Fotoğraf: Muhsin Akgün

 

Cemil Kavukçu, Angelacoma’nın duvarlarına tırmanan, tek derdi odun sobasıyla ısınan loş bir odada mindere yüzükoyun uzanıp çizgi roman okumak olan bir çocuk. Gün dönümünde odasının penceresinden görünen Uludağ’ın ardına bakan bir çift göz, gördüğünü oto sansür uygulamadan kâğıda döken bir çift el ve kendi yatağını çizen bir öykücüdür.

Günümüz öykücülüğünün en üretken ve özgün isimlerinden olan Cemil Kavukçu’nun öz yaşam öyküsüne eğildiğimiz zaman bambaşka bir hikâye çıkıyor karşımıza. Bugüne dek yazdığı tüm öykülerinden tanıdık gelen ama bir o kadar da ardını merak ettiğimiz bir öykü. Ne vakit yeni bir öykü üretmek istese kendini alıp götürdüğü odun sobasının başına biz de bağdaş kurup başlıyoruz okumaya bu asıl öyküyü.

Önce, doyasıya çizgi roman okumak için yaz tatilini bekleyen bir çocuk çıkıyor karşımıza. Hafta sonlarını art arda dört film veren ilçe sinemasında geçiren, kurulan panayırda ikinci el çizgi roman tezgâhlarını arşınlayan, üzerine bahse girilen sokak oyunlarına genelde seyirci kalan, arka bahçedeki ahırda kendi sinemasını kurup oynatan, gözlemleyen bir çocuk.

“Evimizin arka bahçesi okuduğum çizgi romanlara ve izlediğim filmlere göre kovboy kasabası, Kızılderili bölgesi, şövalyelerin çarpıştığı bir ortaçağ kalesi ya da korsanlara karşı kendimizi savunduğumuz engin bir deniz olurdu. Bütün oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Film gibi konulu oyunlar oynardık. Oyunların senaryoları o an oluşurdu. Yaşamımın en tasasız en mutlu günleriydi. Yıllar sonra Sait Faik’in “Bir Bahçe” öyküsünü okuduğumda, öykünün büyüsüne kapılmamın ve yazmaya başlamamın çocukluğumun geçtiği bu bahçeyle ilintili olduğunu düşündüm.”

Kalabalık bir ailenin hassasiyet taşıyan ilk evladıdır. Üzerine titreyen bir anne, dönemin gelenek anlayışını yansıtan bir baba ve o dönemki ülkenin örneklemi olan bir kasaba… İlk ve ortaokulu yaşamın arka sıralarında geçirdikten sonra terfi ettiği lise sıralarında şekillenir yarınları. Parasız yatılı Ziraat Okulu’nu kazanamaması sonucu İstanbul’da Pertevniyal Lisesi ile almaya başladığı viraj, onu şu anki yaşamının eşiğine iter.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Pertevniyal’de bitirdiği ilk senenin sonunda geçirdiği rahatsızlık yüzünden İnegöl’e dönmek zorunda kalır. Birkaç hafta süreceğini sandığı tedavisi neredeyse bir yıla ulaşır. Bu; okuldan, dış dünyadan uzak, evin içinde yarı hasta ve kendine dönük bir sene, Cemil Kavukçu için ileriki günlerinin beslenme sürecidir. Kütüphaneden başucuna akan romanlar edebiyat ile; bunaldığı evin üst katında biraz daha katlanılır kılmak için başladığı yağlıboya çalışmaları ise içindeki ressam ile tanışmasına vesile olur.

“Yeni yeni keşfettiğimi ya da tanıdığımı sandığım Cemil’i yitirdiğim, gördüklerimin, inandıklarımın korktuklarımın başka bir açıdan bakıldığında değiştiklerini fark ettiğim bir dönem başlamıştı.”

Bu dönem onu, işleyeceği öykü karakterleriyle, ektikçe biçilecek dostluklarıyla, ummanına daldığı edebiyatla, müzikle, resimle ve hep karşı kaldırımdan geçişlerini izlediği kadın dünyasıyla tanıştırır. Belki de bu yüzdendir öykülerinde kadın karakterlere bu kadar az yer vermesi, onun deyimiyle “daha iyi bildiği erkek dünyası”nı anlatmaya çalışması.

“Gittiğimiz evde yaşıtım bir kız çocuğu varmış. Bizi yere karşılıklı oturtmuşlar. Oynuyormuşuz herhalde ya da kendimizce bir iletişim kurmuşuz. Ama ne olmuşsa olmuş, o kız çocuğu bana bir tokat atmış. Bunun üzerine ayağa kalkmış ve ağlayarak anneme doğru yürümüşüm. Sonra da yürüdüğümün farkına varmış, tokatı da kızı da unutup çılgınlar gibi dolaşmışım o odada. İlk adımını karşı cinsten yediği tokatla atan biri büyüdüğünde yazar olursa, öykülerinde onlara yer vermemesi anlaşılır bir şey.”

Istıraplı geçen ve altı yılı dolduran lise dönemi, kasaba halkı tarafından haytalık olarak nitelendirilen o yıllar, Cemil Kavukçu’nun şu anki öykücülüğünün altını dolduran temeldir. Kavaklaraltı’nda Cem Karaca, Erkin Koray eşliğinde içilen çaylar, bir harabenin alt katına kurulan resim atölyesi, çıkılan uzun bisiklet turları, imece usulü alınıp okunan Sait Faik, Orhan Kemal, Ahmed Arif kitapları üzerine yapılan söyleşiler, doğaya karışılan kamp günleri aslında bir grup gencin, babaları gibi sıkışıp kalmaktan korktukları kasabaya karşı direnme biçimleridir.

“Angelacoma’nın çocuklarıyız, demiştim Cemil’e, Salibey’e…  Angelacoma bize yardım elini uzatmıyor, çıkıp gitmemizi de istemiyor, içinde kalmamız için duvarlar örüyordu. Kendi çocuklarının kanı ile beslenen bir canavardı o. Kurulduğundan bu yana kaç genci yok etmişti acaba?”

Cemil Kavukçu’nun öykü karakterlerini besleyen erkek modeli en çok da bu döneme denk düşer. “Çok istediğim halde yeterince tanıyamadığım biri” diye tanımladığı babası ile kuramadığı iletişim yıllar sonra işleyeceği erkek dünyasının hezeyanlarının tohumudur; çıkış yolları kapanmış, mutsuz, kaybetmiş ama bunun altında ezilmemiş erkekler.

“Biçimsel olarak da kendimi bu yaşama hazırlıyordum; daha önce öyle bir alışkanlığım olmadığı halde babam gibi köylü kasketi kullanmaya başlamıştım. Soğuk günlerde ağzımı, burnumu boyun atkısı ile sarıyor, yün eldiven kullanıyordum. Gittikçe babama benziyordum. Bafra sigarası içiyordum ve sigaramı, avucumda çaktığım kibrit ile yakıyordum.”

Umutsuzluğa düştüğü zamanlarda evin talaş kokulu üst katındaki yağlıboya tablolarına sığınır Cemil Kavukçu. İnegöl onun Paris’i, o ise her sanatçı gibi kıymeti çok geç anlaşılacak bir ressamdır.

“Benim elimde resim yapmak gibi bir matkap vardı. Duvarın en zayıf noktasını bulduğumda delip oradan çıkabilirdim.”

Ama yaşamı resme ömür adayacak kadar cömert değildir. Önünde onu bekleyen bir üniversite sınavı vardır. Bu sınav kasabadan kurtulmasını sağlayacak bir bilettir. Şans o ki üniversite sınavında İrfan’ın arkasına oturur. İlçede en yüksek puanı İrfan alır. İnegöl Lisesi’nin birincisi İrfan olur, tabii ikincisi de Cemil.

“Yirmi yaşındaydım ve yaşamımı etkileyen ya da etkileyecek olan üç dönemeçten geçmiştim; parasız yatılı ziraat okulu sınavını kazanamamış, Pertevniyal Lisesi’nin ikinci sınıfından hastalık nedeniyle ayrılmak zorunda kalmış ve son hakkımı kullandığım üniversite giriş sınavlarında hak etmediğim bir puan almıştım.”

Son dönemeci de hemen o yaz yaşar. Arkadaşı Ali’nin vasıtası ile tanıştığı İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir hocaya gösterir resim yeteneğini. Gördükleri karşısında yetenek sınavını geçebileceğini söyler hoca ama ailesinin sağlayamayacağı imkânları öngörmesi ve aldığı puanı duyması tek bir cümlede tokat olur Cemil’e; “Yazık etme!”

“Dönüş yolunda, kendisinden hiçbir şey beklemeyen sevgilisini terk etmiş bencil biriydim. İhanet etmiştim. Adımlarımın beni asla mutlu etmeyeceği başka bir yaşama doğru olduğunu biliyordum.”

Bu son dönemeçle kasabasının taşlı yolundan ayrılır Cemil. Tercihleri sonucu İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü’ne yerleşir. Ve sahip olduğu son bileti yakmamak için direnir. Resimden uzak, sinemayla, edebiyatla artık felsefe ve siyasetle de iç içe, yalnız, taşralı bir öğrencilik hayatı sürdürür. Üçüncü sınıfta eşi Meral ile tanışır, mezun olduktan sonra evlenirler. Jeofizik mühendisi olarak MTA’da kadro bulur ve Ankara’ya yerleşirler. Göçebelik iç dünyası ile örtüşen bir yaşam şeklidir. Çünkü hayata katılmaktan çok hayatı gözlemlemeyi sever. Ve belki de bu göçebe ruhundan ötürü hem arazide hem de denizde bir iş yaşamı sürer ve MTA’da karşılar emekliliğini.

“Ben bunu, görücü usulü evlenmeye benzetiyorum. Zamanla severim, alışırız birbirimize türünden bir ilişki oldu aramızda jeofizikle. Edebiyatıma, kurguma ciddi katkıları olduğunu düşünüyorum. Örneğin, mimarlar sanatçıdırlar; tasarım yaparlar, kurgularlar… Ben de yerin üstünde aldığım ölçülerden yerin altındaki yapıyı çıkarmaya çalışıyorum, bir kurgu yapıyorum.”

Ankara’daki günleri, okurluğuna yazarlığını ilmiklediği günlerdir. O güne kadar hep roman okumuş gizli bir yazar olarak birden çok roman bitirmiş ama arkadaşı Cemil’den başkasına okutmamıştır.

“Sonra bir gün bana: ‘Ya, sen öykü yazsana,’  dedi. Aslında buna biraz bozuldum. Romanlarımı beğenmediğini düşünmüştüm. ‘Peki, niye?’ dedim. ‘Sen öyküye daha yakın duruyorsun,’ dedi. ‘İyi de ben öykünün nasıl yazıldığını bilmiyorum ki. Üstelik ben öykü okumayı seven biri değilim hep roman okuyorum.’ dedim. ‘Romandan biraz daha kısa tutarsan öykü olur.’ dedi. Pazar Güneşi öyküsünü bu öneriden sonra yazdım.”

Ve ardı sıra öyküler yazar Cemil. Ama bu öyküleri ne yapacağını bilemez. Bir gün Cumhuriyet gazetesinde gördüğü bir ilan üzerine Pazar Güneşi’ni Sesimiz dergisine gönderir. Öykü yayımlanır ve olumlu eleştiriler alır. Ancak Sesimiz bir sayı sonra dağılır. Cumhuriyet gazetesinde başka bir ilan daha görür, Selo’nun Kuşları öyküsünü Yaba dergisinin özel sayısına gönderir. Öykü yayınlanır. Ardından Yaba’nın kitap bastığını öğrenir ve elindeki öykü dosyasını yayınevine postalar. Yayınevi kitabı basmayı kabul eder.

“Kitap çıkmıştı, benim ilk ürünüm. Ankara’da Zafer Çarşısı kitapevlerinin yoğunlaştığı bir yer. Benim en büyük keyfim Zafer Çarşısı’nda kitapçıları gezmekti. Hemen oraya koştum. Vitrinlerde göremedim. Ben onu düşlemiştim, vitrinlerde kitabım olacaktı. En sonunda birinde, rafta gördüm. Hemen çekip aldım, adıma, kapak resmine uzun uzun baktım, sayfalarını çevirdim. Kitabımla beklediğim görkemli buluşma olmadıysa da sonuca razı oldum.”

Asıl sıkıntılı süreç bundan sonra başlar. Kitap basılmıştır ancak yayınevinin dağıtım imkânı sınırlıdır. Cemil, kitaplarının bir kısmını elden satar. Tabii ki, basım için harcadığı parayı karşılayamaz. Ancak küçük de olsa bir okur kitlesine ulaşır. Kitabıyla ilgili yayınlanan yazılar onu yazma konusunda yüreklendirir. Yolculuk başlamıştır. İkinci öykü dosyası Patika’yı oluşturmaktadır. Bu arada en büyük emeli Varlık’ta ya da Yazko’da bir öyküsünü yayınlatmak, edebiyatın taşrası kabul edilen Ankara’dan sıyrılıp İstanbul’a ulaşmaktır. Ne yazık ki öyküleri sürekli geri döner. Aynı dönemde Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nün ilanını görür, Patika dosyasını gönderir. Çok geçmeden güzel haberi Varlık’ın Ağustos 1987 tarihli 959. sayısının iç kapağında görür: “Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü Cemil Kavukçu’nun”.

“Gazetelerde minik de olsa haberler çıktı; Hürriyet’te, Milliyet’te… Sonra benden bir röportaj istediler Varlık dergisi için. Onu yaptım. Kitaptan bir öykü koydular. Evet ya, yıllar sonra benim Varlık’ta bir öyküm çıktı.”

Kitap, 1987’nin Kasım’ında Varlık yayınlarından çıkar. Önce İstanbul’a dağıtılır ardından Ankara’ya gelir. Artık kitabı vitrinlerdedir. Edebiyatın taşrasından biraz sıyrılmış İstanbul’a, ben de buradayım, demiştir. Patika’dan üç yıl sonra ise Temmuz Suçlu dosyası ile yeniden çalar Varlık’ın kapısını ama öykü kitaplarının pek satmadığı gerekçesi ile geri çevrilir. Artık Varlık’ın kapısı tamamen yüzüne kapanmıştır. Ve dışına çıktığını sandığı taşranın, Ankara’nın, içinde bulur tekrar kendini. Ancak bu kez yalnız değildir.

“Kitaplarımızı yayınlatamıyorduk, İstanbul dergileri öykülerimizi basmıyordu. Ankara’da bir grup öykücü dergi çıkarmaya karar verdik. Hasan Ali Toptaş, Özcan Karabulut, İzzet Kılıçlı, Tamer K. Bilgin, Şükran Kozalı bir araya gelip bu işi nasıl kotaracağımızı, nasıl bir dergi çıkaracağımızı konuştuk. Aylık bir dergi çıkaracak gücümüz yoktu. Her ay düzenli para katkısı koyarak ancak üç ayda bir yayınlanan bir dergi çıkarabildik. Yazıt’ın ilk sayısı Ocak 1988’de çıktı.”

Cemil Kavukçu, Temmuz Suçlu’da yaşadığı hüsrandan sonra edebiyattan uzaklaşır bir süre. Ancak bir biçimde yeniden yazmaya başlar ve öykücülüğümün omurgası dediği Uzak Noktalara Doğru dosyası ortaya çıkar. Bu dosyayı Can Yayınları’na gönderir. Can Yayınları dosyayı kabul eder ve makûs talihi değişir.

“1995 yılının ağustos sonu evde badana yapıyorum. Erkin Koray dinliyorum. Telefon çaldı. Müziği kıstım, gidip telefonu açtım. Merhaba, ben Erdal Öz, dedi. Buyurun, dedim. Cemil Kavukçu aramıza hoş geldin, dedi.”

Ve Can Yayınları tarafından 1996 yılında yarışmaya gönderilen Uzak Noktalara Doğru dosyası Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alır. Bu kesişmeden sonra Türk edebiyatı Cemil Kavukçu öykücülüğü ile tanışır. Bu serüvenin içine Cemil Kavukçu, onu aşkın öykü kitabı ve birden fazla roman sığdırır. Hala da üretmektedir. Ancak bu serüvende bir adım öne çıkması gereken birkaç ayrıntı daha mevcuttur.

Öykülerinde özel bir dil kullanır Cemil Kavukçu, çok zamanlı bir yapı kurar. Bunda sözcük ekonomisine gittiği kadar görüntü yaratma kaygısı da etkilidir. Ayrıntıları anlatmaz; göstermek ister. Yazacağı şeyi önce gözünde canlandırır, uygun sözcükleri arar, gerekli ayıklamaları yaptıktan sonra yazar.

“Zamanla oynamak, dille oynamak kadar çekici geliyor bana. Geniş zamanla şimdiki zamanı ve di’li geçmişi aynı potada eritmek , ‘ben’ anlatımından üçüncü tekil anlatıma geçmek, riskli olduğu kadar kışkırtıcı da.”

Öykülerini mekânlar ve kişiler aracılığı ile birbirine ular. İlk öyküsünden itibaren izlediği bu yol her öykü kitabında çizgisini biraz daha kalınlaştırarak ilerler. Yazar olarak derdi;  içini dökmek, bunu birileri ile paylaşmak ve kendisini anlayacak bir okur ile buluşmaktır. O yüzden hayatından kesitler serpiştirir öykülerine ancak bunu yaparken de seçicidir. Hayatından seçip öyküye dönüştürdüğü her ayrıntı, onda mutlaka kalıcı bir iz bırakmış, bir biçimde canını yakmıştır. En karamsar detayı aktarırken bile eğlenceli bir dil kullanır ancak okurun bir yerleri de sızlasın ister.

“Sanıyorum, dönüp dolaşıp kasabadaki yaşantılardan kesitler sunmam, benim ağrıyan yanımın hala orada olduğunu gösteriyor.”

Kahramanları çevresi ile uyumsuz tiplerdir; bir kenara itilmiş, bir biçimde düzenli yaşam kuramamış, son derece zeki ve düş dünyası zengin insanlardır. Ama yaşama dair tepkilerini de yüksek sesle dile getirmezler. Yaşanılan toplumun değişen yüzünü yansıtırlar.

“Ben, kaybeden insanlara karşı garip bir şekilde çekiliyorum. Bütün olumsuzluklara karşın ayakta duran, mızıklamayanlarla, kendi isteğiyle kaybetmeyi seçenler beni çok etkiliyor. Pasif de olsa yaşama bir başkaldırı var burada.”

Kurgu tekniğini geliştiren en önemli alan çocukluğundan bu yana sadık bir izleyicisi olduğu sinemadır. Öyküde yakaladığı sahiciliği de buraya bağlar. Nolya öyküsünün TRT’nin Öykülerde Yaşananlar dizisi kapsamında kısa filme çekilmesi ve de Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminin senaryosunu birlikte yazmaları belki de bu yüzdendir.

Evet, Cemil Kavukçu kendi yatağını bulmuş, Semih Gümüş’ün deyimi ile dokunduğu her şeyi öyküye dönüştüren, günümüz öykücülüğünde beşinci pencereyi aralamış bir öykücü. Düşünü sürdürmesi dileğiyle…

“Okul zamanı çizgi romanlar yasaktı. Ben de yaz tatilini hasretle beklerdim. Büyüyünce, bir işim, kendime ait bir evim olunca koltuğuma gömülüp geceleri çizgi roman okuyacaktım. Hatta çocuklarımla birlikte okuyacaktık. Belki de gerçekleştirebildiğim tek düşüm bu oldu.”

 

Yararlanılan Kaynaklar:

Kendi Yatağını Çizen Öyküler-Bir Cemil Kavukçu Portresi, Tülin Er, Everest Yayınları, 2004 Beşinci Pencere-Cemil Kavukçu Kitabı, Melike Koçak, Can Yayınları, 2008 Angelacoma’nın Duvarları-Otobiyografik Bir Anlatı, Cemil Kavukçu, Can Yayınları, 2008

Paylaş
Önceki İçerik“Öykü, şiirden büyük, romandan küçük değildir”
Sonraki İçerikİsveç-Türkiye Edebiyat Buluşması: Kadın Yazısı
Avatar
1990 yılında Muğla’nın Fethiye ilçesinde doğdu. Tavşanlı Anadolu Öğretmen Lisesi'nde okudu. Uludağ Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Hâlâ Doğa Koleji Ankara/Çukurambar Kampüsü’nde sınıf öğretmeni olarak görev yapmaya devam etmektedir. Öyküleri, denemeleri, eleştiri ve inceleme yazıları: Koza Düşünce, Yalnızlar Mektebi, Matruşka, Karahindiba, Hırkalı Edebiyat, Kültür Çetesi, Âlâ Edebiyat, Kaybolan Defterler ve Apartman Dergi gibi dergilerde yayımlandı. Koza Düşünce Dergisi’nin ve Kaybolan Defterler platformunun yayın kurulunda yer aldı.