Recep Yılmaz

31 Ekim 2018

 

Derler ki, önüne bakıp da neler olduğunu göremeyen insanın sözü asla dinlenmemeli! 

 

Günlerden bir gün gökyüzünü kararıp büyüyen, kabarıp bölünen, öbekleşerek kaynar suların fokurtusuyla gümbürdeyen korkunç karabulutlar sardı. Yeryüzü de birdenbire insanları kâbuslara sürükleyen derin, berbat, soğuk ve korkunç, zifiri karanlığına bürünüverdi. Durmaksızın şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, ortalığı saliseler süren kıvılcımlar aydınlatıyor, ardından her taraf ziftlenmişçesine kararıyordu. Sanılırdı ki, meydanlarda şekilden şekile giren renksiz, ışıltıları bazen yeşilin tonlarından geçerek hızlı bir değişimle kırmızıdan mora çalan, jel akışkanlığında, uzun sivri uçlu dişleriyle kemirgen ve kocaman ağızlarıyla yutucu, ejderhaya dönüşüp eriyen, yeniden başka ürkünç canavar şekilleri alan dev yaratıklar geziniyor; akbabalar leş kokan gagalarla durmaksızın inip kalkarken kanatlarının rüzgârından ortalığa rutubetli, paslı, iç bulandıran pis kokulu bir serinlik yayılıyordu. İnsanların korkuyla sinip kabuklarına çekilerek evlerinin kuytu köşelerine saklandıkları saatlerde, sanki aralarında gizlice anlaşmışlar gibi halkın hepsi birden, aynı anda şapkalarını önlerine koyup başlarını kaşıdılar. Sırma saçlı veya kel; saçı siyah, sarı, kır veya boyalı, kısa veya gür olan bütün kafalar hiçbir farklılık gözetilmeden ve bağışıklık olmadan kaşındı… Olacak şey değildi elbette, ama diyelim ki böyle olsa, hayatı masalsı bir gerçeklik alsa başka âlemlere götürse; lâkin öyle değildi… Ama durup dingin bir kafayla bakılınca gerçeğin tam da göbeğinde yaşananlar pek ürkünçtü. Sanki büyük bir patlama olmuş, aynı uzamda devinen insanların tinsel evrenleri birbirinden kopup uzaklaşarak apayrı algı benliklerinin kin ve nefretine doğru sürüklenip yabancılaşmıştı. Aslında bu gibi durumlarda herkesin şapkasını önüne koyup özeleştiri yapmasının çok ama çok yararlı olacağının ayırdında olan pek kimse yoktu; havadaki puslu karanlığın da, ortalıkta dolaşan şeffaf canavarların da… Bu ilkel körlükle olmalı, durumu önemseyip umursayandan çok, bildiğinden fazla konuşanlar, hatta her konuda ahkâm kesmeyi alışkanlığa dönüştürenler oldukça fazlaydı… Sanılırdı ki herkes iki ayağının üstünde birer kahraman! Abartı değil, ne yana ve nereye bakılırsa bakılsın, içi boş veya dolu hiç önemsenmeden, konuşmanın artık bir tutkuya dönüştüğü açıkça görülüyordu. Ardından kısa bir süre sonra bunu baskın sesi, inatçı tavrı ile iyi becerip sivrilenler için handiyse pek geçerli olan bir mesleğe dönüşüyordu. O günlerde toplumun büyük çoğunluğu ufacık dünyasının dar alanında hayata tutunma, bir bakıma da kocaman bir serçe sürüsünün içinde cıvıldaşıp bir gıdım yemle var olma çabası gösteriyor, inançlarının beslediği ruhsal büyülenişlerine sığınıyor, huşu içindeki gönüllerinin nefesiyle üfleyip yukarı aşamalara yücelttikleri insanların gerçekleştirdikleri uygulamaları hayranlık, tevekkül, minnet ve karın tokluğundan ibaret bir gönençle izliyorlardı. Bazıları küçük çıkarlarının peşinde kul köle olup koşmaktayken ufacık bir azınlık da, dünyanın anasını bir pula satıp değişik metotlarla yarattıkları ve sahip oldukları anamallarının tadını çıkarmaktaydı. Bu arada, aydın denilen familyadan olduğunu söyleyen, (Bu familyanın da aydın olma ölçütleri belli veya belirlenmiş değildi ya, neyse!) hatta bu familyanın kalburüstlerinden olduğunu iddia eden, ancak, gerçekte ne halta yaradıkları da pek belli olmayan, hatta anlaşılamayan, ulusal gelire, üretime, geniş anlamda toplumun refah düzeyine katkıları var mıdır bilinemeyen, gerçekte de ölçülemeyen, aslına bakılırsa hiçbir konuda sözleri önemsenmeyen bir kısım zevat da, zırt pırt konuk oldukları basın yayın organlarında sakız çiğnercesine, dağarcıklarındaki yaklaşık yüz elli, iki yüz sözcüğe Arapça, Farsça, İngilizce başta olmak üzere popüler piyasadan kaptıkları melez sözcükleri de ekleyerek güya kuramsal açıklamalar yapıyorlardı. Hatta bunlar, lâfı esnetip uzatarak işin tadını kaçırıyor, memleket meseleleri üzerinde çıkarımlarda bulunup, kuramsal vargılarını güncel meselenin üstüne kapak yapıp macunluyor, işinde meziyetli insanların pek tenezzül etmeyeceği cıvıtılmış bir şımarıklık içinde, güdümlü zihinlere özgü eveleme gevelemelerle yorum manzumeleri düzüyor, bazen diş aralarından veya dudak kenarlarından tükürüklerinin sıçramasına mani olamadan sert ve ateşli tartışmalarını sürdürüyorlardı. Sanılırdı ki, çok sürmez, memleketin bütün sorunlarını çözmüş olmakla kalınmaz, muasır medeniyetler seviyesine de pat diye erişilir. Bunlar konuşmaya tutkun, medya gevezeliğine soyunmuş, aynı zamanda ortalıkta görünmeye, ilgi görmeye hevesli biraz da tuhaf insanlardı. Aslına bakılırsa, ne söyledikleri veya ne anlatmaya çalıştıkları hiçbir zaman tam olarak anlaşılamıyordu. Zaten etrafta, iki ayaklı yancı sürüngenlerin en az kendileri kadar söyledikleri de pek önemli değildir dedikodusu dolaşıyordu. Çoğu kere anamalcıların ve kimler söz veya güç sahibiyse artık, titrek kuyruklarıyla onların yalakalığını yaparak çanak yalayacılığa terfi edince iyi bir yaşam ölçütü tutturuyor, bu gönenç düzeyinin verdiği şımarık sevinçleriyle hindi gibi kabarıyorlardı. Bu arada her biri kendine duyduğu olağanüstü hayranlıkla ne kadar da uyanık, yaratıcı ve aranılan adam olduğu inancıyla bambaşka hayallere sürüklenmekteydi. Ardından da herkesten önce ve daha çok kendileri bu yüce düşüncelerine bütün kalpleriyle şahadet ediyor, kibirlerinin içsel coşkusunun selinde akıp gidiyorlardı. İyi konuşmanın kerametine sahip oldukları sanısıyla sevinçli yüzlerinde şımarık ifadeler, dünyanın kaynayan cadı kazanına dönüşen yüzünü hayal boşluğunda algılayıp, o kanal senin bu kanal benim, güneş batarken-ay doğarken, gölgeler kenti sararken, karanlık kâbus gibi çökmüşken, leylaklar solmuşken, cinler cirit atarken hemen hemen her programa damlayarak izdüşümlerinin entel dünyasında bulundukları yerin çapı ne kadardır veya önemi nedir anlaşılamadan büyük adam veya entelektüel kadın pozları veriyor, izledikleri sinema filmi hakkında konuşur rahatlığında bütün insanlık acıları üzerinden yorumlar döktürüyorlardı. Hâl öyleyken sıradan olduğu kadar da sıkıcı geçen, ancak ıhlamur kokularının insanı biraz olsun mest ettiği o günlerde, İstanbul’un Bostancı semtinde, içselliğine hapsolmuş, yalnızlığın ve tekdüzeliğin burgacında ruhu acımaya başlayan, çokça düşünen bir adam vardı. Bir gün bu adamın başına gökten büyük, kırmızı bir elma düşer. O irkilir kalır ama çok sürmez, ardından birden sıçrar. Durur ve düşünmeye başlar. Neler oluyor diye öyle çok düşünür ki, aniden kuşkucu, sorgulayıcı bir kişiliğe bürünüverir. Bu hâli doğal olarak devinimlerine yansır, ardından da yürek daralmaları, tuhaf sıkıntılar başlar. Yakınında kimler varsa artık, iş arkadaşları, konu komşu, patronu, ondaki tuhaflığı sezer, fakat bir anlam veremezler. Bununla birlikte, ne kimse kendisine bir şey söylemektedir, ne etrafındaki bu insanlar ona karşı kuşkularını belli etmektedir, ne de zerre kadar onu anlamaya çalışmaktadırlar. Bir süre sonra da onun bütün düşünce ve devinimlerini kanıksamakla kalmaz, küçümseyip burun kıvırarak bir anlamda zibidiliğine yorarlar. Çünkü hayat zaten şeffaf bir boşluktur; onu dinleyip anlamaya çalışmak hem zaman kaybıdır, hem gereksiz, beyhude bir çabadır, hem de buna takatleri yoktur. O sıralarda özeleştiri kavramı da birçok insandan uzakta bir yerlerde, entelektüel bir çalımla hülyalara dalmış, kendi hâlinde gezinmektedir. Kaldı ki, en kolayı dururken, başkasını küçümseyip dudak bükmek varken kim anlağına veya benliğine acımasızlık yapar? Yaygın ve hafif algıların, pratik tüketimlerin, günübirlik coşkuların içine sığamayan birisi de doğrusu pek tuhaftır. O da gerçekten alışılagelen, önemsenmeyen veya aykırılığı kanıksanan bir tuhaflığın da ötesinde davranışlarda bulunduğunun ayırdına varamadığından, herkes gibi her şeyi sıradan görmediğinin, onlar gibi devinmediğinin bilincinde de değildir. Sanır ki, bunca debdebe ve gürültünün kendisine abuk sabuk gelmesi yaşamın olağan akışındandır. Her zaman sıradan görülmeye alışılmış yüzünde, bu sefer, önemsediği bir işi başarmaktan mı, yoksa sevinçli bir haber almaktan mı, nedendir bilinmeyen, fakat “gülümseme” diye isimlendirilen değerli bir konuğu vardır; onun da kaç gün veya ne kadar süre konaklayacağı belli değildir. Fakat sürekli kalmasının mümkün olmadığı da bilinen buruk gerçeğidir.

Kimi zaman başı önde, gözleri bir noktaya odaklanmış, hiç konuşmadan yitirdiği birçok değerini yeri delip çıkaracakmış dalgınlığında bakakalır. Aslında sadece susmakla bile çok şey anlatıyordur. Kimi zaman da, gözlerini kısarak baktığı, dağından denizine, ağacından kuşuna, doğanın parçası her ne varsa, ufkun griliğine karıştığı görülmeyen uzaklardaki bir yerlerde kaybolup gitmesinden, üzerinde tartışılan konuları boş gördüğü, benimseyemediği anlaşılır. Ya anlamazdan gelmiş, anlamamış olmayı yeğlermiş ya da gerçekten anlamamıştır. Bazen de yüzünün mutsuz insanlara özgü yarım yamalak yaşamışlık anlamı veren derin kederinden dolayı hayatın bütün olumsuzluklarından sıkıldığı sezilir. Eh, herkes de aynı değil ya! Bundan olmalı; kendisinin anlaşılmadığı, anlaşılma olasılığının da pek bulunmadığı kanısıyla, oradakilerin “boş bal kovanı” durumlarından daraldığını belli etmeme sakinliğiyle hummalı bir çalışmaya dalarak sıkıntısını ayağının altındaki izmaritmişçesine bastırıp ezmeye çalışır. Zamanla olaylar yaşamın bağrına oydukları kılcal yolaklardan doğal seyrinde incecik sızılarla ve sıradanlığında akarken -olumsuzlukları kanıksamaktan belki de- o yağmurlu ormanda kendini yitirmiş çocuğun umarsızlığıyla bir hayli içine kapanmıştır; en azından geriden bakılınca ayrımsayabilenlerde öyle bir kanı uyandırır.

Pespayeliğe doğru gittikçe daha da yoğun bir kirlenmeyle akan değerler nehri ve mecburen bu nehirde sürüklenen güruhun içinde yaşıyor olmanın sıkıntıları… Aslında iyimser düşünmek istiyordu, ama aklına takılan soruları bir defedebilseydi, edemiyordu. Zıpırlık yaşam biçimi olmaktan çıkar mıydı? Kuşlar korkusuz ve kuralsız ötüşebilir miydi? Horozların yerinde ve zamanında öttüğü, kuzgunların kartal salvoları denemediği, akbabaların azaldığı duruma nasıl kavuşulurdu? İnkâra gerek yoktu; basbayağı akıntının yönü pespayeliğeydi.

Takıntı durumuna getirdiği sorularına düşüncenin çetrefilli kıvrımlarından değişik yanıtlar geliyordu gelmesine, ama hiçbiri onu tatmin etmediği gibi, usuna musallat olan bu soru veya sorunları atamıyor, aksine meret, yumuşak kemirgen kurtçuk içinin olgun meyvelerini kemirmeyi sürdürüyordu. En kötüsü de elinden bir şey gelmiyor olmasıydı. Kiminle fikir alışverişinde bulunacak olsa, karşısındaki doğru dürüst dinleyip anlamadan hemen konuya çoktan egemenmiş havasında, haddini bilmekten öte, çokbilmiş edasında, geniş fikirli, engin görüşlü birisi olarak bodoslama dalıyor, entelektüel sandığı sığ çözümlerini akıl verir bir ukalalıkla sıralıyordu. Çoğu kere takkeler de düşüyordu ama nedense aynada kelini gören ve kabullenen pek olmuyor, herkes kafasını sırma saçlı sanıyordu. Doğal olarak kendisi araştırıp okumadan, öğrenmeden, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı zül gördüğünden, boş konuşmayı yakışıksız buluyor, sevmiyordu. Bunun aksine karşısındaki de her şeyi doğuştan bildiği özgüveniyle konuştuğunda, genellikle, sinir antenlerine olumsuzluğun bulutları elektrik yükleyiveriyordu, ama yine de şimşekler çakmadan, yıldırımlar düşmeden havayı yumuşatıp konuyu kapatmayı becerebiliyordu. Bakıyordu ki, karşısındaki haddini bilmek dışında her şeyi biliyor, “Benim fazla bilgim yok! Kafam da pek basmıyor zaten; okuduklarımı da anlamaktan oldukça uzağım! Üstelik yolum kitapçıya yılda bir veya iki kere ya düşer ya düşmez! Basbayağı hem kel hem fodul olduğumun da ayırdındayım!” diyordu. Nedense bu ince alay karşısında üzerine alınıp bozulan, kızaran, söylenen sözün bir şeyler ima ediyor olabileceği kuşkusuna kapılan, iğnenin ucu batmasına karşın acısını duyumsayan olmuyor veya pek ender oluyordu. Şimdilerde suratlar, güneşin sürekli yakıcılığından mıdır, nedir, pek pişkindi. Belki de zamane yüzleri genetiği değiştirilmiş gıdalar yiye yiye biyolojik bir dönüşümle veya kimyasal bir tepkimeyle katılaşıyor, gitgide manda derisinden kayışa dönüşüyordu. Gerçi, sözlerdeki ince dokundurmalardan tek tük gocunup alınanlar oluyordu olmasına, ama onlar da yalnızca, belli etmemeye çalıştıkları zoraki bir mahcubiyetle, “Estağfurullah!” deyip geçiştiriyorlardı. Kimi zaman da içlerinden birisi, karşısında öylece duruyor, hem de pişkin, hatta semirtilmiş köpeğinkinden beter yılışık bir yüzle, “Ben hayatımda ders kitapları dışında hiç kitap okumadım; okumaya da gereksinim duymadım, birilerinin safsatasına harcayacak zamanım yok!” diyebiliyordu. Hatta ardından böbürlenerek mezun oldukları üniversiteyi söyleyenler bile çıkıyordu; sanki üniversite okulmuş da, mezun verirmiş veya fakülte diploması her şeyi halledermiş gibi. O zaman acaba bende mi bir sorun var kuşkusuna kapılıp, hayli köpürmüş özgüvenlere hayret eden gözlerle bakakalıyordu. Utanmazlığın bu kadarına da şapka çıkartılır doğrusu diye aklından geçirirken bir yandan da cehaletin türleri konusuna kafa yoruyor, sonunda kendini tutamayıp, “Pes yani!” diyerek şaşkınlığının dışavurumuna mani olamıyordu.

Son zamanlarda, duru bir yaz gününün masmavi göğünde nazlı salınımlarla akan seyrek beyaz bulutları -güzel hava kümülüslerini- anımsatan nedeni belirsiz bir sürü soru kafasının içinde türeyip çoğalarak başıboş dolaşmaya başlamıştı. İşyerinde de evraklar önünde dağınık bir hâlde onun ilgisini beklerken yüzlerce belgenin arasına dalmanın bir anlamda kurtuluşu olduğuna inanarak, içinden sıyrılamadığı nedensiz soruları boş veriyor, dosyalara gömülüyor, masmavi suların yerini alan işinin içinde dağılıp kaybolup gidiyordu. Öyle bir ruh hâlindeydi ki, kimi anlarında her şey gereksiz, anlamsız, uzak ve boş geliyordu. O zaman esrimiş aklını salıveriyordu duygularının uçsuz bucaksız doğasına. Çok geçmiyor, herhangi bir sesle, bir kıvılcımla, bir serzenişle, gereksiz bir oluntuyla kendine geliyordu. Tarihin içine çerçöpmüşçesine özensizce doluşmuş onca saçma sapan olgu bir bakıma çok anlamsız değil miydi? Süregeldiği üzere, bu hep böyle kendi içindeki kısırdöngüsünde yükselip alçalan dalgalarla değişmeden süregidiyordu. Hani, pişkin gülümsemelerle iyimser insan ayaklarına yatmak için değil! Bayağılıktan, yılışıklıktan tiksinirdi. Ama zamane dalgasının bulunduğu nokta da geçer akçe bunlardı, ne yazık ki! Boyutu belli olmayan geçici bir süreçti nasıl olsa! Peki, toplumların zamanın canlı hücreleri olarak kendilerini yenileyeceklerine inanıyor muydu, inanmalıydı; nitekim bunun hep öyle olacağına dair biyolojik örnekler de belleğindeki yerlerinden sessiz bir nezaketle kalkıp gelerek sıralanıveriyorlardı; işte o an, pek anlamlı mı bilinmez, yüreği genişliyor, derin bir nefesle ferahladığını duyumsuyordu. Adeta içinin coğrafi bölgelerinde bir yaz gününe özgü ılık yeller esiyor, gönlünün yeşillikleri savrulup duruyordu. Sıkça tutulduğu bu savrulmanın ardından her neredeyse kısa zamanda geri gelerek, yine işlerini aksatmadan ve kusursuz yapma çabasını sürdürüyordu. Herkes haddini bilmeli, işi ne ise, onu doğru dürüst yapmalıydı. Hayalci, saçmalayan zihinlere özgü ütopya gibi görülse de koşulsuz inancıydı bu. Duvara konulmayan her eksik tuğla, topluluğun düzenine sokulan ihanet başlı zehirli bir yılandı. Her iş ise, duvara bir tuğlayı düzgün koyma görev ve sorumluluğu gerektirmiyor muydu? Salt bu anlayışın karakterinde kurduğu egemenlikten, koşullanmış bilinçten dolayı yalnızca işine gidip gelmiyor muydu?.. Bazen de kendi kendine gülüyordu; kim ne derse desin, gülüyordu işte! Öyle anlarda gülmek, huzurun en güzel resmediliş biçimiydi; öyle sanılabilirdi. Hayatın çelişkilerini yok sayarak bir sürü öğütler sıralayan ve insanları bu dipsiz suyu bulanık kuyularda dolaştıranlara gülüyordu. Endamına bakmadan boyundan büyük lâf söyleyenlere, cehaletini anlamayıp topluma önderlik edenlere, koyun sürüsüne benzeyip art arda gidenlere, zurnasının doğrultusunda gezenlere, çalıp çırpmayı kendine hak görenlere, hepsine gülüyordu. Ne çok deli vardı şu hırpalanmış dünyada!.. Üstelik bir de bunları iş bilir, uyanık, akıllı sanıyorlardı ya, neyse! Gülüyordu, az sonra ağlayacak çocuğun saflığıyla! Şu sular seller gibi akıp giden, hiç molası olmayan yaşamda kimler deliydi acaba? Ya sözcüğün anlamında bir sapma varsa, o zaman ne olurdu?..

Adil Hesaplı… Sabahları duş alıp kurulandıktan sonra hayli dökülmüş saçlarının kalanlarını özenle tarardı. Her sabah tıraş olur, değişmeyen bir nezaket kuralına uyarcasına hep ütülü pantolon ve gömlek giyerdi. Yüzüne hafiften bir gülümseme iliştirdi mi, keyfine değme, gitsin! Kederlerinin birazını kapalı kapıların ardında bırakarak, birazını da yüreğinin kuytuluklarına gizleyerek yağmurla tozlarından arınmış taze yapraklı meşe dalı kadar tertemiz çıkardı sokağa. Kimi sabahlar günü güzelleştirmek istercesine bilincinin aydınlığıyla parlatılmış anlamlı fakat alçakgönüllü sözlerle komşularına lâf atar, onları gülümsetirdi. O insanlar da Adil Bey’den duydukları anlamlı bir söze takılır kalır, çoğu kere günü siftahsız bitirseler bile bir nebze olsun hayıflanmazlardı. Hatta sıkıntılarından kısa süreliğine uzaklaşır, tevekkülle ertesi güne ümitlenirlerdi. Alışveriş merkezleri sayesinde zaten yarı işsizdiler, ama onlar kendi eğlencelerine dalıp akıllarını gereksiz birçok şeye dağıttıklarından günahlarından arınırcasına, çoğu kere durumlarını hemencecik unutuverirlerdi… Adil Hesaplı bütün sıradanlığıyla yaşamını sürdürürken onu azıcık da olsa renklendiren, ardındaki desenlerle fonu oluşturan, bir bakıma sokağın süregiden yaşamını nakışlayan, ruh veren insanlardı bunlar. Selâmlaşarak dükkânlarının önünden gelip geçtiği, alışveriş yaptığı, sohbet ettiği bakkal, manav, kuru temizlemeci, kuruyemişçi, eczacı, tuhafiyeci, sucu… Birisi sessiz, incecik söğüt dalıydı, menekşe gözlü bir hanımdı. Eczacı Nilgün Hanım, pek içeriden çıkmazdı. Adil Bey de onu pek gizemli bulur, hayli yabancı olduğu bir iklime varıp alışamamanın zorluğundan çekinircesine onunla muhabbete girmezdi. Bütün bu komşuların Adil Bey’i gözlerinde yücelttikleri de olurdu yerin dibine soktukları da. Bazen onu öyle göklere çıkarırlardı ki, neredeyse evliya demedikleri kalırdı. Hatta öyle olduğunu düşünmeleri veya sanmaları bir yana, bundan hiç kuşku duymayacak, şahadet edecek kadar emin oldukları anlar bile olurdu. Bazen de içlerinden birisinin, can daralmasından, işsizlikten, evde yaşanan bir huzursuzluktan, toptancıya ödeme yapamamanın sıkıntısından veya başka bir nedenden dolayı asabı bozuk olabilirdi. Öyle anlarında Adil Bey’in bir halta yaramayan gereksiz bir adam olduğunu aklından geçirir, “Amaaan, kendine bile hayrı olmayan boşboğazın, avarenin önde gideni!” diye söylenirdi. Ama hemen ardından şeytanın etkisinde kaldığı hissine kapılır, büyük bir günah işliyor olabileceği korkusuyla ruhu sıkışır, ânında tövbe ederdi. Komşu esnaftan bilhassa meraklılar, fırsat buldukça ayaküstü dahi olsa, onunla sohbet etmeyi severlerdi. Bilgisinden, düşüncelerinden faydalanıp dağarcıklarını geliştirir, sonra da yarım yamalak görüşlerle çok şey biliyor havalarına girer, Adil Bey’den kaptıkları bazı lâfları, ussal derinliklerinde duyumsadıkları önemli görüşleriymişçesine anılarına süs yapar, aralarında veya başkalarıyla konuşmaları sırasında bir masaldan esinlenmiş rahatlığıyla hikâye ederlerdi. Hatta bazen gereksiz, işe yaramaz bir adam olduğu küçümseyişiyle ona burun kıvırıp dudak büktükleri de olurdu. Bazen de ondan dinlediklerinin kimi kısımlarını unutur, anımsadıkları kısımlarına da biraz çelişkili fikirler ulayarak, özgün görüşleriymişçesine dile getirirlerdi. O da komşularına saygı duyar, içten dostluklarından emin, durumu idare ederdi. Bazen de hayretle gözleri büyür, ilk defa duyuyormuşçasına şaşırarak gülümserdi. Fakat Adil Hesaplı işinin ehli bütün insanların pohpohlanmayı iplemediği gibi o da ayrık biri olmayı ne ister ne de umursardı. O bizlerin yaptığı abartılacak bir şey değil, derdi. Sessizce yükünü taşıyan, ara sıra başını ve kuyruğunu sallayarak üzerine konup rahatsız eden gövemleri, karasinekleri kovalayan, atsineklerinden hiç hazzetmeyen, yükünü taşımaktan başka bir işlevi ve derdi olmayan herhangi bir eşek de bir şekilde yaşıyor diye düşünürdü. Ötesi berisi, herhangi bir firmada çalışan, sıradan birisi olarak yaşamını sürdürüyordu işte! Aklıyla uyumlu, dizginleri elindeki hırsının davranışlarına sağladığı alçakgönüllü duruşu, her dem yüzünün bozkırlarını aydınlatan, çimlerini yeşertip güzelleştiren bir ışıktı. İş yaşamında ise, birçok konuda derin bilgisi ve görüşü olmasına karşın, sırf alçakgönüllülüğü yüzünden kendini yeterince ele vermediği için belki, etrafındakilerin onun değerini anlamaları bir yana, insan olarak bile pek önemsedikleri söylenemezdi. Onlar, kariyer dedikleri, başarıyla çok da bağıntılı olmayan, gerçekte soyut bir kavram olmaktan öte pek de ne olduğu ve ucunun nereye vardığı bilinmeyen bir olguya hedeflenip, hırsları kıt akıllarının bir hayli ilerisinde koşuştururken gönül heyelanlarının çamuruna bulanarak sürüklenirlerdi. Hatta kendi hamlıklarının makiliklerinde tek tük yeşeren çalılara yayılmaktan gevşemiş zihinsel keçileriyle, neler yapabildiklerinin ayırdına bile varamaz, işi inada bindirdikleri için bin bir çileyle tinsel dağlarının sarplarına tırmanır, üstelik her gün çayırda otlamanın şımarıklığındaki deli danalar gibi de semirirlerdi. Ucuz kurnazlıklarını hüner sanıp, alçakgönüllü Adil Bey’i çoğu kere adam yerine bile koymazlardı ya, o gülümser, pek önemsemezdi… Onlara göre ise, o, adeta olduğu yerde dönenip duran, sadece derisini ısıran sineklerini kovalayan uyuz herifin tekiydi!.. Adil Bey ise, yüzeysel yaşamların sığlığında mutlanan insanlara has çer çöplükten ibaret kişilikleri hiç umursamaz, salt ışıltılara tapınırcasına konuşlanmış onların bu küçük dünyalarının değer yargılarına usunda yer vererek hiç yoktan asabını bozmak istemezdi.

Evet, metin düşüncenin bu yolağında akmalı…

 

 

 

Recep Yılmaz – Özyaşam Öyküsü

1963 Bolu Göynük Pelitçik köyü doğumlu. Eskişehir Atatürk Lisesinde okudu. İ.Ü. İktisat Fakültesi Ekonometri bölümünü bitirdi. İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde mali hukuk dalında yüksek lisansını tamamladı. Maliye Bakanlığındaki denetim elemanlığı görevinden 2000 yılında ayrıldı. Halen İstanbul’da serbest çalışmaktadır. Varlık, Sincan İstasyonu, Akatalpa, Lacivert, Patika, Kurşun Kalem, Şehir, Ekin Sanat, Sanat Yaprağı, Yaşam Sanat, Tmolos Edebiyat, Berfin Bahar, Galapera Öykü fanzin gibi bazı edebiyat dergi ve fanzinlerinde yazı, öykü ve şiirleri yayımlandı.

Yapıtları: Karanfiller Kanarken (Deneme), Cross 2016, Kül ve Nal (Öykü), Notabene 2017, Atlar Ölürse (Şiir), Derlem Yayınları (Baskıda)