Ruteba Doğan

14 Aralık 2018

 

Roman, anlatıcının bir labirentin kapısını açıp kendisiyle birlikte okuru içeriye atmasıyla başlıyor. Anlatı labirentlerinde dolaşıp, anlatıyı, yolu bulmaya çalışıyorsunuz. İç içe anlatılar, iç anlatılar, hepsi birbirine bağlanan, tekrarlanan yollar. Yan odadakinin sesi, babanın geçmişi, laternacının şarkısı, yaşlı kadının masalı, müzedeki tablo, güvenlik görevlisi, yatak odası kayıtları… Labirentin oluşumunu sağlayan ‘ben daha doğmadan önce’de olanlar. Dürrenmatt’çı bakışla, insanın dünyayı ve kendini biçimlemek isterken yarattığı karşı dünya, labirenti.

Javier Marias, dolambaçlı geçitlerde kimim sorusunu “dil-söylenen-söylenmeyen-sır, geçmiş-şimdi-gelecek, bir başkasının varlığı-yalnızlık, unutmak-hatırlamak-yok saymak, kişisel ve toplumsal tarih-kimlik, sanatsal ya da kişisel haz, değerli olanla yakılmak istenen, yaşayanlar ve ölenler, çevirisi olan ve olamayan şeyler” bağlamında sorgulayıp, yorumluyor. Anlatı kişisi, okur labirentten çıkıp dışarıya baktığında tüm kimlikler birbirine dönüşüyor, duvarın arkasında durup gizlice dinlediğin hikaye, başkasının olmaktan çıkıp senin olursa ne yaparsın sorusu cevap bekliyor. “Dünya söylenmeyeni, olmayanı, bilinmeyeni ve kanıtlanmayanı bilen, gören, duyan belleksizlerin iteklemesiyle belli belirsiz dönmeye devam ediyor.”

Babanın gölgesinde kalan, geçmişi bilmeyen, geleceği kuramayan, şimdinin ise hiç olmadığı bir yerde duran oğuldan dinlenen anlatı, “henüz bugün olmadı daha dündeyiz duygusuyla” aslında birçok dilin, sesin birleşmesinden oluşan var olma çabasını anlatıyor. Yeni evlenmiş anlatıcının, yıllar önce, henüz o doğmadan önce, kendi babasının balayı dönüşü yaşadığı bir olayı hatırlamasıyla başlıyor her şey. Bir tragedya vurgusuyla giriyor Javier Marias Beyaz Kalp’e; daha insan dünyaya gelmeden önce ona, Moiraların ördüğü şu kader ağlarının hikayesiyle. Babanın sırrını çözmeye, babanın dilini-geçmişini çevirmeye, bilmeye çalışan oğul, babasını bilmeden öldürdükten sonra Sfenks’in bilmecesine-sırrına bir cevap bulmaya çalışan Oidipus’dan çok da farklı değil aslında. Bilmecenin, sırrın cevabı olan ‘insan’. İnsan var olurken anlattığı ya da var olmak için anlat’a’madığı şeylerin sonucu gibi yaşarken, ‘anlatı/insan’ nedir diye soruyor Javier Marias. Sfenks’in rolünü bu trajik soru ile kendisi alıyor ve Beyaz Kalp‘in anlatıcısına farklı dillerde, farklı şekillerde bu soruyu sorduruyor.

İşi nedeni ile oradan oraya giden anlatıcı, gezgin bir koca, yerleşik hayata geçemeyen bir çevirmen. Sadece dil bağlamında değil; farklı zamanların, farklı kültürlerin, tanıdığı, tanımadığı, bildiği, bilmediği birçok duygunun, düşüncenin, hatta sezginin çevirisini yapmaya çalışıyor. Birçok dil, hayat, insan akıyor zihninden. Bu nedenle belki de en çok ‘hatırlamanın/belleğin’ çevirisini üstleniyor. Anlatının ‘varlık-anlam-dil’ labirenti Javier Marias’ın çevirmen kimliğiyle ve belki de babası, İspanyol düşünür Julian Marias’ın da etkisiyle hem dil hem de anlam bağlamında çoğalıp, derinleşiyor. ‘Varlık-anlam-dil’ ilişkisiyle anlatı kişileri kurgulanıyor, felsefi açıdan bu üçlünün birbirini dönüştürme, çevirme biçimleri gösteriliyor.

Anlatıcının ‘varlık-anlam-dil’ serüveni, Martin Heidegger’in ‘dil varlığın evidir’ sözünü hatırlatarak devam ediyor. Anlatıcı, dili düşünme, soru sorma eylemiyle ilişkilendirirken söylediği ya da duyduğu sözleri tekrarlıyor, tüm ayrıntılarıyla dile gelen her şeyi sorguluyor, varlığı, anlamı şekillendirmeye çalışıyor. Javier Marias tam da bu noktada anlatıcısına, Beyaz Kalbe saplanan hançeri ya da sıkılan silahı hatırlatıyor; tamamlanmış-istenmeden yapılan bir eylemin dil ile bağı nedir? “İstenmeden yapılan tüm eylemler, bir kere eyleme dönüşünce artık sözlere bağı kalmayan, onları silen, sonrasından ve öncesinden soyutlanan eylemler, tektir ve geri çevrilmezler; söylenmiş kelimeler içinse baştan alma, inkar etme, tekrar etme, düzeltme gibi şeyler mümkündür…”

Anlatıda, dil düzleminde kalan ve eyleme geçen arasındaki ayrım belirginleşiyor, Javier Marias bu ikisini birbirinden koparmadan, yine aynı labirentin içinde ilerletiyor; “yaşam ya da gelecek yıllar yapılanlara bağlı değildir, insanın bildiklerine bağlıdır, yaptıklarını bilmesine ve tanık olmadığı için ya da söylenmediği için bilinmeyenlere bağlıdır.” Bilmek, öğrenmek beyaz bir kalbi lekeleyebiliyor.

Anlatının finalinde anlatıcı gibi okur da bilmek istediğini, bilgiyi alarak labirentten ayrılıyor. Ancak bu bir son değil. Javier Marias tüm anlatı boyunca yaptığı şeyi sürdürüyor; sorular. Anlatının sonunda ya da bilginin varlığı karşısında yeniden birçok soru oluşuyor, bilginin varlığı hareketi başlatıyor ya da bilginin yorgunluğuyla hareket kesintiye uğruyor; yeni bir hikaye yaratmak ya da var olan hikayeyi unutmak. “Hemen herkes çoğu zaman sadece bulunduğu yeri bırakıp başka bir yer ele geçirmek için hareket eder; sadece bunun için, kendilerini unutmak, daha önce oldukları insanı toprağın altına gömmek için; aslında hepimiz şu anda ya da daha önceden olduğumuz şey olmaktan tarif edilemez biçimde yorulduk.” O büyük sırları, açıklanmamış gerçekleri, bilgileri beklemenin bıkkınlığında, her şey görünüşteki tekrarının içinde inkar edilirken, her şey ve herkes önceden olduğu şey ya da kişi olmaktan vazgeçerken yaşamın değişebileceğini düşünüp soru sormaya devam etmek Javier Marias’ın umudu belki de. Lekelenmiş beyaz kalple yaşamaya devam etmek.

 

 

Beyaz Kalp, Javier Marias, Çev: Bülent Kale, Yapı Kredi Yayınları, 2016. 

 

Ruteba Doğan – Özyaşam Öyküsü

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı mezunu. Yüksek lisans sürecinde tiyatro ve felsefe üzerine çalıştı; Antik Yunan tragedyaları ve felsefesi. Özel ve kurumsal tiyatrolarda dramaturg olarak çalışmalarını sürdürüyor. 2009 yılında Antalya Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünde başlayan eğitmenlik süreci devam ediyor. Çocuklarla ve yetişkinlerle yazarlık atölyeleri yapıyor. Öykü ve oyun metinleri yazıyor. Antalya’da dört yıldır varlığını sürdürmeye çalışan Yersiz Yurtsuz Tiyatro’da yazdığı oyunları sahneliyor.