Yaşadıkları ve yazdıkları dönemler üzerinden sırasıyla gidersek; Joseph Conrad, aslen Polonyalı, İngilizceyi sonradan öğrenmiş ve bu dilde yazmış bir İngiliz vatandaşıdır. Yıllarca dünya denizlerinde -ve Kongo Nehri’nde- gemi kaptanlığı yapar. Gemiciliği bıraktıktan sonra kendini yazmaya adar ve olağanüstü novellası Karanlığın Yüreği‘ni yazar öncelikle.

Doris Lessing de İngiliz vatandaşıdır, ama İran’da doğmuş ve Zimbabwe’de -bağımsızlık öncesi dönemdeki adıyla Güney Rodezya- bir çiftlikte büyümüştür. Kırklı yaşlarında İngiltere’ye döndükten sonra Afrika’daki yaşantısını yazar. Bu ilk döneminin ürünü olan Türkü Söylüyor Otlar‘da Afrika’nın o hüzünlü, acı dolu türküsünü eşsiz bir dille anlatır bize.

Coetze ise Cape Town doğumludur, Güney Afrikalıdır, kuşaklar öncesinde oraya yerleşmiş Hollandalı bir aileden gelir. Apartheit döneminde -ırkçı beyaz azınlık rejimi- Güney Afrika’yı terk etmiştir. Ancak Apartheit rejimine karşı sessiz kalmakla eleştirilmiştir zaman zaman. Onun Michael K. Nasıl Yaşadı adlı romanı -içinde beyaz ya da siyah sözcükleri romanın sonlarına doğru sadece birkaç yerde geçer- Apartheit rejiminin müthiş bir eleştirisidir aslında.

Bu üç yazarın ortak özelliği beyaz olmaları ve Kara Afrika’yı anlatmalarıdır. Ama onların bakış açısı beyaz adamın -ya da beyaz kadının- tipik bakış açısının çok ötesindedir. Anlatımlarının Avrupa’nın oryantalist bakışı ile de uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur. Onlar Afrika’yı ‘içeriden’ yazarlar.

 

Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad

“Karanlığın Yüreği yaşantıdır … ama bu yaşantı gerçek olayların azıcık (ama çok azıcık) ötesine itilmiştir. Bu karanlık temaya, havada asılı kalacağını, son nota çalındıktan sonra kulakta yer edeceğini umduğum netameli bir tını, kendine özgü bir ton, bitmeyen bir titreşim vermek gerekiyordu” diye yazar J. Conrad bir yerde ünlü novellasına ilişkin olarak.

Ve Marlow, Thames nehrinin denize açılan bir bölümünde, gezi teknesi Nellie’nin güvertesinde anlattıkça anlatır. Romanın hemen başında asıl anlatıcı şöyle der bize; “Ama Marlow (öykü anlatma merakı sayılmazsa) sıradan bir denizci değildi, ona göre öykünün anlamı çekirdek gibi içinde değil, sisi belirleyen parıltı ya da ay ışığının ölü yalazının ortaya çıkardığı o puslu halelerden biri gibi, öykünün dışında, onu saran bir şeydi.” Conrad da sıradan bir yazar değildir. Karanlığın Yüreği’ni okurken ‘netameli bir tını’ sürekli bizi izler ve roman bittikten sonra da bitmeyen bir titreşim kalır kulaklarımızda.

Conrad, Polonya kökenli bir İngiliz vatandaşı olarak o tarihlerde -1890’ların başlarında- bir Belçika sömürgesi olan Kongo’da buharlı bir nehir gemisinin kaptanlığını yapar. Karanlığın Yüreği, Conrad’ın Belçika Kongosu’nda yaşadığı ve tanığı olduğu olayların kendi deyimiyle; ‘azıcık ötesine itilmiş’ hikayesidir.

Romandaki anlatıcı kişi Marlow’un çalıştığı şirketin merkezi Belçika’dadır, ama Londra’da ve Afrika’nın birçok bölgesinde şubeleri vardır. Marlow’un çalışacağı istimbot Kongo Nehri’nin sularında batık halde yatmaktadır. Marlow’un görevi istimbotu nehirden çıkarıp yüz millerce ötedeki, Kongo Nehri’nin daha derinlerindeki bir şubenin başında bekleyen Bay Kurtz’u bulmaktır.  Bu uzun yolculuk boyunca Bay Kurtz’un nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalışırız. Bu hiç kolay bir iş değildir, adının etrafında dolaşan çelişkili anlamlarla yüklü esrarengiz laflardan onu sezinleyebiliriz ancak. Adının nehir yolculuğu boyunca ormanın derinliklerinden duyulan davul sesleri gibi sürekli havada asılı durmasının bir nedeni şirketin merkezine en çok fildişini gönderen adam oluşudur. Onca fildişini hangi yöntemlerle elde ettiğini ve Kurtz’un nasıl bir adam olduğunu hikaye ilerledikçe anlamaya başlarız.

“Fildişi sözcüğü havada çınlıyor, fısıldanıyor, iç çekilerek söyleniyordu. Fildişine tapınıyorlar sanırdınız. Sersemce bir hırsın kokusu esiyordu hepsinin üzerinde, bir cesetten çıkan koku gibi.” Sözünü ettiği kişiler Kongo Nehri boyunca şubelerde gördüğü ya da istimbotunda yolculuk eden Şirket’in adamlarıdır. Bunlar sadece fildişine ulaşmak için bu yolculuğu göze alan ve ormanın kıyısından gelen her kıpırtıya, sisin içinde aniden beliriveren siyah bir gölgeye, bir davul sesine, ayakların yere vurulmasıyla ifade edilen en küçük bir protestoya Winchester tüfeklerini doğrultmaya ve ateşlemeye hazır adamlardır.

“Tüm Avrupa’nın katkısı vardı Kurtz’un yaratılmasında; sonradan öğrendiğime göre de, Uluslararası Vahşi Alışkanlıkları İtlaf Cemiyeti çok uygun bir iş yapmış, Kurtz’dan, gelecekteki çalışmalarına ışık tutması amacıyla, bir rapor hazırlamasını istemişti. O da yazmıştı raporu.”

Hikayenin bir ucunda; Kongo Nehri’nin kıyısında vahşi ormanın içindeki Şube ve bu Şube’nin başındaki Bay Kurtz, diğer ucunda; Thames Nehri kıyılarında ise Şirket’in merkezi bulunmaktadır. Marlow işe başvurmak için gittiği şirketin merkezinde gördüğü iki kadını anlatır bir yerde; “Dış odadaki iki kadın siyah yünlerini coşkuyla örüyorlardı… Tuhaf bir duygu doldu içime. Anlaşılmaz, uğursuz bir kadın gibi geldi bana. Oralarda, uzaktayken çok düşündüm o ikisini: Karanlığın girişini koruyorlardı; siyah bir tabut örtüsü örüyorlar, biri durmadan insanları bilinmeyene buyur ediyor, öbürü de ilgisiz, ihtiyar gözlerle şen ve sersem suratlara bakıyordu… Baktıklarının çoğu -yarısından çoğu- bir daha göremediler onu.”

Romanı bitirdiğinizde düşünüyorsunuz, en azından ben böyle düşündüm: Gerçekte Karanlığın Yüreği nerededir? Afrika’nın ortalarında vahşi Kongo Nehri’nin derinliklerinde mi, yoksa Londra yakınlarında, Thames Nehri kıyılarındaki o şirket merkezinde mi?

Karanlığın Yüreği; Afrika’nın nasıl iğdiş edildiğinin görkemli bir anlatısıdır. Novella tarzının en derin ve yoğun anlamları oya gibi işleyebilen bir tür olabileceğinin kanıtı, Novella’nın en yetkin örneğidir.

 

Türkü Söylüyor Otlar, Doris Lessing

Doris Lessing’in Rodezyası, ‘Beyaz Sahiplik Sistemi’nin kurulduğu ve yerleştiği bir döneme aittir. Vahşi yöntemlerle ele geçirme, iğdiş edilme dönemi geride kalmış, artık Afrika’nın sömürgeleştirilmiş geniş coğrafyasının demiryolu-maden-çiftlik-dükkân ağıyla donatılmaya başlandığı bir dönem. Lessing de çiftlikte büyür ve bir çiftlikte geçen bir cinayetin -beyaz bir kadının siyah uşağı tarafından öldürülüşü- arka planı üzerinden insan ilişkilerinin bu sistemde nasıl örüldüğünü; siyah-beyaz, beyaz-beyaz ilişkilerinin kodlarının topluma nasıl adım adım yerleştirildiğini detaylarıyla anlatır.

 

“ve Afrika’da beyaz bir adam kazayla bir yerlinin gözlerine bakıp da orada bir insan olduğunu görürse (ki bu onun kaçındığı en önemli şeydir), yadsıdığı bu suçluluk duygusu öylesine bir öfkeyle yansır ki, yapacağı tek şey, kırbacını indirmektir.”

Yoksul İngilizler -örneğin eskiden Londralı bir bakkal çırağı olan Charlie Slatter- kendilerine vaat edilen uçsuz bucaksız Afrika topraklarına geldiklerinde çiftçilik yapmaya başlarlar. Bu işi becerebilmek ve tutunabilmek için öncelikle öğrenmeleri gereken şey gerektiğinde kırbacını kullanmaktan kaçınmamaktır. Charli Slatter bunu en iyi öğrenenlerdendir. Cinayetin birinci elden tanığı ve çiftçiliği öğrenmek için kahyalık yapmaya başlamış olan Tony ise yeni gelendir. “Buralarda yeterince eskidiği zaman olup bitenleri çok daha iyi anlayacağı” en sık duyduğu sözlerdir ve tüm ince ayrıntıları ve sözü edilmeyen değer yargılarıyla dolu bu iki renge bölünmüş toplumda yaşamak, pek çok şeyi görmezlikten gelmekle eş anlamlı olduğundan, kendini burada kabul ettirmek isteyen herkes gibi, bildiklerini unutmak için elinden geleni yapacaktır. “Bu ‘beyazlar uygarlığı’, beyaz bir insanın, hele hele beyaz bir kadının, siyahla, ister iyi ister kötü, insanca bir ilişkiye girmesini asla kabul edemezdi. Bu gerçek bir kez kabul edildi mi, bu uygarlık çöker ve hiçbir şey onu kurtaramazdı.”

Mary Turner; kırbacını kullanmayı bir türlü öğrenemeyen yoksul çiftçi Dick Turner’ın karısı, günün birinde ‘zenci’ uşağı tarafından öldürülür. Roman boyunca bu cinayetin nedenlerini Turner’ların yaşamlarının ayrıntıları ve yukarıda sözü edilen kodların çözümlenmesi -‘beyazlar uygarlığı’nın kodları- eşliğinde öğreniriz.

Mary, çocukluğunda yoksul ve alkolik babasını içki içtiği ‘dükkan’dan eve çağırmaya gitmek zorunda olan ve annesi dolayımıyla babasından nefret eden bir İngiliz’dir. “Mary için özlemle anılan ‘anayurt’, annesi ve babası Güney Afrikalı’ olduğu ve İngiltere’yi hiç görmedikleri halde, İngiltere demekti.” Dükkan, yörenin merkezi ve babasının sarhoşluk kaynağı olmasından başka, ay sonlarında fatura gönderen güçlü ve acımasız bir yerdir aynı zamanda. “Güney Afrika’yı anlatacak bir simge arıyorsanız, sermaye sahiplerince ve maden arayıcılarınca yaratılan Güney Afrika’nın ve Siyah Kıtayı ele geçiren eski dünyacıların ve bulucuların, bugün görmüş olsalardı dehşete düşecekleri Güney Afrika’nın, bu dükkanda simgeleştiğini görürdünüz. Bu dükkan her yerdedir.”

Mary Turner böylelikle nefret etmeyi öğrenir; çevresinde gördüğü her şeyden, babasından, kökeninden, ama en çok da siyahlardan. Bir yatılı okulda okuyup şehirde iş bulmasıyla bir dönem için çevresinden kurtulur. Ancak çiftçi Dick Turner’la evlenmesi hayatını yeniden değiştirir. Bundan sonra -kamçısını doğru dürüst kullanmayı bir türlü öğrenememiş olan- Dick’le, yoksullukla ve her şeyden çok zenci uşaklarla olan bitmez tükenmez mücadelesi başlar. Hem kendisini hem de Dick’i deliliğin kıyısına sürükleyen koşulların pençesinde boğuşur durur.

“Şeytan, duyumsayabildiği bir şeydi; onunla bunca yıl birlikte yaşamamış mıydı? Kaç yıl? Çiftliğe gelmeden yıllar öncesinden beri! O kız bile tanıyordu şeytanı. Ama ne yapmıştı ki o… Bilinçli olarak hiçbir şey. Adım adım, bu noktaya, istençsizce, pislik kokan harap kanepede oturup işini bitirecek olan geceyi bekleyen kadına doğru yol almıştı.”

Birçok kez uşak değiştirir, çiftlikte çalıştıracak uşak bulamaz olan Dick’in bıkkınlığı ve son uşağı Musa’nın sonuna kadar kendisine sadık kalmasına katlanamayan Mary, en nihayetinde Musa tarafından öldürülür.

“Yerde, zorlukla kaldırabildiği bir bavul vardı. Çömelip onu açmaya çabaladı. Kitaplar! İlgisi daha da arttı. O denli uzun süredir kitap yüzü görmemişti ki, okumakta güçlük çekecekti. Başlıklarına baktı; ‘Rhodes ve etkileri; Rhodes ve Afrika’nın Ruhu; Rhodes ve Afrika’nın Misyonu… ‘Bir kıtayı ele geçirdi!’ dedi… Gülmeye başladı; ona olağanüstü matrak gelmişti bu.”

 

J.M. Coetzee, Michael K. Nasıl Yaşadı

Romana adını veren kahramanın, elbette bir anti-kahramandır, adı bile Kafka’ya bir göndermedir. Kafka’nın karakterleri gibi başına gelenleri hiçbir zaman anlayamaz, anlamak için de pek fazla çaba sarf ettiği söylenemez. Coetzee’nin Dostoyevki’ye olan özel ilgisi ise Petersburglu Usta adlı romanından bilinir. Michael K.’nın kişiliğini en ince detaylarına kadar tanırız, hangi durumlarda, nasıl bir tepki vereceğini bile anlarız roman ilerledikçe.

Coetzee’nin anlattığı dönem, Afrika’nın ele geçirilmesi, iğdiş edilmesi (Conrad) ve ardından ‘Beyaz Sahiplik Sistemi’nin adım adım yerleştirilmesinden (Lessing) sonra uygulanan en vahşi ve en uç örneği olan Güney Afrika’daki beyaz azınlık rejimi; Apartheit dönemidir. Ve bu dönemin yıkılışından önceki iç savaş dönemi. Coetzee bize bu dönemi rejimin adını koymadan, bu kavramlardan hiç bahsetmeden ustalıkla anlatır. Öyle ki siyah ve beyaz tanımları bile romanın ancak sonlarına doğru, üstelik vurgulanmadan birkaç yerde anılır. Sadece olayların akışı boyunca ülkede bir savaşın sürmekte olduğunu biliriz.

Michael K. dudağında küçük bir özürle -tavşan dudaklı- doğmuş, babası olmadığı için annesi tarafından bir bakımevine verilmiş ve orada büyümüştür. Yatılı bakımevinden ayrıldıktan sonra Cape Town’da bahçıvanlık yapmakta ve etrafında olanlara aldırmaksızın hayatını sürdürmektedir. Otuz bir yaşına geldiğinde, annesini artık yürüyemez halde yattığı hastaneden alır ve temizlikçilik yaptığı eve götürür. Annesi, Cote d’Azur’da denize bakan bir binada, bu binanın eskiden klima aygıtı için düşünülmüş boşluğunda yaşamaktadır. Kapısının üzerinde; Danger (Tehlike) yazılı bir kurukafa işareti olan, elektrik ve havalandırması olmayan, küf kokan bir odada.

Annesinin isteği üzerine onu Cape Burnu’nun kuzeyinde, Prens Albert bölgesinde doğduğu çiftliğe götürmeye karar verir. Michael K.’nın annesiyle birlikte başladığı, yolda ölmesi üzerine annesinin külleriyle sürdürdüğü yolculuk, Odysseus’un İthaka’ya yaptığı dönüş yolculuğu ile kıyaslanabilir.

Cape Yarımadası güvenlik bölgesinden çıkmak için izin kağıdı gerekmektedir. Michael K. bu izin belgesini tabii ki alamaz, bahçıvan arabasını annesi için bir el arabasına dönüştürerek yollara düşer. Annesinin ölümünden sonra yolculuğunun amacı onun küllerini doğduğu çiftliğe gömmek ve sonsuza, hiç değilse ölene dek, orada yaşamaktır.

Olağanüstü hiçbir şey olmaz, her yeni gün tıpkı bir öncekine benzer, boşu boşuna konuşmak gerekmezdi.” Michael K. iyimserdir, insanların da esas olarak iyi olduklarını düşünür. Fakat yollar, ardı arkası gelmeyen askeri konvoylar, kontrol noktaları ve asker kaçaklarıyla doludur. Annesinden kalan parasını alan bir asker kaçağına sorar; “Sence neden savaşılıyor, … başkasının parasını almak için mi?” Asker, K.’nın tavşan dudaklarının devinimini taklit ederek yanıtlar; “Sence neden savaşılıyor?” Kontrol noktalarından birinde tutuklanır ve sürüyle insanla birlikte bir tren vagonuna kapatılır. Savaşta sık sık tahrip edilen demiryollarında zorunlu çalışma dönemi başlar. Kaçar; dağlarda, kovuklarda, terk edilmiş harabelerde yaşar, bulabildiği böceklerle, kertenkelelerle ve bitkilerle beslenir. Hastalanır, biraz iyileşir ve yoluna devam eder. Sonunda annesinin doğduğu yer olduğunu düşündüğü Prens Albert’teki çiftliğe varır, ama doğru yer olduğundan da emin değildir.

Çiftlik evinin arkasındaki tek gözlü kulübeleri dolaştı. Tuğla ve harçla örülmüş duvarları, beton döşemeleri, çinko damlarıyla, yarım yüzyıl öncesine ait olamazlardı. Tam o sırada üç beş metre ilerde küçük bir kerpiç kulübenin kalıntıları çarptı gözüne. İncir ağaçlarının ortasındaki o yer, anasının dünyaya geldiği ev, burası mıydı yoksa? Gidip kül kutusunu getirerek yıkıntının ortasına yerleştirdi. Oturup beklemeye koyuldu. Ne beklediğini bildiği yoktu. Her ne ise beklediği bir türlü gelmedi… Yapması gereken bir şey daha vardı mutlaka ama, düşünemiyordu ne olduğunu.

Sonunda annesinin küllerini oraya gömer, bir süre yaşadıktan sonra eski ev sahiplerinin asker kaçağı oğlu çıkagelir. Aralarında bir ahbaplık doğar, yiyeceğini -bu arada gizlice ektiği balkabağı ve kavun tohumları büyümüştür- avladığı yabani keçinin etini, vurduğu kuşları onunla paylaşır. Fakat torunun onu uşağı yapmak istediğini anlayınca oradan da kaçar, kimsenin uşağı olmak istemez çünkü! Dağlarda, mağaralarda yaşamaya devam eder, çiçek soğanlarıyla, kertenkelelerle ve tırtıllarla beslenir.

Küçükken Huis Norenius’taki (kaldığı yurt) bütün çocuklar gibi K da aç kalırdı. Açlık onları birbirinin tabağından yemek aşıran, mutfağın arkasındaki çöplükte kemik ve meyve kabukları için dövüşen hayvanlara dönüştürmüştü. Sonra büyümüş, bu gibi şeylere ilgi duymaz olmuştu. İçinde homurdanan ne biçim bir hayvansa, acından susmuştu.

Yine yakalanır, bu sefer bir çalışma ve ‘yeniden yerleştirme merkezi’ne kapatılır. Karnını doyurmak istediği zamanlarda gündelik işlere gider, ama bu ihtiyacı o kadar sık hissetmez. Hiç kimseden bir beklentisi yoktur, aç kalmak bir sorun değildir ona göre. Kamp yakınlarında bir polis merkezine gerilla baskını olduktan sonra kurallar sertleşir, artık zorunlu çalışma vardır. Oradan kaçmanın da bir yolunu bulur. Arzu olarak ifade edilebilecek yegâne şey; annesinin doğduğu çiftliğin yakınındaki eski mağarasına, o toprak parçasına -bir torba içinde sürekli yanında taşıdığı- balkabağı ve kavun tohumlarını ekmektir. “Burada yaşamak istiyorum diye düşündü… Bu denli yalın bir istek bu. Ne yazık ki böyle zamanlarda yaşayabilmek, hayvan gibi yaşamaya razı olmaya bağlıydı. Yaşamak isteyen biri pencerelerinden ışık saçılan bir evde barınamazdı. Bir kovuğa sığınmak, gündüzleri gizlenmek zorundaydı. Öyle bir yaşam sürmeliydi ki, yaşadığına ilişkin hiçbir iz bulunmasın.”

Eski mağarasına yerleştikten bir süre sonra bir sürprizle karşılaşır; bir gerilla grubu annesinin doğduğu çiftliğe kamp kurmuştur. Onların dağlara çıkan, demiryollarını uçuran, yollara mayın döşeyen, çiftlikleri basan, kentlerin birbiriyle bağını kesen, radyonun başlarının ezildiğini bildirdiği, gazetelerin kan gölleri içinde yere serili, ağzı açık fotoğraflarını bastığı adamlardır konukları… Zorlu bir oyundan sonra yorgunluk çıkaran, mutlu, iştahlı on bir delikanlı. Sabah onlar yola çıkarken, gizlendiğim yerden çıkar, bando-mızıka peşlerine takılan bir çocuk gibi arkaları sıra giderim, diye düşünür. Gidemez tabii, toprağı yaşatmak, hiç değilse böyle bir düşünceyi canlı tutmak için, birilerinin geride kalması gerekiyordur.

Gerillalar gittikten sonra, askerlerin annesinin doğmuş olduğu çiftliği bastıklarını görür. Evin bulunduğu yerde boz turuncu bir toz bulutu vardır, bir kasırga evi yerinden koparmış götürüyordur. Yavaş yavaş bir iskelet çıkar ortaya: Arka duvarın bir bölümüyle baca ve taraçayı taşıyan üç direk. Uçan bir çatı levhası yere iner, sarsıntılar dinmek bilmez. Bir dizi patlama daha olur; annesinin doğduğu, toprağına küllerini gömdüğü evin yerinde yeller esiyordur.

K.’yı bir çukurun dibinde bulurlar. Sonrasını bir ‘rehabilitasyon Merkezi’ndeki doktorun aktarımından okuruz:

“Koğuşta yeni bir hasta var. Talim sırasında bayılmış, ufak tefek bir ihtiyar. Getirildiğinde nabzı ve solunumu son derece zayıftı. Uzun süreli bir beslenme yetersizliğinin tüm belirtileri görülüyor: Deride çatlaklar, ellerde ve ayaklarda yaralar, diş etlerinde kanama. Anlatılanlara göre Karoo’nun ıssız bir bölgesinde tek başına bulunmuş. Dağlarda barınan gerillalara yataklık ediyor, silahlarını saklıyor, yiyecek sağlıyor ama anlaşılan o ki, kendi yemiyormuş.

Kampın doktoru K’yı -bu eşi benzeri olmayan adamı- mercek altına alır, onu anlamaya çalışır, yardımcı olmak ister. Fakat K’nın hiç umurunda değildir, yardıma ihtiyacı yoktur onun, bütün önerileri elinin tersiyle iter. Doktorun kendisinden ne istediğini de anlamış değildir aslında. Kamp müdürü emekli asker ile doktor K.’yı ne yapacaklarını bilemezler. Müdür ‘uyutulmasını’ önerir, doktor ise salıvermek ve bir ölüm raporu düzenlemekten yanadır. Nasıl olsa kimse onun ölü mü yoksa hayatta mı olduğunun farkına varmayacaktır. K. ortadan kaybolur.

Doktor da onun peşi sıra gitmeyi düşler: “… zaman geçtikçe gösterdiğin direncin özgünlüğü dikkatimi çekti. Bir kahraman değildin, kahramanlığa öykünmedin hiç, ölüm orucu kahramanı bile olmadın. Aslına bakılacak olursa, sen hiçbir şeye karşı çıkmadın ki. Atla, dediğimiz zaman atladın. Bir daha atla deyince, bir daha atladın. Ancak üçüncü kez atla dediğimizde, bir tepkide bulunmayarak, yığılıp kaldın. Tümümüz, görmek istemeyenlerimiz bile, tüm gücünü tükettiğin için, artık gücün tükendiği için verilen komutları yerine getirmediğini anladı. Bunun üzerine bir çuval tüyden daha ağır olmayan gövdeni yerden kaldırdık. Önüne yiyecek bir şeyler koyarak: Ye, gücün yerine gelsin ki, seni yeniden eğitelim, yeniden tükensin gücün, dedik.

Michael K.’nın, Cape Town’da -annesinin klima oyuğundan bozma evinden başlayıp- dağlarda, bozkırda, mağaralarda, toplama – yeniden yerleştirme – rehabilitasyon kamplarında dolanıp annesinin doğduğu yer olduğunu düşündüğü Prens Albert’teki çiftlik evine varan ve sonra yine benzer yolları izleyen Odessa’sı sonunda başlangıç noktasında; Cape Town’daki o klima kovuğunda sona erer. Aklı yine bozkırdadır ama; “Geriye dönüp düşündüğümde, başlıca hatam, yeterince tohum bulundurmamak oldu, diye karara vardı. Her cebimde birkaç çeşit tohum bulundurmalıydım: balkabağı tohumları, sakız kabağı tohumları, kavun tohumları … Ayrıca tüm tohumları aynı yere ekmekle de iyi yapmadım. Bozkırda millerce uzanan bir alanda, avuç içi kadar toprak parçalarına ekmeliydim onları. Bir haritasını çıkarır, hep yanımda taşır, ona göre geceleri teker teker hepsini sulardım. Topraktan öğrendiğim bir tek şey varsa, o da her şey için zaman olduğudur.”