Faruk Duman’ın son romanı Sus Barbatus! Hep Kitap etiketiyle okurlarına kavuştu. Kitabı ilgi çekici ismi, albenili bir çizimle süslenmiş kapağı ve en önemlisi Duman’ın kaleminden çıkmış olmasından dolayı raflara düşer düşmez alıp masama koydum, gelin görün ki kitabın hacmi (tastamam 560 sayfa oluşu) onu azıcık bekletmeme sebep olsa da sonrasında bunun yersiz olduğuna kanaat getirdim, zira kitap okurunu hiç yormuyor. Yirmi birinci yüzyılın bana armağanı olarak kabul ettiğim, azalan konsantrasyon süreme rağmen hâlâ Dostoyevski tadında ve hacminde bir romanı kolaylıkla okuyabilmiş olmam kesinlikle yazarın mahir bir kalem olmasından kaynaklanıyordu.

Kitabı okumaya başladığım anda fark ettiğim birincil öğe, yazarın doğayla olan ilişkisinin ne kadar kuvvetli olduğu ve doğayı tekrara düşmeden nasıl bu kadar güzel anlatabildiği oldu. Aşağı yukarı sekseninci sayfada durup kendime şu soruyu sordum “fark ettin mi yazar romanın başından beri hâlâ soğuğu anlatıyor?” Sonra geriye dönüp sayfaları karıştırmaya başladım. Doğaya, ormana ve soğuğa dair yüzlerce tasvir kullanılmıştı ve hiçbiri bir diğerine benzemiyordu. Kenan ve hamile eşi Zeynep’in hikâyesiyle başlayan roman, daha sonra bir çiçek gibi açıldı saçıldı ve Atalay, Aysel, Mustafa Öğretmen, Gülşen, Doktor Servet gibi diğer karakterler hikâyenin diğer katmanlarını oluşturmak üzere sahneye çıktı. İnsanın doğa karşısındaki acizliği, kendini ona karşı nerede ve nasıl konumlandırdığı, onunla savaşı romanın ana temalarından biriydi. Soğuk, kış, kar ve buz öyle güzel tasvir edilmişti ki – eminim Duman bu yorumu daha öncede duymuştur- okurken üşüdük, donduk, buz kestik, şallara sarındık, battaniyeler örtündük. Çetin kış koşulları, gittikçe hiddetlenen fırtınaya, bir de gebe kadının açlığı ve doğanın koşullarına karşı verdiği mücadele eklenince; romanın bize sonu iyi ya da kötü bitecek bir kış masalı yazdırdığını anlamak zor değildi.

Gelelim romanın diğer meselesine… Nasıl Tolstoy’un Anna Karenina’sını  okurken sadece Anna’nın hikâyesine değil aynı zamanda toplumun politik ve sosyolojik yapısını daha iyi kavrayabilmek için Levin’in anlatısına da önem veriyorsak, burada da atlanmaması gereken bir detay var, o da romanın 1979’da geçiyor olması. Hikâyenin 1980 darbesinin hemen öncesinde varoluşu onu salt politik bir roman haline dönüştürmese de o dönemin devrimci gençlerinin ruhunu çok iyi yansıttığı aşikâr. Ormanda gizlenen devrimci gençler de tıpkı gebe karısına aş sağlamak için domuz vurup onu satmaya karar veren Kenan gibi zorlu kış şartlarıyla mücadele ediyorlar. Mücadeleleri ise sadece kışla değil! Aralarından Faruk ise romanın vurulmuş ve ele geçirilmiş sessiz karakteri. Burada parantez açıp şunu eklemek isterim, yazarlar kendi isimlerini romanlarında kullandıklarında sanki bir üst kurmaca yaratmışçasına hoş bir anlatıya bürünüyor roman. Faruk’un direncini, yarasıyla olan mücadelesini de heyecanla takip ediyor okur.

Kenan’ın vurduğu Sus Barbatus türü domuz da romanın ana karakterlerinden biri . Sus Barbatus öldükten sonra ruhu Aysel’in içine giriyor, bedeni ise karla kaplı çukurdan kurtarılmayı bekliyor. Zaten neredeyse yüz kilo ağırlığındaki bu hayvan, öldükten sonra (bir de buz kesince) iyice ağırlaşıyor ve yerinden kaldırılamayan bir heykele dönüşüyor. Yazar Sus Barbatus’u tasvir ederken özellikle “heykel” kelimesini kullanınca aklıma ister istemez Sovyet Rusya’sının o meşhur heykelleri geldi. Sonra biraz daha çağrışımla ilerleyince George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanında “Old Major” isimli domuzun hikâyenin en başında vurulmasını, kafasının ise bir süre barınağın girişinde sergilenmesini hatırladım. Diğer domuzların barınağa her girişinde kafalarını kaldırıp, saygı gösterisinde bulundukları bu domuz aslında Marx’ın düşüncelerini, Lenin’in ise bedenini temsil ediyordu. Sus Barbatus’un da böyle alegorik bir okumaya müsait olduğunu düşündüm. Aysel’in içine giren Sus Barbatus ruhu acaba Marx’ın ideolojisi ve onun ruhu muydu? Acaba Duman, Komünist Manifesto’ya “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor, komünizm hayaleti,” diye başlayan Marx’a bir gönderme mi yapıyordu domuzun hayaletini göğe uçururken?

Yine benzer bir alegorik okumayla devam edersek Zeynep’in bebeğinin bir kurt tarafından parçalanması “doğması engellenen ve fikirleri doğamadan yok edilmiş” yeni nesil miydi? Zeynep’in hamileliğe dair bir şey bilmiyor oluşu, kadın bedenine karşı sergilediği cehaleti (karnından her an bebek çıkacakmış sanması, karnını ateşe tutup bebeği ısıtması) yeni bir nesli doğurmaya ve üretmeye yeterli bilincinin olmadığını da gösteriyor olabilir. Domuzun ruhu ortalıkta gezinmeye başladığında, Aysel’in içine girdiğinde romanın türü de sarsılmıyor. Gerçekçi başlayan roman birden fantastiğe dönmüyor, aksine alegorik okumaya açık katmanlı bir romana dönüşüyor. Büyülü Gerçeklik tanımını da pek sevdiğimiz için, bazı okurlar bu klasmanda da değerlendirebilir.

Faruk Duman romanı yayımlandıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirdiği söyleşide romanı hakkında konuşurken şunları söylemiş, ben de henüz kitabı okumadığım için söylediklerini hızlıca defterime not almıştım:

“Edebiyat, yapamadığımız yolculukları yapmak, duyumsayamadığımızı duyumsamaktır.”

Romanını okuduktan sonra zihnimde daha da anlam bulan bu cümle aslında yazdığı romanın da özeti maiyetindeydi. Hangimiz Karadeniz’in zorlu kış koşullarını biliyoruz, hangimiz ormanın soğuğunu, karanlığını, gezinen kurtların, kartalların, farelerin, avcıların hikâyesini biliyoruz? Hangimiz canları pahasına ideolojilerini savunan o gençlerin anılarını dinledik?

Faruk Duman’a, ona bu romanı yazdıran memleketine, memleketinin onulmaz soğuğuna, ona bu mahsur kalma hikâyesini yazdıran ormana ve bir gün bir köylüden dinlediği hikâyeyi böylesi güzelce vâr eden kalemine teşekkürlerimle…

 

Faruk Duman, Sus Barbatus!, Hep Kitap, Kasım 2018.

Paylaş
Önceki İçerikTevfik Fikret’in Sis Şiirindeki İmgelerin İncelenmesi
Sonraki İçerikVicdanın Kalemi Ya Da Ölümün Fotoğrafı
İrem Uzunhasanoğlu
1983 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Filolojisi okudu, Cambridge Universitesi’nde Uluslararası Öğretmenlik eğitimi aldı, daha sonra da New York Üniversitesi’nde Yüksek Lisans’ını tamamladı. İlk romanı Gitme, Gül Yanakların Solar’da (2015) Türkiye Yunanistan nüfus mübadelesini ve göçü anlattı. Yaratıcı yazıyı ve eleştirel düşünceyi destekleyen "365, Her Güne Bir Yazı" (2016) isimli bir kitap hazırladı. Spencer Holst’un öykülerini "Büyücünün Kızı" isimli çeviri kitabıyla dilimize kazandırdı. En son kitabı "Ufkun Öte Yanı" İthaki Yayınevi’nden çıktı. İstanbul’da yaşayan yazar roman yazmanın yanı sıra İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Doktorasına devam etmektedir.