Header Reklam
Ana Sayfa Öne Çıkan Yazılar Bir Asi: Kuyucaklı Yusuf

Bir Asi: Kuyucaklı Yusuf

 

                                                                          Adalet güçlünün çıkarından başka bir şey değildir.
Thrasymachus

Kişi, tarihin her döneminde annesiyle, babasıyla, eşiyle, çocuklarıyla, akrabalarıyla, komşularıyla, arkadaşlarıyla, hiç tanımadığı insanlarla ve belki de en önemlisi sistemle/devletle/egemen güçlerle irili ufaklı çatışmalar yaşamıştır. Çatışma, hayatın ta kendisidir ve kaçınılmazdır. Her birey özeldir, olaylara/durumlara bakışı farklıdır. Bilgi birikimi, kültür seviyesi, toplumdaki statüsü, maddi manevi çıkarları, birilerini koruma, kollama isteği olayın/durumun gerçekleştiği andaki ruh hali, bakış açısını belirler. Hangi sebeple olursa olsun çatışan taraflardan zulme uğradığını, mağdur olduğunu ileri süren taraf, karşı tarafın kınanmasını, cezalandırılmasını isterken; öteki taraf da bu durumdan mümkünse ceza almadan sıyrılmayı yahut en az zararla/yıpranmayla kurtulmayı ister. Kısacası adaleti arar insan. Adalet, kişinin ihtiyaç duyduğu en vazgeçilmez değerdir.

Nedir adalet? En basit tanımla terazi kefelerinin dengede olma halidir. Kefelerin aynı çizgide buluşmasıdır. Fakat bu terazi, sarraf terazilerinden bile daha hassastır. Öyle de olmalıdır. Aksi halde mağdur bireyin kanayan yüreği toplumun da vicdanını yaralar. Peki öyle midir? Adaletin terazisi, doğru tartmakta mıdır? Bir dengeden söz edebilir miyiz? Gerek bireyin bireyle, gerekse bireyin sistemle/devletle/egemen güçlerle çatışmasında bu dengeden bahsedemeyiz çoğu zaman. Bireyin bireyle çatışmasında parası/gücü olanın; bireyin sistemle çatışmasında da sistemin kefesi ağır basar. Ya sonra? Kefelerin aynı çizgide buluşmaması bireyde isyana yol açmaz mı? Hesaplaşmayı öteki dünyaya (ilahi mahkemeye) bırakanlar için böyle bir isyandan söz edemeyiz. İsyan edenler terazinin yanlış tarttığını haykıranlardır ve onlar adaleti bu dünyada sağlamaya çalışırlar. İkinci yolu seçenler öfkelidir. Dişleri, yumrukları sıkılıdır. Bunlar için isyan bir süre sonra kaçınılmaz hale gelir. İsyanların mekânı genellikle dağlardır, ormanlardır, köylerdir. İsyanları devletçe/sistemce/egemen güçlerce aşağılanıp, en ağır suç olarak ilan edilse de halk çoğu zaman bunları meşru kabul eder, bağrına basar, korur, kollar.

İnsanlığın tarihi adaletsizliğe karşı isyanın da tarihidir. Bu isyanlar bireyseldir ilkin. Adaletin güçlünün çıkarından başka bir şey olmadığını fark edenlerin bu haklı isyanı gitgide toplumsallaşır, kabul görür. Spartaküs, Robin Hood, Zapata, Köroğlu, Atçalı Kel Mehmet, Koçero… Ve daha ismini bilmediklerimiz. Hepsinin isyanı terazinin dengesizliğinedir.

Kuyucaklı Yusuf’u bu bağlamda okumak roman üzerine yazılan ve çoğu birbirinin tekrarı olan değerlendirmelerin dışına çıkıp farklı bir şey söylemek adına önemlidir diye düşünüyorum. Asım Bezirci’nin “Kuyucaklı Yusuf bir aşk hikâyesidir”ˡ değerlendirmesi tatmin edici bir değerlendirme değildir bence. Kuyucaklı Yusuf hakkında en kapsamlı, doyurucu, bilimsel çalışmayı yapmış olan Berna Moran’a göre ise Kuyucaklı Yusuf’la Sabahattin Ali, Türkiye sorunsalına farklı bir bakış açısı getirmiştir. Tanzimat’tan 1950’lere kadarki Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf’tur. Ayrıca romana Anadolu’yu da bu sorunsalla birlikte getirmiş olması Kuyucaklı Yusuf”u başka bir yönden daha öncü yapar.(…)”²

Berna Moran’ın oldukça yerinde olan bu değerlendirmesinden yola çıkarak Kuyucaklı Yusuf’un aynı zamanda terazide denge arayanların mücadelesini anlattığını söylemek yanlış olmaz. “Sabahattin Ali’nin gördüğü çatışma toplumsal yapıdan kaynaklanır; bir yanda bürokrasi ve eşraf vardır bir yanda da ezilen halk.”³

Görüldüğü gibi ortada iki taraf vardır. Tarafları terazinin kefelerine benzetecek olursak kefenin birinde bürokrasi ve eşraf, diğerinde ise ezilen halk bulunmaktadır. Böyle bir terazide de dengeden bahsetmek mümkün değildir. Dengenin olmadığı yerde isyan kaçınılmazdır. Kuyucaklı Yusuf da Spartaküs gibi, Köroğlu gibi, Robin Hood gibi bozuk düzene baş kaldıracaktır sonunda. Ne ki bu baş kaldırmayı yeterince göremeyiz romanda. Ya da Yusuf yumruğunu sıkıp tam baş kaldıracakken roman biter. Romanda bu baş kaldırmaya işaret eden birçok emare vardır. Sabahattin Ali’nin romanı bir üçleme olarak tasarladığını biliyoruz. “Çineli Kübra” adını alacak ikinci cilt yazılabilseydi Kuyucaklı Yusuf’u Ege dağlarında adaleti arayan bir eşkıya olarak görecektik muhtemelen.

Kuyucaklı Yusuf’un ileride korkusuz bir asi olacağını gösteren ilk emareyi daha romanın başında görürüz. Küçük bir çocuktur Yusuf. Annesi, babası gözlerinin önünde öldürülmüştür. Hiç korkmamış, hatta eşkıyalardan birinin üzerine atılarak, eşkıyayla boğuşmuştur. Vukuattan sonra jandarmaya koşmuş, yetkililere haber salmış, eve dönüp anasının babasının başını yastığa koymuş, kaymakam, doktor, müddeimum, jandarma gelene kadar ölülerin başında korkmadan beklemiştir. Dahası var. Eşkıyayla boğuşma sırasında sağ elinin başparmağı kopacak şekilde kesilmiştir. Bir beze sarılı el kaymakamın dikkatini çeker, kaymakam elinde ne olduğunu sorar Yusuf’a. Yusuf, ehemmiyet vermeyen bir tavırla boğuşma sırasında elin kesildiği, ilkin çok acıdığını ancak acının şimdi hafiflediğini söyler. “İleri doğru uzattığı sağ elinden kanlı paçavralar düştü. Başparmağının kopuk bir et parçası halinde aşağı sallandığını görünce hepsi bir ürperme geçirdiler.”(KY, YKY, 2005, s.16)

Doktor gelir, kopuk parmağı tamamen keser, çocuğun elini yıkar, sarar. “Çocuk bu esnada hayret veren bir itidal ve lakaytlık gösteriyor, yalnız ara sıra dişlerini sıkıyor ve sapsarı kesiliyordu.”(KY, s.16) Acıya rağmen gözleri nemlenince bu durumdan utanıp doktora gülümser: “Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?”(KY, s.16)

Özetleyelim: Dokuz, on yaşlarındaki bir çocuğun evi gece basılacak, anası, babası gözlerinin önünde öldürülecek, çocuk eşkıyanın biriyle boğuşacak, başparmağı kopacak şekilde kesilecek, eşkıyalar gittikten sonra koşup jandarmaya haber verecek, gelip ölülerin başında yetkililer gelene kadar bekleyecek, doktor kopan parmağını kesip sararken bile ağlamayacak, hatta gözleri acıdan dolayı nemlenince bundan utanıp doktora gülümseyecek. Tüm bunlar inandırıcı mıdır? Yani böyle bir çocuk olabilir mi? Peki bu roman için bir kusur mudur? Bunu okuyucunun takdirine bırakıp konumuza dönelim. Sabahattin Ali’nin, Kuyucaklı Yusuf karakterini böyle işlemesi elbette bilinçli bir tercihtir. Yusuf ileride büyük işler yapacaktır ve büyük işler yapacak kişilerin çocukluğu da sıradan insanların çocukluğundan farklı olmalıdır. Başparmağının kesilmesine aldırmayan bir çocuk elbette gelecekte sıradan insanın yapamayacağı işler yapacaktır.

Evlatlık olarak kaymakamın evine gelen Yusuf kimseyle, hatta kaymakamla bile konuşmaz, odasına çekilip Kuyucak dağlarına bakar, içeri biri girince herhangi bir şeyle meşgul olur. “Şahinde bu çocukta insanlık, his namına bir şey bulunmadığını, anası babası öldürüldüğü zamanki lakaytlığını ileri sürerek, söyler dururdu. Hakikaten hiç kimse bu çocuğun şimdiye kadar herhangi bir münasebetle, herhangi bir hissi tezahür gösterdiğini görmemiştir.”(KY, s.22) Karı koca kavga ederken Şahinde’ye kinle bakan Yusuf’un, Salahattin Bey’i görünce bakışları yumuşar, tatlılaşır. Yusuf’un hislerini göstermekte çekinmediği tek kişi ise küçük Muazzez’dir. Yusuf’un ileride korkusuz bir asi olacağının bir başka emaresi de hislerini kimseye göstermemesidir.

Edremit’e geldiklerinde Yusuf on yaşındadır. Sarı benizli, nahif, fakat kuvvetli ve dayanıklı bir çocuktur. Görenler, onun kendinden kuvvetli birkaç çocuğu yenebileceğine ihtimal vermezler. “Halbuki mahalle kavgalarında, her zaman karışmasa bile, karıştığı zamanlar, daima baş olur ve dört beş kişiye karşı kordu. Hasımlarını ürküten, onun kuvvet ve cesaretinde ziyade, hiç kaybolmayan sükûneti ve kendisine olan sonsuz emniyetinin her hareketinde görülen tezahürleri idi.”(KY; s.23) Kendisiyle alay eden Karabaşın Mehmet adındaki çocuğu dövdüğü günlerde bakkal Şeref Efendi’nin oğlu Ali’yle arkadaş olur Yusuf. Ali’yi korur, ona ağabeylik eder. Oysa Ali kendisinden büyüktür. Ama Ali’de olmayan kuvvet, cesaret, sakinlik, kendine güven Yusuf’ta vardır. Yusuf sıra dışı bir çocuktur.

Adaletin olmadığı toplumlarda birbirini ezen sınıfların olması doğaldır. “Büyükler arasında var olan sınıflar çocuklar arasında da vardır. Burada çocukların büyük adamlar gibi, muhtelif sınıfları, muhtelif grupları vardır ve bu tasnifte büyüklerinkinden çok farklı esaslar gözetiliyordur.” (KY, s.26) Bu sınıflar şunlardır:

  1. Kabadayı ve ağır başlı olanlar: Bunlar en itibarlı ve sözü geçen sınıftır. Olur olmaz şeyler için kavga etmezler. Kavga ederlerse ucunda ölüm de olsa yılmazlar. Küçük ve zayıf çocukları korurlar. Bunlar çok kere orta halli veya fakir, fakat namuslu ailelerin çocuklarıdır.
  2. Terbiyeli ve kendi halinde olanlar: Bu çocukların hemen hemen hepsi okula giden, çalışkan çocuklardır. Kimseye çatmazlar. Kendilerine çatılsa bile karşı koymazlar. Zor durumda kalırlarsa ya babalarına koşarlar ya da birinci gruptaki çocukların himayelerine girerler.
  3. Haylaz, kavgacı, insafsız kabadayılar sınıfı: Bunların da gözleri hiçbir şeyden yılmaz. Fakat ağırbaşlı değillerdir. Durup dururken kavga çıkarırlar. Mahallenin yaka silkelediği tiplerdir.

4. Yüzsüz, korkak, yılışık ve haylaz olanlar sınıfı: Bunların çoğu memur çocuklarıdır. Evde dayak yiyen, izzetinefis namına bir şeyleri kalmayanlardır. Gerçek kabadayılar tarafından her zaman hor görülürler. İnsafsız kabadayılar sınıfına yaranmak için evlerinden öte beri çalıp onlara verirler. İlk fırsatta da terslenip kovulurlar.

  1. Korkak, suya sabuna dokunmayan zavallılar sınıfı: Kimse bunları adam yerine koymaz. Feleğin tokadını yemişlerdir. Günün on sekiz saati boğaz tokluğuna kahvede, tarlada, nalbantta çalışan yetimlerdir. Herkes bunlara acıyarak bakar.

Asım Bezirci yukarıdaki sınıflamayı roman için ölçüsüzlük, gereksiz yere uzama olarak görse de bence Asım Bezirci’nin bu tespiti doğru değildir. Romanı, adaletsizliğe başkaldırı romanı olarak ele alırsak yukarıdaki sınıflanmanın romanda elbette işlevi vardır. Sabahattin Ali bunu tasarlayarak yapmıştır. 1. Dünya Savaşı öncesi Edremit’te çocuklar arasında böyle sınıfların olması, yetişkinler dünyasının daha beter olduğunun da göstergesidir. Yusuf’un bu sınıflar arasındaki yeri bellidir. Kabadayılar ve ağırbaşlılar sınıfı. Bu sınıf terazide dengeyi önemseyen sınıftır. Adalet için başkaldırmak bunlar için önemlidir. Terazinin diğer kefesinde de haylaz, kavgacı, insafsız çocuklar vardır. Zalimdirler bunlar. Zengindirler. Yetişkinler dünyasındaki mücadele işte bu iki sınıf arasındadır. Diğer sınıflar ise aradadır. Mücadele kabiliyeti olmayan, kendilerine güvenmeyen, başkalarının himayesine, merhametine muhtaç olanlardır bunlar.

Yusuf böylesi bir dünyada büyür, delikanlı olur. Ama yalnızdır Yusuf. Yabancıdır. Mutsuzdur. Edremit’e/şehre/şehir insanına bir türlü alışamamıştır. Şeref Efendi’nin oğlu Ali dışında arkadaşı yoktur. Çareyi sık sık doğaya kaçmakta bulur. Zamanını yazın kırlarda, kışın Salahattin Bey’in zeytinliğinde geçirir. Hemen belirtelim ki romanda doğanın önemli bir işlevi vardır. Asım Bezirci’nin dediği gibi “Kuyucaklı Yusuf’ta doğa yalnızca kişilerin psikolojisini belirlemeye yardım eden bir öğe değil, kasabadaki(toplumdaki) kokuşmuşluğa karşı bozulmamışlığı simgeleyen bir varlık, hatta seçenektir.”⁴ Berna Moran da aynı görüştedir. “Metnin derin yapısına inecek olursak görülür ki metin, birbirinin anlamını pekiştiren, bir takım karşıtlıklarla örülmüştür. Şehir/doğa, yapay insan/doğal insan, yozlaşmışlık/masumiyet, şehvet/aşk.”⁵ Görüldüğü gibi doğa; yaşamı, aşkı, sevgiyi, umudu, bozulmamışlığı, kirlenmemişliği, masumiyeti temsil ederken; kasaba ya da şehir yozlaşmayı, yapaylığı, ölümü, şehveti, kirlenmeyi, adaletsizliği temsil eder. Fakat bana göre Sabahattin Ali’nin romanda doğayı bu denli güçlü bir motif olarak kullanmasının bir sebebi de doğayı/dağı adaletsizliğe karşı isyanın mekânı olarak görmesidir. Yukarıda da belirttiğim gibi eğer romanın ikinci cildi yazılmış olsaydı Kuyucaklı Yusuf, Ege dağlarında adaleti arayan bir eşkıya olarak çıkacaktı karşımıza. Kısacası doğa, adalet güçlünün çıkarından başka bir şey değildir, diyenler için adaletin tecelli ettiği tek mekândır.

Romanda Yusuf’a karşı olan çok kişi vardır. Evde analığı Şahinde. Kasabada ise Ali, Kübra, Kübra’nın annesi, avukat Hulusi Bey dışında hemen hemen herkes. Ne ki bunların karşıtlığı yüzeyseldir. Asıl düşman fabrikatör Hilmi Bey’in oğlu Şakir’dir. Şakir, baba parasıyla her türlü alçaklığı, ahlaksızlığı, namussuzluğu yapan şımarık bir serseridir. Günlerini içkiyle, kumarla, gece âlemleriyle geçirir. Bu kadarıyla yetinmez evlerinde çalışan Kübra’ya da göz koyar. Babasının da yardımıyla tecavüz eder Kübra’ya. Zil zurna sarhoş olduğu bir gün Muazzez’e sarkıntılık edince Yusuf’tan iyi bir dayak yer. Ve ikili arasında mücadele bu dayakla başlar. Şakir yediği dayağı unutamaz, intikam için babasının da desteğini alarak Salahattin Bey’e tuzak kurar. Kumar oynar Salahattin Bey. 320 altın borca girer. Salahattin Bey’in bu parayı ödeyecek gücü yoktur. Şakir, bunu kullanarak Muazzez’le evlenmek ister. Aslında Muazzez umurunda değildir Şakir’in. Amacı Yusuf’tan intikam almaktır. Yusuf arkadaşı Ali’den aldığı parayla borcu kapatınca Şakir’in planı suya düşer. Fakat bu kez Muazzez’e arkadaşı Ali göz koymuştur. Yusuf, Muazzez’in kendine olan sevgisini bu sırada öğrenir. Ali bir düğünde Şakir tarafından öldürülür. Aylar sonra Yusuf, Muazzez’i kaçırır, evlenirler. Ama Şakir, intikamından vazgeçmez. Yusuf’un iş icabı evde olmadığı günlerde Yusuf’un evinde âlem yaparlar. İçki içirdikleri Muazzez kucaklarda gezdikçe Şakir en nihayetinde Yusuf’tan intikamını alır. Alır ama Yusuf’un intikamı daha sert olur. O gece evde âlem yapanlarla birlikte Şakir’i de öldürür.

Burada Yusuf’un karşısına dikilen Şakir’i sadece birey olarak ele alırsak yanılırız. Şakir serseri, hovarda, şımarık bir bireyden çok daha fazlasını temsil eder. O kokuşmuş, ahlaksızlaşmış, toplumdur. Egemenlerin, ezenlerin temsilcisidir. Güçlülerin, parası olanların sözünün geçtiği, adaletsiz sistemin çürümüşlüğünün ifadesidir. Sistem gerçekten çürüktür. Terazi hep dengesizdir. Kaymakam Salahattin Bey’in, Kübra’ya tecavüz edenin Şakir olduğunu öğrendikten sonra sözle de olsa hesap sormaya gücünün yetemediğini görmesi çürümüşlüğün en bariz göstergesidir. Yine Ali’nin Şakir tarafından bile bile öldürülmesi, çavuşun rüşvet alarak cinayette kullanılan silahı değiştirmesi, yalancı şahitlerin tutulması, Şakir’in gündüz cezaevinin bahçesinde volta atıp, geceyi evinde geçirmesi, bunun kaymakamdan, müddeimuma ve ceza reisine kadar herkes tarafından biliniyor olması çürümüşlüğün katmerleşmesi halidir. “Bu böyle gelmiş böyle gidiyor ve kasabanın başında bulunanların aklı bile, hürriyete ve onun getirdiği birkaç müsavat fikrine rağmen, Hilmi Bey’in oğlunun sahiden hapsedileceğini kabul etmiyordu. Hapishane ancak serseriler, köylüler ve aşağı tabakadan insanlar içindi. Hilmi Bey’in oğlu adam öldürse bile, onlarla bir tutulmamalıydı.”(KY, s.102) Ali’nin babası durumu bilmesine rağmen, adaletin yerini bulması için çabalamaktan vazgeçmez yine de. Ceza reisi “Adaletten emin olunuz!”(KY, s.104) der, ama adalet terazisinin bozuk olduğunu en iyi kendisi bilir.

Salahattin Bey çürümüş sistem içinde hiçbir iş yapmadan gün boyu oturup zaman öldüren memurların gerekliliğini anlattıktan sonra şöyle nasihat eder Yusuf’a: “Benim şurda üç günlük ömrüm kaldı, aklında bulunsun diye bunları söylüyorum. Hayatta fazla şey bekleme. Dünyada her felaketin içinde en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak, muhite uymak, hiç sivrilmemektir… Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona bir şey ilave etmemeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. Bazı şeyler vardır canımızı sıkar. Bu neden böyle? Böyle şeyleri dünyadan kaldırmalı, deriz… İnsan dediğin mahlûk hiçbir şey değiştiremez. Bunun için gönlünün rahat olmasını istersen, gördüğün fenalıkların bile bir hikmeti olduğunu düşün ve yeryüzünde olmayan iyilikleri ortaya getirmek sevdasına kapılma… Sonra en mühimi: kendini halinden şikâyet etmeye alıştırma. Ömrünün sonuna kadar dövünsen bu hayatın cefası tükenmez.”(KY, s.157-158)

Salahattin Bey özünde iyi biri olsa da, sistem/toplum tarafından yenilgiye uğratılmış, ulvi fikirleri törpülenmiştir. Buna rağmen sistemin kokuşmuşluğuyla bütünleşmemiş, fakat sisteme karşı koyma, onu reddetme inancını ve gücünü de kaybetmiştir. (Salahattin Bey’in, Yusuf’a nasihati günümüzde hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Anneler, babalar çocuklarına hâlâ Salahattin Bey gibi nasihat vermektedirler.) Salahattin Bey’in nasihatleri Yusuf için bir şey ifade etmemelidir. Çünkü Yusuf, dünyaya bir iş için geldiğine inanmaktadır. Buna rağmen Yusuf’ta evlilikle başlayan değişme, kaymakamlıkta işe başladıktan sonra da devam eder. Kılığı değişir ilkin. Sonra davranışları. Kendine güveni azalır, yabancılık hissi kaybolur, topluma karışmak temayülleri belirir. Evlilikle birlikte istediği gibi hareket etme özgürlüğü de kaybolmuştur. Sonuna kadar baba ekmeği yiyemeyeceğini bilir. Geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi vardır artık.

Yusuf’un asiliğiyle çelişen bu davranışları roman için kusur kabul edebiliriz. Romanın iletisine uymamaktadır bu davranışlar. Berna Moran’ın tespiti de önemlidir.“Ne var ki anlatıcı ile Yusuf’un halk karşısındaki davranışı aynı değil. Çünkü Yusuf’un gözünde önemli ayırım, ezen eşraf ile ezilen halk arasında değil, kendi ile tüm kasaba insanı arasındadır.”⁶ Berna Moran’ın tespitinin doğruluğunu romanın şu cümleleri ispatlamaktadır: “Zaten Yusuf senelerden beri hiç kimseye karşı kalbinde muhabbet beslemiyor ve bir insanı sevebilmesi için ona hayran olması lazım geldiğini anlıyordu. Hürmet ve takdir hisleri beslemediği, hatta tepeden baktığı ve küçük gördüğü insanları nasıl sevebilirdi.”(KY, s.88)

Romanın iletisiyle çelişen bir başka durum da Yusuf’un tahsildar olmasıdır. Tahsildarlar, halkın elindekini avucundakini aldıkları için halk tarafından sevilmeyen kişilerdir. Merhamet fukarasıdır bunlar. Sistemin/devletin temsilcileridir. Halk nasıl ki jandarmadan çekiniyorsa bunlardan da öyle çekiniyordur.

Yusuf’taki bu değişmelere rağmen Yusuf’un bir gün eski Yusuf olacağı muhakkaktır.  Yukarıda Yusuf’un ileride önemli işler yapacak bir asi olacağının emarelerinden bahsetmiştik. Bu emarelerden biri de, Yusuf’un dünyaya önemli bir iş için geldiğini hissetmesidir. Bunu hisseder fakat bu önemli işin ne olduğunu bir türlü bilemez. İşte o akşam hasta yatağından kalkar, atına atlar, eve gelir, gördükleri karşısında öfkeden çıldırır, Şakir’le birlikte odada bulunan kaymakamı, jandarma komutanını, Hilmi Bey’i, Hacı Ethem’i ve Şahide’yi de kurşun yağmuruna tutar. Böylece yapacağı önemli işin ne olduğunu öğreniriz. Ezenlere karşı ezilenlerin başkaldırısıdır bu. Adalet için isyandır. Romanın son cümleleri de bu isyanı doğrular. “Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü.” (KY, s.221)

Haşiye:Tarihe Aydın Ayaklanması olarak geçen, Atçalı Kel Mehmet Efe’nin liderliğindeki isyan, bir halk ihtilalidir. Halk, Osmanlı’nın savaş için aldığı vergilerle, bölge yöneticilerinin aldığı keyfi vergilerden bunalmıştır. Atçalı Kel Mehmet bu vergileri kaldırmış, zulmü ve adeletsizliği ortadan kaldıran bir düzen kurulması için çalışmıştır. Bu isyan 1829’da Kuyucak’ta başlamıştır. Sizce Sabahattin Ali’nin romanına Kuyucaklı Yusuf adını vermesi bu isyana bir atıf mıdır? Kuyucaklı Yusuf, Atçalı Kel Mehmet’in yarım bıraktığı halk ihtilalini mi tamamlayacaktır?

  1. Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 1997, s. 175
  2. Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002, s.21
  3. Berna Moran, age, s.22
  4. Asım Bezirci, age, s.187
  5. Berna Moran, age, s.23
  6. Berna Moran, age, s.43

 

Önceki İçerikNe Haber?
Sonraki İçerikÖyle Güzel Bir Yer ki
Avatar
Atatürk Üniversitesi Ağrı Eğitim Fakültesi mezunu. 1996’da Sarıkamış’ta öğretmenliğe başladı. 2002’den bu yana Adapazarı’nda çeşitli okullarda sınıf öğretmeni olarak görev yaptı. Halen bu göreve devam ediyor. 2007’den beri öykü çalışmaları içerinde yer alıyor. Yazarın öyküleri Berfin Bahar, Hece Öykü, Evrensel Kültür, Öykü Teknesi, Güney, Havuz, Temrin, Değirmen, Dünyanın Öyküsü, altZine, Granada Edebiyat dergileri ile bazı antoloji ve yıllıklarda yayımlandı. Aldığı ödüller: ‘’2008 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri, Mansiyon (Toprak), 2009 Eskişehir Sanat Derneği Öykü Yarışması, Mansiyon (Harpagon), 2010 Edremit Belediyesi Sabahattin Ali Öykü Yarışması İkincilik Ödülü. (Havuzlu Çarşı Kitapçısı), 2011 Behiç Erkin Öykü Yarışması Birincilik Ödülü. (Metruk İstasyon Öyküleri), 2011 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri Birincilik Ödülü. (Sırrı’nın Hikayesi), 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülleri, Orhan Kemal Mansiyonu. (İşsiz Adamın Halleri) ve 2012 Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali Yılmaz Güney Öykü Ödülü (Habil ile Kabil).