“Ses, mekânı imgeyle paylaşmakla kalmayıp imgeyi taklit de eder aynı zamanda. 
Ya da sesi taklit eden imgedir belki de.” David HENDY

 

Mekânın muhtevasını oluşturan her obje, hayalgücünün birer yansıması olarak çıkar karşımıza. Doğal biçimde şekillenmiş olanları da bir kalıba sığdırmaya çalışır insan. Resim kendisini vücuda getirmemiş olan hayalperest sanatkârın düşünde benzerleriyle bütünleşir. Kişinin zevk ve duyuş tarzı olası bir terennümü de ortaya çıkarır. Bu aslında bir dizi izin yaşamasını sağlayan onları koruyan şeydir. Bir ses, bir dokunuş, bir koku…(Ses Maketi’ne konu olarak yakın olduğunu düşündüğüm Hakan Bıçakcı’nın Apartman Boşluğu kitabı için hazırladığım “Yalnızlığın İç Sesi” yazısından- SabitFikir, Odak Yazar)

  Yazılı Kaya olayları yer yer şiirselleştiren anlatımıyla, merak duygusu uyandıran kahramanları ve mekânlarıyla, sayfalar geçtikçe seslere dönüşen öyküleri toplar içinde. Nursel Duruel okurunu unutulan bir izin(sesin) peşine düşürür. Sadece bireylerin değil bir maddenin, hatta bir duyuşun da yazgısına tanık oluruz.

“Ses Maketi” kitabın ilk öyküsüdür. Öykü kişisi, sesi kendine yol yaparak bizi anılarımıza, onların üzerinde duran basit anlara götürür. Bir kokunun peşinde iz sürer gibi seslerin peşinde ilerler ve onun hayatımızdaki yerini gösterir.

Ses Dağıtım Merkezi plak şirketi, radyo ya da benzeri bir yerdir. Bu mekân çevresinde genişleyen öykünün merkezinde de ses vardır. Gözle görülmeyen bu izin varlığıyla daha derinden yüzleşir okuyucu.

Ses Dağıtım Merkezi yöneticisi ve anlatıcı karşılaştıkları andan itibaren anlatım yoğunlaşır. Anlatıcı yeni ve yaşanabilir çevreler elde etmek için eskinin de korunması gerektiğini savunur, bu konuda projeler üretir. Eskinin yok oluşu tüm zamanların gerçekleşmesi kaçınılmaz bir sorunudur. Yönetici ise yaptığı işin tersine sesini yeterince duyuramayan birisidir.

Anlatıcının eski kent dokusunun korunması üzerine yaptığı konuşma ilgi çeker. Bununla ilgilenenlerden birisi ise öyküde bir iki cümle ile söz edilen, seslerden çok etkilenen ve sesin sahibi kişilere tutku dolu mektuplar yazan ses hastası bir kızdır. Ancak bu sadece bizi daha büyük bir  “hastaya” götürecek hazırlık gibidir. Hareketleriyle ilk karşılaştığı andan itibaren anlatıcıda rahatsızlık uyandırmış olan yöneticinin seslerle kurduğu patolojik ilişki bu kızı çabuk unutturacaktır.

 

  “…bakın, bunlara dokunmak ne korkunç!.. Bunlar sesin gölgesi. Sese kimse dokunamaz, müzisyenler bile. Bu dosyalarda yazılanları okuyabilirsiniz, ama sesi bulamazsınız. Yazı kalıcı, ses uçucu.Tıpkı hayat gibi. Saptanmazsa iz bırakmadan yok olur. Yok oluş!.. Herkes acı duyar bundan. Benim acım, sesin yok oluşuna yönelik, seslerimin…”

Bunun üzerine yöneticinin psikolojik altyapısını oluşturan şey sesin yok oluşundan duyulan kaygıdır. Burada gürültünün olmamasına dikkat edelim. Müzik dokunulamayan sesi içerir; ancak bu ses yapısına göre kişiyi farklı duyguların içine çeker. Yani olağanüstü bir etki yaratır. Örneğin sessiz bir ortamdan çıkmış kimseler ile gürültülü müzikler çalınan mağaza vitrinlerinin önünden geçen, ya da klasik müzik çalınan dev bir salondan çıkmış insanların yürüyüşleri farklıdır. Yine okuduğumuz bir yazıda gizlenen ses, okuma esnasında kafamızın içinde can bulur. Olaylar dâhilinde yazıya uygun sesleri biz yaratırız. Ancak bu yine de bizim o anın sesini bulduğumuz anlamına gelmez. Hayatın belli dilimlerle yaşanıp geçtikten sonra aynı şekline geri dönmeyecek olması, hatıraların belleğin çukuruna düşmesi gibi de denilebilir.

 

   “Ses… Geriye dönüp çocukluğumu dinlediğimde duyar gibi oluyorum o belirsiz sesleri… Ot hışırtılarını, kabuklu yaz böceklerinin yürüyüşünü, kapıların usulca açılışını, mırıltıları, savrulan saçların çıtırtısını… havaya çizilen incecik oluklardan ışıltıyla akıyorlar. Kendi içinde bütünlüğü olan bir zamanın sesleri. Sonra… Sonra kapı zilleri, telefon zilleri, klaksonlar… Gergin havayı tırtıklı ağızlarıyla yırtan, kırpık kırpık doğrayan sesler…”

Burada geçmiş hayatın tüm döngüsünün şu ana yansıtıldığını görürüz. Ses zamanın şekilsiz duvarlarından yankılanarak günümüze gelir. Mesela kapı ya da telefon zillerinin hayatımızdaki uyanma anları olduğunu düşünelim. Durgun ortama aniden giriveren davetsiz bir misafir gibi adeta… Bunlar o anın atmosferi içinde olduğu müddetçe anlamlıdır. Bir piyanodan gelen notaların her biri bir diğerine küçük büyük halkalarla zincirlenmiştir. Tam da bu bağdan bahsediyorum. Kendi içinde bütünlüğü olan zamanın sesleri piyanoda çalan müziğe benzer.

 

   “Mesela ben… Sesler kulağıma ulaştığımda ilgisiz kalamam yerimde duramam. Yalnız kendilerini taşımıyorlar çünkü. Yalnız kendilerini taşımaları bile yeterli oysa. Sese ilgisiz kalabilenleri anlayamıyorum. Telefonunuz çaldığında açmadan önce duyduğunuz heyecanı açtıktan sonra da duyabilir misiniz?”

Arayana göre de değişmiyor mu bu? Bazen telefon ahizesini kaldıramayacak -ya da tuşuna basılamayacak diyelim- bir heyecanı doğuruyor insanda.
    “Sanmam. Açmadan önce, sizi saran atmosferin yırtılışını duyarsınız. Tanıdığınız, alışık olduğunuz, sizin olan mekândan bilinmezliğe fırlatılırsınız bir an. Alıcıyı kulağınıza dayadığınızda tanıdık bir sesin olağanlığıyla atmosferdeki yırtık kendiliğinden kaynamaya, bitişmeye başlar; bir süre sonra giderek sönümlenen izleri kalır ve bu iz konuşmanıza alttan eşlik eder. Konuştuklarınızdan daha mı az önemlidir bunlar?”

Yöneticinin sorduğu bu soru ayrıntılara yüklediği anlamı gösterir. O, sesin sihirli bir etki yaratan, mekânı şekillendiren havasını küçük parçaları atlamadan yaşar. Telefonla konuşma esnasında sönümlenen izlerin samimi bir arka plan harmonisi oluşturduğunu görürüz.

“Ses hastası kız” bu defa adamı kendi durumunu somutlaştırmak için bir karşılaştırma aracı olarak kullanılır. Söylediğine göre kız “sesten insan yaratır” ve sonra yarattığı insana tutulurken, o insanları doğrudan doğruya “ses” yapmaktadır.

 

    “…O, sesten insan yaratıyor, sonra yarattığı insana tutuluyor. Oysa ben…ben insanları ses yapıyorum. Her şeyi, görüntüleri, nesneleri, ilişkileri, duyguları, hayatın karmakarışık yapısını, düşünceleri, onları aktaran yazıları, her şeyi ama her şeyi ses yapıyorum. Sesi bellek yapmaya çalışıyorum. Umutsuz bir uğraş… işte bu yüzden konuşmak istedim sizinle. Ses alıyorum, ses topluyorum, ses dağıtıyorum, ses saklıyorum, seslerle bir yapı oluşturmaya çalışıyorum ve…ve her an hepsi uçuyor.”

Anlatmak istediklerini iyi ifade edemediğini düşünen yönetici, anlatıcıyı bu defa “olay mahalli” diyebileceğimiz mekâna götürür. Burası ses dağıtım ve toplama odasıdır, sadece bir boş stüdyodur. Mekânda yalnızca seslere ait izler vardır.

 

  “Ben seslerin saklandıkları bütün gözenekleri tanıyorum.”

Seslerin saklandığı gözenek bahsinde tarihi bir bilgiyi David Hendy’nin Gürültü  kitabından hareketle paylaşmak gerektiği kanısındayım. Sesin saklanmasının çok eski bir geçmişine doğru… Bundan kırk bin ila yirmi bin yıl önceki Orta ve Üst Paleolitik Çağ boyunca insanlar barınmak için Batı ve Orta Avrupa’daki mağara girişlerinde toplanmışlardı. Muhtemelen birtakım ayinler yapmak üzere de mağara derinlerine ilerlemişlerdi. Özgün bir akustiğe sahip bu mekânlarda ses sadece yankılanmakla kalmıyor aynı zamanda yoğunlaşıyordu. Bugün de buralara gittiğimizde sesin mağarada yankılanarak dolaştığını, duvarların düzensiz şekilleri sayesinde birtakım istikametlerden geriye döndüğünü fark ederiz. Ben size burayı ilginç kılan başka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Arkeolaoglar Burganya’daki Arcy-sur-Cure ve Pireneler yakınlarındaki Le Portel gibi mağaralarda bir deney yaptılar. Ve bunun sonucunda seslerin ansızın değiştiğini hissettikleri bir mekânda, duvarda bir resimle karşılaştılar. İşin çarpıcı olan kısmı mağaranın neresinde en ilginç ses çıkıyorsa tarihöncesi sanat da orada toplanmış bulunuyordu. Yani buralar stüdyo değil ama bir nevi sanat atölyesiydi. İşte buradaki resimler kaynakları olan insanların, nesnelerin ruhlarını taşıdıkları gibi seslerini de taşıyorlardı.

Yöneticinin stüdyosu da aynı görevi üstlenir:

 

    “Bu sesler, kaynakları olan insanların, nesnelerin ruhlarını saklıyorlardı. Bu yüzden salt sesten daha anlamlıydılar. Onların kaynağı olan binlerce insandan biri de sizdiniz. Sesinizin başına gelenleri bilmiyordunuz. Çeşitli aralıklarla buraya bırakıp gittiğiniz sesiniz ne oldu? Hiç merak etmediniz. Bu hep böyle. Durmadan ses üretiyoruz, ürettiğimiz ses o anda ölümünü yaşıyor ve biz bunu umursamıyoruz. Hayatımızın sona erişini bunca önemseyen bizler, sesimizin ölümüne niye bu ölçüde kayıtsızız anlayamıyorum.”

Gündelik hayatın gerçekleriyle sesin doğurduğu birtakım olgular arasındaki bağlantı sürekli yenilenir. Çünkü ses durmadan üretilen bir şeydir ve her defasında doğup, kısa bir zaman yaşadıktan sonra tekrar can bulacağı ana kadar ölür. Bu onun canlılığının bir ispatıdır.

 

Hayır, yine bantlar, plaklar demeyin. Onlar da fotoğraf makinesi gibi. Görüntümüzle ilişkimiz de sesimizle ilişkimize benziyor. Bir saniye görüntümüz boşlukta kalıyor, aldırmıyoruz. Görüntüler, sesler savurarak geçip gidiyoruz zamanın içinden. Sonra toptancı tavırlar takınıyoruz. Büyüdü, yaşlandı, öldü…”

Bant ve plaklarda ses akışı belli bir zamanda başlar ve biter. Görüntüler de aynı şekildedir. Her anın fotoğrafı çekilerek oluşturulmuş bir film şeridi gibi… Filmin akışı bize görüntünün önü ve ardını sunar fakat tek karelik fotoğraflarda sadece an vardır.  Yönetici bize günlük hayatta uyanan birtakım izlenimleri aktarır. Tıpkı görüntünün önünün ve ardının olduğunu bildiğimiz bunu merak ettiğimiz gibi sesinde önü ve ardı olduğunu bilir ve merak ederiz. Görüntüler ve sesler savurarak zamanın içinden geçen insan birkaç yükleme sığdırılan hayatı yaşamış gibidir. Sanki hayatın bütün anları büyümek, yaşamak ve ölmekten ibarettir.

Yönetici sesteki ince ayrıntıları hissederek, onunla hayat arasında gerçek ilgiyi kurmayı başarabilmektedir. Bunu başaramayan insanların ise onun dünyasında dar görüşlü ve ürkütücü varlıklar olduğunu görmekteyiz. Örneğin öyküdeki yapıcılar gibi. Aslında bunlar bir şeyi elde etmek için önce yıkmak ya da büyük değişiklikler yapmak gerektiğini düşünenler. Tam da anlatıcının karşısında olduğu eskinin korunmasındaki mevzu gibi. Seslerin saklandığı bu odayı da dağıtırlar. Dağılmışlık bize modern dünyayı çağrıştırır. Sürekli gelişen yapılar ve yenilenen yaşam standartları insanlara sadece gürültü sunmaktadır. Her gün evimizin etrafında onlarca bina yıkılıp tekrar yapılırken, molozların, toz yığınlarının arasından atmosferi acı acı yırtan gürültüler doğar. Kendi evimizde kendi sesimizi duyamadığımız çok zaman olmuştur.

 

   “Duymadılar, duymaları olanaksızdı. Onlar karınlarını doyuruncaya kadar bütün seslerimi yuttu karanlık. Geriye dipsiz bir boşluk, anlamsızlık, hiçlik kaldı. Boşluğa pencere oturttular. Ben de boşalan belleğimle kalakaldım…”

Yönetici bu dağınıklıkta kaybolan seslerini aramaktadır.  Söyledikleri anlatıcıyı da etkilemiştir. Dağılmışlıkların arasından geçen anlatıcı yalnız kalır. Cebinde yöneticinin takviminden koparılmış birkaç yaprak, içi izmaritlerle, yanmış kibritlerle dolu bir sigara paketi ile sokağa çıkar, yağmurdan ıslanıp bir çamura dönüşmesinden korkar bunların, önüne çıkan bir kahveye girer. Cebindeki takvim yapraklarını, izmaritleri, kibritleri bir gazetenin üstüne yığar ve gayriihtiyari hareketlerle bunlardan bir maket yapar, bir “ses maketi”…

Anlatıcı maketi yaparken çevresine toplanan meraklılar, yaptığı işin koca bir adama yakışmadığını düşünürler. Belki bu yaptığı ile onu kendilerinden biri olarak görmezler.
Yöneticinin sesten etkilenme biçimi, bu konudaki düşünceleri anlatıcının da üzerindedir.  O, yöneticiyi ilk gördüğünde hakkındaki “Karşımda duran aynı adamdı. Yani aynı gibi gözüken bir başka adam” düşüncesinin içindedir artık.

 

Öykünün giriş cümlelerini buraya almak istiyorum:

  “Sesinde gizlenen çığlıklar çekmecemden taşmaya başladı

  Anlattıkları kendi sesinin başına da geldi

  Sesi soldu rengini kaybetti

  Çekmecemden taşan çığlıklar ses değil artık.

  Yıllar önce onun sesiyle beynime akıtılmış düşünceler… daha bana aktırılırken canlılığından, sıcaklığından uzaklaştırılmış hayatlar… ve çekmecemdeki zavallı nesne kırıntıları…”

 

Anlatıcı artık yapmış olduğu bu maketi bir çocuk gibi en yakınlarından bile saklar. Arada çekmecesini açıp bakar. Yanık kibritlerin arasına gerdiği takvim yapraklarından yükselen çığlığı dinler. Bu onun çığlığıdır. Yöneticinin bir zamanlar stüdyosunun duvarındaki, en sevdiği seslerin saklandığı koyu kahve büyücek yanık, anlatıcının çekmecesine düşmüştür.

Seslerin kendi ölümünü yaşadığı ve saklanacak yerlerinin olmadığını söyleyen adamın anlattıkları kendi sesinin başına da gelmiştir. Bu sebepten anlatıcı, çekmecesinde duran bu maketten çığlıklar duyar. Artık o çığlıklar arkası alınmaz bir düşünceye dönüşür. “neye bekçilik ettim… seslerimi ne yaptım…”

İnsan öykünün sonunda üzerine kaç sesin sindiğini merak ediyor. Hayatımızdan geçen onlarca kimsenin görüntüsü dahi kayboldu. Bize ulaşan sesi ise kulağımıza, tenimize, yüreğimize değip kendine bir yuva buldu. Bu canlılık hayatımıza değmiş her sesin, içimizde uykusunu sürdürdüğünü düşündürüyor. Belki de insan bu sesleri farkında olmadan çıkarıp bir beste gibi bu sefer söyleyeni kendi olarak başkasına aktarıyor. Değişiyor sesler yeniden ve yeniden.

 

DURUEL, Nursel, Yazılı Kaya, Can Yayınları, Aralık 2012

HENDY, David, Gürültü: Sesin Beşeri Tarihi, Kolektif Kitap, İstanbul, Nisan 2014