kişiyi sarsması gerek. Çok değil o birkaç kişi herkesin aşısıdır.

İlyas Tunç: Öğreticiliğin özünde biraz da buyurganlık yok mudur? Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın, ikiye böleceksin, beşle çarpacaksın, yüklemi bulacaksın, gizli özneye soracaksın… Öyleyse, edebiyatı nasıl öğreteceğiz? Bahsettiğim gibi, yazı yazma çerçevesinde öğretmenlik belki yardımcı bir unsurdur. Ancak, bu da yetmiyor ki? Yazmak, evet, kurgusaldır ama aynı zamanda iç dünyamızı ortaya çıkarmaktır. Başka bir ifadeyle, duygular sirayet etmez, yaşanır. Ha, evet edebiyat, duyguları edebi bir eseri okumakla sirayet ettirir; fakat birine edebi bir eser yazması için duygu yükleyemezsiniz. ‘Öğreten olarak’ kalan öğretmenlere gelince, onlar öğrenmeyi sevmeyen öğretmenlerdir. Çocukça bir öğrenme merakı olmayan ne yazar olur ne öğretmen.

Cafer Hergünsel: Öğreticilik meslek hastalığı olarak edebiyata bulaşmamalıdır. Yoksa bilgiç, didaktik, klişe bir edebiyat ortaya çıkar. Bu durumla başa çıkmak için öz biçim dengesini kurgulamayı gözden ırak tutmamak gerekir. Yoksa bulduğun öz bir işe yaramaz. Sinemayla, yeni anlatım biçimleriyle, bilinç akımı tekniğini kullanma, sinemadaki geri dönüşler, resim sanatından yararlanma, Çehov’un dediği gibi “Astronomi’den tıbba herşeyi bilmek zorundadır sanatçı”.

 

Öğretmen kimliğinizin, edebiyat kamusu içinde eserlerinize dair bir önkabul taşıdığını düşünüyor musunuz? Edebiyat mahfillerinde “öğretmen şair/yazar”lara dair nasıl bir tavır/tutum var sizce?

Betül Dünder: Daha önce de ifade ettim aslında. Cumhuriyet aydınlanmasının yeni milli ideolojisini, Batı tesirindeki edebiyatı, sanat anlayışını ve seküler/laik toplum inşasını temsil eden öğretmenlerin, bu özgüven ile Anadolu’nun farklı yerlerinde çalışmaları, çabalamaları ile bugün özellikle kentlerde öğretmen olarak nerdeyse kimliksizleştirilmiş, itibarsızlaştırılmış öğretmenler aynı koşulların kaldı ki aynı toplumun öğretmeni değil. Bu değişimi sadece ‘dijital devrim’ ile özdeşleştirmek ya da ‘dünya da başka bir yer artık’ ile izah etmekse aymazlık. Bu çatışmayı, dönüşümü bu denli içeriden yaşıyorken bir de edebiyatın klanları içerisinde kendi mücadeleni vereceksin. Yıllardır kendi konumumdan bağımsız birçok örneğe tanıklık ettim. Eğer bir farklılık arıyorsak şunu açıkça söylerim. Öğretmen dediğiniz bir başkasına aktarmakla yükümlü olduğu bilgiyi hazırlar, o sorumluluk duygusuyla yaratım sürecindeki herhangi sivil alandaki bir edebiyatçıdan (kendi işinin patronu olan diyelim, yazma eyleminin öncelikli tutulduğu yayıncılıkta, ajanslarda vs…)  çok daha başkadır; kendine yatırım yapacağı zaman sınırlıdır. Devletin önüne koyduğu angaryalarla uğraşmaktan bezmiş insanlardan bahsediyorum. Kaldı ki tüm bu sevimsizliklere rağmen, kendi özgünlüğünü ne bu sıradanlaştırılmış, vasatlaşmış zümreye feda etmiş ne de bu zümreyi hesaba katmadan, kendi okurlarının oluşmasında eğitimcilerin hiç hakkı yokmuş gibi davrananlara karşı sözünü esirgemiştir. Akademiye varana değin derste bir aydınlık insanla/ hayatla buluşmamış her çocuk/genç sizin okurunuz olmayacaktır, bugün çok tartışılan üç yüz binler satan intihalden çatlayacak olanlara gidecektir. Bu problemin paydaşları olarak bir araya gelmek, bir edebi irade gösterebilmek de bilinçli bir örgütlülük istiyor. Yazar örgütleri -ki içinde birçok öğretmen/eğitimci mevcuttur buradan kendilerine de bir pay çıkararak harekete geçebilirler.

İlyas Tunç: Öğretmen kimliğimin edebiyat kamusu içinde bir ön kabul taşıdığını düşünmüyorum; aksine, düşünülmemesi gerektiğine inanıyorum. Öğretmen kimliğiyle, siz onu kastetmeseniz de bir espri yapmama izin verin, lütfen, evet, öğretmen kimliğiyle sadece öğretmen evlerine girebilirsiniz. Edebiyat kamusuna girmek için biricik referans ortaya koyduğunuz eserlerdir. Dolayısıyla, ‘öğretmen şair/yazar’ sıfatını, kendi adıma söylüyorum, hiç sevmedim, böyle bir tanımlanmaya, kim olursa olsun, karşı çıktım. Hakim şair, müsteşar yazar, mimar romancı, kasap öykücü… İşte, tam da bu noktada bu tür söylemlerden yola çıkanlar, ön kabul endişesiyle, ‘taşralılık’ yapanlardır.

Cafer Hergünsel: Elbette düşünüyorum. Ama sanattan, estetikten, ödün vermeden yazmaya çabalayan bir yazar olarak çokça okul dışı öyküler yazdığım için daha sivil toplumcu bir yazar görüntüsü içindeyiz. Edebiyat mahfili keşke olsa. Çoğunlukla kitap fuarları, kıyılardaki birkaç belediye… Bir ara “yazarlar okullarda projesi” bayağı ilgi toplamış okullara hareket renk katmıştı. Bunca kahvede oyun oynayan vakit öldüren öğretmen varken; öğretmen yazar şairlerin de pek itibar gördüğü söylenemez. Ama yine de insanın olduğu yerde umut tükenmez diyelim.

Mevzu Edebiyat ve okurlarımız adına teşekkür ederiz.

 

Öğretmen Edebiyatçılarımız Soruşturması – 1

Öğretmen Edebiyatçılarımız Soruşturması – 2