Doğal bir romanın malzemesi ne olabilir?

Ruhun bir gıdası müzikse diğer gıdalarından biri de elbette okumaktır diye düşünenler, doğal besinlerin tercih edileceği bir beslenme kültürüne daha çok önem atfettikleri gibi, okunabilecek bir eserin malzemesinin de doğal olmasını aynı derecede önemseyecektir.

Georgi Gospodinov’un Doğal Roman adlı kitabı belki de bu mantıkla malzemesini tamamen doğadan alıyor. Temel malzemesi sözcükler olan edebiyat, yazı ve burada roman, sözcüklerin temsil ettiği doğadaki karşılıkları üzerinden yaptığı çeşitleme ile doğal bir beslenme kürü oluşturuyor.

“Kervan”

Romanın anlatıcısı, ilk bölümde hayat yolunda ilerleyen kervanlar içinde bir ağlayanlar, bir gülenler kervanından ziyade bir üçüncü kervan olan “artık ağlamayan ve gülmeyenlerin” kervanından bahsetmeye girişiyor.

Anlatıcının görüp de anlatmadığı bir rüya ile bezeli ilk bölümde, evli bir çiftin ayrılma kararı ile geçmişlerindeki ortak yaşantıların birer plağa dönüştürülerek pencereden (pencere, açık olmasa bile manzarası “geçmiş” olan bir konumda) atılması esnasında plakların birer güvercinin boynunu uçuran bıçaklara dönüşmesi metaforu oldukça ustaca kullanılmış.

Kurtulmak için atılan plakların, “ömrün kuşlarının” canlarına mal olması, ortak hayatlara ait nesnelerin o hayatları güzelleştiren, renklendiren kuş ötüşlerine tekabül etmesi ve onlardan kurtulmanın bir yerde o kuşları öldürmek manasına gelmesi öylesine güzel verilmiş ki, okuduğunuz bu kısacık giriş bölümünün bu kadar derinlikli olması sizi ikinci ve sonraki bölümleri de bir an önce okumak üzere heyecanlandırmayı başarıyor.

Kuşları öldürmeyi göze alanlar bazı duyguları yitirmiş olmalılar ki, ne ağlayabilsinler ne de gülebilsinler. Bu duyguların neler olduğunu öğrenebilmek için romanı okumaya devam etmek gerekiyor ama yine de anlaşılıyor ki, anlatıcı eşinden ayrılmış bir adam ve eşinin adı da Ema ve başarısız evliliğini anlatmaya çalışan bir adam bize bunu bir romanla anlatmayı başaracak gibi görünüyor. Kendi deyimiyle “kendi hayatımızı anlatmanın imkânsızlığı üzerine bir kitap” yazmayı başarmış bir anlatıcı yazarı okuduğumuzu anlıyoruz.

Klasik bir biçemle yetinmeyen roman bizi zengin ve doğal malzemesi ile karşılamaya devam ediyor. İkinci bölümde romanın hikâyesini öğreniyoruz. Bunu bize anlatırken, alt metinde 1990’lı yılları anlatmayı ihmal etmiyor yazar. Savaş, açlık, her açıdan “yaşam mücadelesi” ve bir diğer yanda konforlu yaşamlarına rağmen ihmal edilen insanlar… Bütün bunlar sallanan bir bambu koltuğun mekaniği ile işliyor.

“Dünya birdir ve roman onu birleştirir”

Birçok başlangıçla denenen bir roman girişiminin aslında bir başarısızlık sayılmayabileceği, her birinin, eğer devam edilirse, kendi roman kurgusunu ortaya çıkarabileceği tezi ile devam ediyoruz.

Yazar, üçüncü bölümde tezini ortaya koyduktan sonra bunu birçok tarihsel figüre ve edebi metne; dolayısı ile romanın olay örgüsünü de birçok roman kahramanına ve kurgusuna göndermelerle süsledikten sonra “Doğal Roman” kavramının felsefi temellendirmesini tamamlayacak olan “Başlangıçların Romanı”nı tasvir ediyor:  “O sadece ilk hareket gücünü sağlayacak ve bir sonraki başlangıcın gölgesine çekilerek kahramanların durumunun gerektirdiği şekilde eşleşmelerine izin verecek kadar anlayışlı olacak. Ben buna Doğal Roman derdim”

Fragmanlar…

Evliliğin, “birini hayatınızın sonuna kadar eşiniz olarak kabul edip etmediğinize dair” sorulan soruya verilen bir “evet” cevabı ile başlayıp, “nihai ve dönüşsüz olarak ayrılmak isteyip istemediğiniz” sorusuna verilen bir “evet” cevabı ile biten bir olgu olduğunun anlatıldığı dördüncü bölümün hemen sonrasında “00” rakamları ile araya giren bir bölüm (fragman) tuvaletler üzerine bir konuşmayı içeriyor.

Biçem olarak romanın kurgusundan kopmuşuz duygusu uyandırsa da aslında anlam olarak yazar karı-kocanın birbirleri ile tuvalette sohbet edebilecek, birbirlerinin tuvalet kokusuna tahammül edebilecek kimseler olması gerektiği görüşünü ortaya koyuyor. Yazarın buradaki ustalığı, roman kurgusunun dışına çıkmış gibi görünen bir “parça” ile de olsa kurgudan kopmamayı başarmış olması. Nitekim beşinci bölümden hemen sonra da aynı sayı ile araya giren bir başka paça da yine tuvalet üzerine bir muhabbeti içerse de, altıncı bölümde yazar onun kurgunun bir parçası olduğunu fark ettiriyor ve bu dağınıklığı sizin zihninizin bir eseriymiş gibi algılamanızı sağlıyor.

Dördüncü bölümde sadece bir bilgi olarak verilen karısının hamileliği, sekizinci bölümde artık başkasından hamile olduğunu bildiğini ve evliliğin neden ayrılığa doğru gittiğini açıklıyor gibi… Birçok evliliği bitirmiş ve bitirecek olan “aldatma” durumundan ziyade, ona verilecek tepki ile yazar o noktadan sonra “çıldırmak mı, delirmek mi, sakin olmak mı” sorusu ile hayatı yeniden ele alıyor.

Tuvaletin tarihi üzerine bilgilerin aktarıldığı yerde ise tam olarak “bir öykü nerede başlar” diye soruyor ve gittikçe de tuvalet üzerine daha fazla şey söyleyerek sizi boşanan çiftin hikâyesinden uzaklaştırıyor ve hemen ardından kendinizi ansızın yeniden hikâyenin içinde buluveriyorsunuz.

Adeta sineklerin tuvaletin kokusuna gelişi gibi kurgunun bundan sonraki bölümlerine sinekler ve böcekler giriyor. Sonra Tanrı, rüyalar, idrar, elektrik, Venedik, çiçekler, kediler…

Nihayet sonlara doğru, otuzuncu bölüme geldiğimizde yazar, sineklerle bunca haşır neşir olmasının nedenini açıklıyor: “Sineğin bakışını anımsatan çok yönlü bir roman” yazma isteğinden kaynaklandığını söylüyor. “Mükemmel roman, farklı olayları birbirine bağlayan ipin uçuşan bir sinek olduğu romandır” diye de idealini tanımlıyor.

“Doğal”a dönüş, doğaya dönüş, doğanın parçası olmak…

Sonlara gelindiğinde anne karnına dönüş metaforu ile “köye dönme” ve orada kentleşmenin insan ilişkileri ve insan-doğa ilişkisi üzerine dayattığı sınırlayıcı unsurlara karşı saflığı, özgürlüğü savunma isteği, yaşam ve ölüm ritüellerinin doğa ile ilişkisindeki “doğallığı” göstermedeki analojik öğeler oldukça ağırlığını hissettiriyor.

Evlerimizdeki bitkilerin evdeki huzur ortamı ile çiçek açması veya evde yaşanan huzursuzlukla yaprak ve çiçek dökmesi olaylarına duyulan inanç üzerinden, kendi inancına göre, böylesine duygusal bir ilişki içerisinde insanın da doğadan, onun unsurlarından mesut veya mutsuz olabileceği felsefesini temellendiriyor.

“186 çikolata” öyküsü ile bir kafe ortamında yaşanan kulak misafirliğinin adeta bir çiçeğin ev ahalisinin yaşadığı hezeyanı duyması ile solması metaforu ile sunuyor.

Artarda birkaç bölümün bu şekilde bir bağlantı ile kurulduğunu okuma yolu ile keşfetmek gerçekten de mutluluk verici. Yazara kendi zihniniz içinde dolaşma izni vermiş gibiyken onun zihninin içinde geziniyor olduğunuzu düşünmek gibi keyifli…

“Beynindeki sineği özgür bırakmak”

İnsan gözünden doğa izlenimleri, bitkiler üzerinden insanlığa dair gözlemler ve nihayet bir sinek veya sinekler üzerinden sahip olduğunuz uçma özgürlüğü ve istediğiniz her türlü “pis” şeyin üzerine konmanızın “mübah” görülebileceği şartlara sahip olmanın avantajı ile sizin yapacağınız gözlemler, çıkarımlar, izlenimler…

Yazar sizleri evinizde başköşede duran eşyalardan ıvır zıvıra, oradan çiçeklere ve oradan da istediğiniz her türlü pisliğe konabileceğiniz bir yolculuğa çıkararak size kendi hikâyesini anlatıyor. Bol deneyim, bol çağrışım, bol düşünce…

Georgi Gospodinov, Doğal Roman, Metis Yayınları, Çev. Hasine Şen Karadeniz, Şubat 2018.