İSTANBUL’UN ÖLÜMÜ YA DA BİZ

I

İstanbul, sadece, her sabah onun içinde uyanan, ondan dertlenmemize rağmen bir taraftan da onu yazıp çizmekten geri duramayan biz İstanbulluları değil, bütün tarih boyunca bütün büyük toplulukları ilgilendirmiştir. Katerina, en büyük özlemi İstanbul’un içinde dolaşmak olan bu hanım Kırım’a kadar gelebilmiş ve bir gece kapandığı odasında yetenekten yoksun da olsa yarım kalan şu cümleleri defterine geçirmiştir:

Bir sultanın sarayında, işlemeli yastıklar üzerinde 

Parmaklıklarla çevrili bir altın köşkte…

 

Sadece İmparatorluğun en görkemli döneminde değil, yavaş yavaş çürümeye, dağılmaya başlayan zamanlarında bile zengin ve kültürlü Frenkleri İstanbul’a hayran bırakan neydi? “Tanpınar’ın Batı’nın aletleri ile yarım asır aradığı kendine has üslubu desek” hiç de yanılmış sayılmayız.

Batı’yı bize bağlayan, Tanpınar’ın yarım asır aradığı ve bugün İstanbul sokaklarında dolaşırken yokluğundan dolayı kendimi yalnız ve çıplak hissettiğim bu üslubu ve onu kaybedişimizi bir İstanbul seyyahı demeyi sevdiğim Fransız şair Nerval’in ağzından dinleyelim:

“İçine girdiğim ev, zarif ve hoş görünüşlü olmasına rağmen bir Türk evinin içi konusunda oluşturulan fikre uygun düşmüyordu. Zaman geçip gitmişti ve eski Doğu’nun dillere destan hareketsizliği, uygarlığın itişiyle tedirginleşmişti. Osmanlıya fes giydiren ve onu boğazına kadar ilikli bir redingot içine hapseden Tanzimat, konutlarda da modern zevkin süslemelerde hoşlandığı ılımlılığı getirmişti. Dallı budaklı arabeskler de, arı peteği şeklindeki tavanlar da, dantelalı bezekler de, sedir ağacından tavan tekneleri de yoktu artık; onların yerini sade boyalı, cilalı, dümdüz duvarlar, tahta panoların çevresindeki birkaç basmakalıp resim, içinden sarmal bezekler ve dallar çıkan birkaç çiçeklik  almıştı. Bütün bunlar, masal dünyasından kaynaklanan coşkun Doğu zevkini ancak uzaktan uzağa hatırlatan bir üsluptaydı ya da üslupsuzluktaydı.”

İşte size Nerval’in dikkatinin gördüğü masalın, üslubun ve Doğu’nun ölümü.

 

NERVAL’İN ÇOCUKLARI

II

Nerval çıktığı uzun doğu yolculuğunda Beyrut’tan İstanbul’a geldiğinde “nihayet Avrupa toprağına ayak bastım” diye yazar, ünlü ve eğlenceli “Doğu’da Seyahat” adlı kitabına.

Kim bilir, 20. asrın en büyük Türk romancısı Ahmet Hamdi Tanpınar ile 20. asrın en büyük şairi kabul edilen Yahya Kemal, Nerval’in bu cümlesinden -ve daha birçok cümlesinden tabii- Avrupa tarafından devamlı aşağılandığımız ve İstanbul’un en fakir düştüğü bu dönemde, ne denli mutlu olmuşlardır. (Burada, yine İstanbul’a gelen seyyahlardan Fransız romancı Andre Gide’in İstanbul’u bir hayli aşağılamasını ve bunun dönemin basını tarafından İstanbul halkından bir sır gibi saklanmasını da hatırlayalım.)

Yahya Kemal ile öğrencisi Ahmed Hamdi, bu Batılı seyyahların kitaplarından sadece milli bir gurur duymadılar, hoca talebe İstanbul’un arka sokaklarını dolaşırlarken Nerval, Gautier ve Edmondo de Amicis’in İstanbul anlatımlarından bir şehre bakmayı öğrenip, yeni bir İstanbul imgesi devşirmeyi de becerdiler.

 

BATILI GÖZLER ALTINDA BİRKAÇ HİKAYE

III

Nerval, İstanbul’da Galata Köprüsü’nü geçip Balık Pazarı’na geldiğinde yerde boylu boyunca uzanmış, kafası vurulup ayaklarının arasına konmuş yeşil ceketi bir adam görür. İstanbul’a geldiğinin ilk günüdür. Cesede şaşkın gözlerle bakan Nerval’e yanındaki bir Türk, Nerval’in Frenk olduğunu anlayarak “ Şapkalı kafalar da kesiliyor olmalı” der.

Aynı gün girdiği bir Ermeni kahvesinde başı vurulanın Ermeni olduğunu ve neden öldürüldüğünü öğrenir: Ermeni adam bir Türk kızı ile cinsel yakınlaşma yaşamış ve bunun üzerine ondan dini ile hayatı arasında bir tercihte bulunması istenmiş. Adam da dinini değiştirerek Müslüman olmuş. Fakat bir süre sonra yaptığından sıkıntı duyup yeniden Hristiyanlığa dönerek İstanbul’dan kaçmış. Aradan birkaç yıl geçince olayın unutulduğunu düşünerek özlediği İstanbul’a geri dönmüş. Onu tanıyanlar da saraya ihbar etmiş.

Beni bu hikayeden daha çok aşağıda aktardığım Nerval zekiliği etkiledi:

“ Sultan’ı gördüm. Solgun ve seçkin yüzünde bir hüznün izleri vardı. Kendisini selamlamak için hiç düşünmeden şapkamı çıkardım; aslında bu bir yabancı kibarlığıydı, yoksa, Balık Pazarı’nın Ermenisi gibi bir muameleye maruz kalacağım korkusu değil kuşkusuz.”

 

Bu ince mizaha rağmen Nerval’i, başı vurulan Ermeni bir hayli düşündürür ve sultanın böyle bir karar almasını aklına sığdıramaz. Çünkü sultan, Nerval’e iyi yürekli bir adam izlenimi vermiştir. (Nerval, sultanla göz göze geldiğini ısrarla savunur.) “Tanığı olmak bahtsızlığına uğradığım bu hikâye Türkiye’nin ilericiliği konusunda beni şüpheye düşürmedi” diyen Nerval, sultanın iyiliği ile Ermeni’nin acı hikâyesi arasında oluşan paradoksa şöyle bir çözüm sunar:

“Doğu’da, yasa, hem sivil hem de dinidir; Kur’an ve mevzuat özdeştir. Türk adaleti, aşağı sınıfların halen çok zorlu olan bağnazlığını hesaba katmak zorundadır.”

 

IV

Nerval dinlenmek için Galata sırtlarında bir kahveye yerleşir ve daha sonra Rus olduğunu ve bir zamanlar Katerina’nın hizmetinde de bulunduğunu öğreneceği yaşlıca bir adam iki masa ötesinde gazete okumaktadır. O dönemde İstanbul’da yayımlanan bütün ecnebi gazetelerini de önüne yığmıştır. Gazetelere göz atmak isteyen Nerval’e ilk önce nezaket göstermez, fakat sonra onu İstanbul eğlencesine davet ederek -Nerval İstanbul’a Ramazan’da gelmiştir- geçmişin izini süreceğimiz muhteşem hikâyesini anlatır.

İmparatoriçe Katerina’nın hizmetkarlığını yapmış olan bu adam, tıpkı İmparatoriçe gibi Konstantinopolis’i görme arzusuna yakalanmış ve bir gün, henüz çok genç bir yaşta, cebinde de pek az bir parayla yurdunu terk ederek İstanbul’a gelmiş. Ailesi bu durumdan bir hayli rahatsız olup, oğullarının İstanbul macerası uzamasın diye geçimini sağlayacak parayı göndermeyince adam bir kuyumcunun yanında çalışmaya başlamış. Bir gün arkalarında saray uşakları birçok kadın ticaret haneye gelmiş. Sadece hayal gücü için çekici olabilecek hanımlardan -çünkü gözleri hariç her yerleri kapalıdır- ötekileri yönetiyormuş gibi görüneni önüne bazı takılar konulmasını ister. Seçtiği takının üzerinde çalışılması gerektiği söylenince hanım da takı hazırlandığında Beşiktaş’taki saraya getirilmesini ister. (Beşiktaş’ta böyle bir saray bugün yoktur. Dolmabahçe’ye yer açmak için bahsi olunan bu sarayın yıkıldığı bilinmektedir.) Kadının gözlerinde yeterli bir enerji hissettiğini ve kendisinin de o zamanlar gayet yakışıklı olduğunu Nerval’e hikâye arasında söyleyen kahramanımız, saraya sadece takıyı teslim için değil, günümüzün söylemi ile bir flört düşüncesi ile de gider. Tahmin ettiği gibi olur. Kadın kahramanımızı ilgiyle karşılar, yemek hazırlatır ve ona çalgılı bir eğlence tertip ettirir. Çalgı başladığında ve kahramanımız kadının elini tutmak için bir cesaret hamlesinde bulunduğunda sarayda gürültüler duyulur, çalgı susar. Kölelerden bazıları “Yeniçeriler, Yeniçeriler!” diye haykırmaya başlar. Bunun üzerine iki cambazla kahramanımızı basık tavanlı bir odaya çıkarırlar. Karanlık odada bir süre beklerler ve prensesle hizmetçileri gelir. Her şeyin mahvolduğunu bildirip, “sizi aşağı indirmemiz gerekiyor” diyerek, odadaki döşeme kapısını açarlar. İki cambazla kahramanımız merdiven basamağı beklerken kendilerini boğazın sularında bulurlar. Meğer döşeme kapısı saray kadınlarının yüzmek istediklerinde kullandığı suya açılan bir kapıymış. Suya düşen kahramanımızın bize aktardığı bilgiye göre döşeme tavanı ile boğazın suları arasındaki boşluk sadece dört parmakmış ve daha da vahim olanı, saray kadınları yüzerek kaçmasınlar diye etraf sedir parmaklıklarla örülmüştür. Kahramanımız bu hikâyeyi bize anlatabildiğine göre buradan kurtulacaktır, şöyle: Sedirlerden birinin çürük olduğunu fark ettim. Onu devirmeyi başararak dışarı çıktım.

Bu anlatıyı bu denli ayrıntılı almamın nedeni son derece güzel olmasının yanı sıra, seyyahlara ne kadar güvenebileceğimizle de ilgili. Nerval’e biri anlatmış, Nerval de bize anlatıyor ve Nerval’in kendisinin de bir şair / hayalci olduğunu (hem de en iyisinden) hesaba katınca “düşünceli okur” için iş biraz çıkmaza giriyor.

Çünkü anlatının Monto Kristo’nun bir kase ile tünel kazıp, hapisten kaçması kadar romantik tarafları var. (Anlatıcıya bir süre sonra kahraman demeye başlamamın bilinç altımda yatan nedeni de bu olabilir.)

Hikâyeye inanmamı güçleştiren, onu romantik anlatılara benzetmemin birkaç nedenine değinmeliyim:

  1. Nerval’in kahvede bir adamla tanışması ve oradan saraya kadar girilmesi. (İtiraf etmeliyim Nerval’in anlattığı Beşiktaş’taki saray Arap sarayı kokuyordu ve Nerval İstanbul’a Beyrut’tan gelmişti.)
  2. Bir ecnebinin tesadüfen saraya girmesi ve Nerval’le de birinci maddede söylediğim gibi tesadüfen karşılaşması.
  3. Çürük bir sedirin olması ve oradan bu şans sayesinde kurtulması.

Daniel Defoe’nun “Robinson Crusoe gerçektir, gerçekten yaşandı” deyip bunda yıllarca ısrar etmesi ya da muhteşem bir anlatı olan “Candide” için Voltaire’in “hayır ben yazmadım, başka bir dilden çevirdim” demesi gibi bir roman özeti de Nerval bize yazmış olamaz mı, ne dersiniz?   

 

 

Paylaş
Önceki İçerikDünya Öykü Günü Bildirisi
Sonraki İçerikSöylenenlerden söylenmeyenlerin sezildiği bir roman: Dönüş
Avatar
1983’te Rize’de dünyaya geldi. Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 2010’da mezun olduktan sonra öğretmenliğe başladı. Üzerinde çalışmakta olduğu bir roman taslağı, henüz yayınlanmamış hikâyeleri ve çok sayıda düşünce/inceleme yazıları bulunmaktadır.