1940’lı yıllar. Zor yıllar. Kıtlık yılları. Yokluk yılları. Avrupa’yı kasıp kavuran 2. Dünya Savaşı Türkiye’yi de vurur. Tarımda üretim düşmüştür. Halkın elindeki buğdaya, arpaya, mısıra, hayvana vb. el konulur. Varlık Vergisi’yle gayrimüslimlerin malları alınır. Karaborsacılık alıp başını gider. Ekmek karneyle satılıyordur. Bir dilim ekmeği, yemeğin suyuna banmaya hasret kalmıştır millet. Çay, şeker, odun, kömür yok denecek kadar azdır. Varsa da ateş pahasınadır. Odun, kömür tonla değil, kiloyla alınıyordur. Evlerde sobalardan ziyade mangallar yanıyordur. Lafın özü sefillik diz boyudur. Açlık, yokluk bir yandan; soğuk öte yandan. Bununla kalsa iyi. Bir de korku. Bombardıman korkusu. Geceleri ışıklar söndürülür, pencerelere siyah perdeler asılır.

Almanya’nın baskılarına rağmen Türkiye savaşa girmek istememektedir. Bu Türkiye’nin Almanya’yı desteklemediği anlamına gelmez. Şükrü Saraçoğlu hükümeti Almanya’yı destekler. (Almanya’ya krom satar Saraçoğlu Hükümeti.) Hitler’e sempati duyanlar vardır; gerek hükümet çevresinde, gerekse basın, edebiyat çevresinde. Almanya’nın kazanacağına sanan Hitler hayranları savaşın ilk yıllarında Almanya’nın başarılarıyla övünürler. Hitler kazandıkça faşizm de kazanıyordur çünkü. Faşizm güçlendikçe kendileri de güçlenecektir. Basın da edebiyat da iki cephelidir. Sağ cephede Hitlerciler/Turancılar/Türkçüler, sol cephede solcular/sosyalistler/devrimciler. Turancıların başını Nihal Adsız çekmektedir. Solda da Sabahattin Ali vardır. Nazım Hikmet cezaevindedir.

Mustafa Ural’ın yaşadığı Türkiye’nin panoraması böyledir. Mustafa Ural öğretmendir. “Elim kalem tutuğu sürece, hep karşılarında olacağım onlar gibi düşünenlerin…” (sy.22) diyen sıkı bir şairdir. İlk kitabını bir buçuk yıl önce çıkarmış,  ikinci kitabı ise yayınlanışından yirmi gün sonra kitapçıların vitrininde hemen hiç görülmeden toplatılmıştır. Kaçışının sebebi bu kitaptır. Kitap toplatıldıktan sonra hakkında da yakalama kararı çıkmıştır.

Ev sahibinin kızı Ayten’in uyarmasıyla 9 Mart 1944 günü başlayan kaçış, 24 Mayıs 1944 günü yakalanmasıyla son bulur. İki buçuk aylık bu kaçış sürecinde Mustafa Ural hayata, insana, ideolojisine dair çok şey öğrenir. Dost bildiği bazı arkadaşlarının gerçek yüzlerini görür. Onlarla birlikte de kendini de tanır. Bunlardan biri aynı okulda öğretmenlik ettiği tarih öğretmeni Hüsnü’dür. Hüsnü, toplatılan ikinci kitap için Mustafa Ural’a sitem eder, sorumlu davranmamakla suçlar.

 “Hiç iyi yapmadın hiç!”

 “İyi ya da kötü, yaptım işte… Bir şair üzerine düşen işi yapmalı.” (sy. 26)

Kendisine; aynı zamanda bir öğretmen, bir baba, bir koca, en önemlisi bir hasta olduğunu hatırlatan Hüsnü’ye “En önemli yanı şair!” (sy.26) diyerek şairliğin önemini vurgular Mustafa Ural. Peki, bir şairin üzerine düşen görev nedir?

“Benim derdim, komşumun derdi, komşumun derdi, okuldaki çocukların derdi…” (sy. 27)

“İstiyorum ki halk, kendi çektiklerinin ayırımına varsın. Bir kez halk yoksulluğunun ayırımına varırsa… Daha doğrusu halk, halk olarak kendi gücünün ayırımına varırsa…” (sy. 27)

Memleketin yoksulluk içinde kıvrandığı günlerde şairin görevi işte bunlardır. Mustafa Ural halkı uyandırmak, ayağa kaldırmak istemektedir. Fakat bu öyle kolay değildir. Rejim baskıyı sadece solculara/sosyalistlere değil, bunların yakınlarına da uygular. Ertesi gün kahvede yine Hüsnü’yle buluşmak isteyen Mustafa Ural şu cevabı alır Hüsnü’den:

“… Hiç hakkın yok yakınların için zararlı olmaya. Sen solcu olabilirsin, bundan gelecek zararları da kişi olarak göze alabilirsin ama… Senin gibi düşünmeyenlerin tehlikeyi göze almalarını istemezsin gül hatırın için!” (sy. 29)

1940’lı yıllarda toplumcu şiirler yazmak, hele bunları dergilerde yayımlamak üstüne bir de şiir kitabı çıkarmak rejimin gözünde solcu/sosyalist/komünist olmak için yeter de artar bile. Ama Mustafa Ural, ikinci şiir kitabı toplatılmış bir şair olarak daha solcu olup olmadığına karar verememiştir.

“… Ben henüz solcu olup olmadığımı bilmiyorum kesin olarak. Bildiğim bir şey varsa ezilen halktan yana oluşum. Halkın çektiği sıkıntıların benim çektiklerime tıpatıp uygun oluşu. Kurtuluşumu da halkın kurtuluşunda görüşüm… Bu birkaç düşünce kırıntısı solcu olmam için yeterse kendimi hiç de temize çıkarmaya çalışacak değilim.”(sy.29)

Mustafa Ural’a göre böyle düşünmek gayet doğaldır. Vicdanı, merhameti olan, azıcık mürekkep yalamış herkes böyle düşünebilir, düşünmelidir. Kişiyi bu düşünceler solcu yapmaz, solculuk bunların daha da fazlasıdır ona göre. Buradan anlıyoruz ki rejimin tehlikeli bulduğu bu fikirler aslında sağcı, solcu, müslüman kısacası her insanın savunması gereken evrensel fikirlerdir. İstenenler bir sınıfın çıkarına değil, halkın tamamının çıkarına uygundur.

Peki, nasıl solcu olmuştur Mustafa Ural?

Mustafa Ural, tarih öğretmeni Hüsnü’den sonra asteğmen arkadaşı İlhan Paytak’a gider. İlhan Paytak, Mustafa Ural’ın kaçtığını biliyordur. Mustafa Ural’a yüz vermez, rejimden kaçan bir suçluyla görülmek istemez. Ayrıca kendisinden para istememesi için maaş alamadığını söyleyerek kara gün dostu olmadığını ispatlar. Çıkarcıdır. Yediği köftenin, içtiği şarabın parasını Mustafa Ural’a ödeten ucuz bir menfaatçidir.

Mustafa Ural suçsuz olduğuna inandığı için kaçıyordur. Kaçışının tek nedeni bu değildir ama. Aynı zamanda hastadır Mustafa Ural. Edebiyat öğretmeni çıktığı gün hastalanıp sanatoryuma girmiştir. Zaten İstanbul’a raporla atanmıştır. Karısını Silvan’dan İstanbul’a aldırmak için çok uğraşmıştır. Bakan, karısını İstanbul’a değil de Mustafa Ural’ı Silvan’a göndermek istemiştir. Oysa Silvan’da sanatoryum yoktur. Hastalandı mı gideceği doktor yoktur. İlhan Paytak da bakan gibi düşünmektedir. Mustafa Ural buna karşı çıkınca İlhan Paytak şöyle der:

“Sanatta toplumcu… Öğretmenlikte günün adamı… Nasıl uzlaştırıyorsun ikisini?” (sy41)

Düşünür Mustafa Ural. İlhan Paytak’ın dedikleri doğru mudur? Öğretmenlikte çıkarcı mıdır? Sanatta toplumcu mudur? Görüşlerini yerli yerine oturtmadığına karar verir. Daha doğrusu bir şeye karar verip uygulamaya geçmemiştir. Öğretmen çıktığı gün nasıl kendiliğinden hastalanmışsa, solcu şairliği de kendiliğinden başlamıştır. Kendi bunalımlarını, toplumun sıkıntılarını yazıyordu. Bu yüzden yazdıklarına toplumcu şiirler diyorlar, daha da ileri giderek onu solculukla suçluyorlardı. Bir tutuklama kâğıdı bile çıkmıştı bu şiirler yüzünden. (sy41)

Görüldüğü gibi Mustafa Ural’ın solcu oluşu kendiliğindedir. Kendisinin, toplumun sıkıntılarını yazdığı için çevresi ve rejim tarafından solculukla suçlanmıştır. Ortada bilinçli, planlı bir çaba yoktur. Doğal bir düşünme sürecidir bu. Fakat rejim öyle despottur ki insanların özgürce düşünmesini tehlikeli bulur. Düşünülse bile bu dile getirilmemelidir, hele ki kâğıda dökmek… Affedilmez suçtur. İlla düşünülecekse, rejim istediği gibi düşünülmelidir. Ama Mustafa Ural rejimin istediklerine boyun eğecek biri değildir. Böyle bir tutumun, aydın tutumu olmayacağının farkındadır. “İnsan ileride utanmamalı, yaptıklarından…” (sy49)

Mustafa Ural’ın kara gün dostu olan arkadaşları da vardır. Kumkapı’da kahve işleten Agop Efendi’ye uğrar bir sabah. Hava soğuktur. Agop Efendi sobayı yakmakla uğraşıyordur, Mustafa Ural’ı görünce sevinir, çay demler. Mustafa Ural gazetede, tutuklanacaklar listesinde ismini görür. O sırada sivil bir polis kahveye gelir, Mustafa Ural’ı sorar Agop Efendi’ye. Agop Efendi vermez Mustafa Ural’ı ele. İşin aslını öğrenince yardım bile teklif eder. “Eğer darda kalırsan madama tembih edeyim… Ev de soğuktur ama, mangalla oturulur.”(sy58)

Rejimden kaçarken insanları ve kendini tanıma fırsatı bulan Mustafa Ural’a hayat iyi bir ders daha vermiştir. Uğrana çile çektiği halktan bazıları onu namussuzlukla, vatanı satmakla suçlarken, yine halktan birileri en umutsuz anında onu korumuş, yardım bile teklif etmiştir.

Mustafa Ural’ın kara gün dostlarından biri de Cengiz Atademir’dir. İktisat Fakültesi’nde okuyabilmek için ortaokulda yardımcı öğretmenlik yapmaktadır Cengiz Atademir. Yardımcı öğretmen olmasına Mustafa Ural önayak olmuştur. Zamanında kendisine yapılan iyiliği unutmaz Cengiz Atademir, Mustafa Ural’a dostluğunu gösterir. Gösterdiği dostluğa rağmen Mustafa Ural, Cengiz’in farklı bir yönünü görür. Hayata, dostlara dair yeni bir şey öğrenmiştir. Bir bülten yüzünden hukuk fakültesinde tutuklamalar başlamıştır. Cengiz, Mustafa Ural’a bunu sorar. Mustafa Ural açıklama yapacakken, Cengiz sözünü keser. Açıklama yapmasına izin vermez. Bildiklerin sende kalsın, sana yararlı olmak için anlattım dışarıda duyduklarımı, der. Korktuğu için değil, kendisini yetersiz gördüğü için politik bir uğraş içinde olmadığını söyler.

Gerçeklerle yeni yeni yüz yüze geliyordu Mustafa Ural. Cengiz’in bu dostça da olsa savunmasında bir korkaklık, bir görevden kaçma, gerçeklere yüz çevirme yok muydu biraz? (sy70)

Cengiz’den öğrendiği şudur: Her dost dava arkadaşı demek değildir. Dost da olsa bir insanın yapacaklarının bir sınırı vardır. Ve en önemlisi bazı yollar tek başına yürünür.

Cengiz’in kız arkadaşı yüzünden Mustafa Ural’ın misafirliği fazla uzun sürmez, tekrar sokaklardadır Mustafa Ural. Bir başınadır. Açtır, üşümüştür, yorgundur. Sokaklarda çaresizce bir süre dolaştıktan sonra bir başka arkadaşının, Nihat’tın evine gider. Nihat sınavlara hazırlanıyordur, ninesinin evinde kalıyordur. Mustafa Ural’ı ninesine kendisine ders veren hoca olarak tanıtır Nihat. Mustafa Ural burada üç-beş gün kalır dinlenir. Bir gece gizlice dışarı çıkar Mustafa Ural. Agop Efendi’nin kahvesinde bir başka arkadaşı Uzun Nevzat’ı görür. Nevzat kahveden çıkınca onu takip eder, bir köşede durdurur. Konuşurlar.

Mustafa Ural hakkında yakalama emri çıktığı gün Uzun Nevzat’ı Taksim’de gözaltına alırlar. Birinci Şube’ye götürürler. Çok dayak yer Nevzat, işkence görür. Sürekli Mustafa Ural’ın yerini soruyorlardır. Mustafa Ural’ın yerini bilmediğine kanaat getirilince bu sefer Mustafa Ural’ın tanıdıklarını, akrabalarını sorarlar Nevzat’a. Nevzat bazı şeyleri polise anlatsa da söylemedikleri de vardı. Bir dergideki Mustafa Ural’a benzemeyen krokisini Mustafa Ural bu diyerek polisleri yanıltır. Yaptıkları onca işkenceye rağmen polisler Nevzat’tan yeminli bir söz alırlar. Mustafa Ural’ı nerede görürse haber vereceğine dair şerefi üzerine yemin ettirirler Nevzat’a. Nevzat verdiği sözü hatırlatınca Mustafa Ural şöyle der:

Orada şerefin bir anlamı mı var? Şerefli olmak dayaktan kurtardı mı seni?”(sy88)

Nevzat’ın, verdiği şeref sözünün ardına düşmesi Mustafa Ural’a hayata, dostlarına dair yeni bir şey daha öğretir. Herkesin bir dayanma, direnme gücü vardır. Ve işkence altında verilen sözler, şeref üzerine de olsa aydını/devrimciyi bağlamaz. Nevzat’ın bu yeminin arkasına düşmesi bir bakıma korkup geri çekilme anlamına gelmektedir.

Yazdığı şiirler yüzünden kaçan Mustafa Ural, kaçarken şiir yazmayı da sürdürür. “Oğlum”un ikinci bölümünü yazıyordur. Yazarken edebi meselelerin başında gelen “biçim ve öz” üzerine düşünür. Şiiri çocukların seveceği bir biçimde yazmak düşüncesindedir. Onları ancak “Öz”e önem veren şairlerden sayarlardı, aylak sınıfın eleştirmenleri. Şu içinde bulundukları dar boğazda önemli olanın biçim değil söylenecek söz olduğunu onlar da bilmez değillerdi… Ortaya konulan ürün, yazılışından ötürü değil, yazılandan ötürü değerli olmalıydı. Biçimin hiç mi önemi yoktu sanat ürünü için? Olmaz olur mu? Halkla ilişki kurulmaya kalkışıldı mı en iyi biçimde, onun yadırgamayacağı biçimde verilmeliydi… Eğer yeni biçimlere geçilecekse halkın beğenisine uyarak geçilmeliydi. Yenilik her zaman için de gerekli değildi. (sy100,101)

Mustafa Ural toplumcu gerçekçi şairlere/yazarlara yöneltilen, onlar biçime değil öze önem verirler, şeklindeki o klasik, haksız eleştiriyi de cevaplamış olur böylece.

Mustafa Ural, Nihat’ın yanında kalmaya devam eder. Fakat sonunda nineye yakalanır. Yapacak bir şey yoktur. Yine sokaklarda, yine bir başınadır. Ve bir gece yakalanır Mustafa Ural. Kimliği yoktur. Ama polisi öğretmen olduğuna inandırır, kurtulur. Zeyrek Hamamı’na gider. Hamamda eski bir arkadaşı Burhan Morkaya’yla karşılaşır. Burhan Morkaya yüksek okulun son sınıfından ayrılmak zorunda kalmış, büyük bir şairle aynı dosyada yargılanmış, bir süre içerde yatmış ve mesleğinden olmuştur. Ama daha sonra uyuşturucuya alıştırılmış, polisin eline düşmüş, ispiyoncu olmuştur. Hizmetinin karşılığı olarak aldığı parayla esrar çekmektedir. Mustafa Ural, Burhan Morkaya’nın niyetini anlar. Kurtulmaya çalışır ondan, fakat kolay olmaz bu. Mustafa Ural, yakalanınca iyi niyetini kanıtlamak için cebinde teslim olacağına dair bir pusula taşıyordur. Pusulayı Burhan’a gösterir, teslim olacağını söyler. Ama Burhan teslim olmasını istemez, Mustafa Ural hep kaçacaktır ki kendisine iş düşsün, polisten para alabilsin, çarkı dönsün. Böylece Burhan’ın elinden kurtulur Mustafa Ural. Ama hayat yine öğreteceğini öğretmiştir. Bir insan, hele ki bir solcu/devrimci davasını satmamalı. Bunu korkudan ziyade para için asla yapmamalı. Bir kere yakanı ele verdin mi bunun dönüşü olmaz. Ölüm, onursuzca yaşamaktan daha iyidir.

Burhan’ın elinden kurtulan Mustafa Ural çok sevdiği başka bir arkadaşı Faruk Bey’e uğrar. Çay, yemek, sohbet… Morali düzelmiştir. Geleceğe umutla bakıyordur artık. Cezaevine girmemek için direniyordur, fakat gelişmesi, işinde ustalaşması için cezaevini görmesi gerektiğinin de farkındadır. Bu kalem elimde olduğu sürece biliyorum, buralarda belki de hiç çıkamayacağım. (…) Ama bütün bunlar, beni yetiştirmekten, başarılı bir yazar olmaktan öteye geçmeyecek. Daha da bilinçlenmiş, görevimin bilincine varmış olarak çıkacağım, eğer çıkabilirsem.(sy161)

Mustafa Ural en son Cengiz’e misafir olur. Cengiz, kız arkadaşından ayrıldığı için yakalanacağı güne kadar Cengiz’de kalır Mustafa Ural. İyi beslenir, dinlenir, sağlığı düzelir. Savaşın da sonuna gelinmiştir. Hitler yeniliyordur. Hitler’e bel bağlayan Turancılar hüsrana uğramıştır. Düş kırıklığı içindedirler. Umutsuzca toplumculara/solculara saldırıyorlardır. Kendi dergileri Orhun ve Turan’da solcuların/devrimcilerin adlarını yayımlayarak giderayak ispiyonculuk yapıyorlardır. (Turancıların hedef gösterdiklerinin başında Sabahattin Ali vardır. Sabahattin Ali kendisine atılan iftiralara karşı dava açar ve davayı kazanır.) Başlarında Nihal Adsız vardır. Almanya’nın yenilmesiyle dengeler de değişir. Turancıların dergileri, dernekleri kapatılır. Önde gelenleri tutuklanır. “… Fethi Tevetoğul’ları, Türkeş’ler, Barıman’lar… Hamza Sadi’ler, Orhan Şaik’ler…”(sy204) “Almanlar kaçıyordu, ırkçılar Turancılar kulaklarından tutulup içeri atılıyor, dernekleri, dergileri kapatılıyordu. Toplumcuların yapamadıklarını Milli Şef yapıyordu! Dışarda Alman faşizmi, içerde onlara bağlı yerli faşistler sapır sapır dökülüyorlardı.” (sy206)

Düne kadar Turancılara göz yuman Milli Şef İsmet İnönü, Almanya’nın yenilgisinden sonra, solculuk kadar sağcılık da suçtur, der. Gelişmelere sevinen Mustafa Ural aynı zamanda şaşkınlık içindedir. Bu yüz seksen derecelik dönüşü korkunç bulur.

“Korkunç bu yöneticiler!”dedi. “Her şeyi yapar bu adamlar.” “Biliyorsun İstiklal Savaşı’ndaki dümenlerini! İştirakiyun Fırkası’nı da bu adamlar kurmadılar mıydı? Ne sağları bellidir, ne de solları… Şu savaş süresince Saraçoğlu kanadıyla sağcı oldukları gibi, bir gün gelir solcu da olurlar!” (sy205)

Gelişmeler Mustafa Ural’a yeni bir şey daha öğretmiştir. Yöneticilerin iktidarı/gücü ellerinde tutmak için yapmayacakları şey yoktur.

Mustafa Ural birkaç kere evine de uğrar. Kaçak gezdiği ilk günlerde karısı Şükran’ın tutumu ılımlıyken sonraki günlerde bu ılımlılığı kalmaz Şükran’ın. Mustafa Ural’ın teslim olmasından yanadır. Son gelişinde kocasına soğuk davranır. Bu soğukluğun çeşitli, belki de haklı sebepleri olabilir, ama bu soğuklukta Şükran’ın İlhan Paytak’la kurduğu ilişkinin de payı vardır. Mustafa Ural, Ayten’den öğrenmiştir İlhan Paytak’ın evine sık sık uğradığını, hatta karısıyla oğlunu gazinoya götürdüğünü. Oysa İlhan yediği köftenin parasını bile Mustafa Ural’a ödetecek kadar ucuz bir çıkarcıdır. Mustafa Ural yeni bir şey daha öğrenmiştir hayata dair. Bir eş her zaman sadık bir dost/sırdaş/dayanak olamayabiliyor. İnsan hayatını paylaştığı eşini bile kara günde tanıyor.

Ve Ayten. Kişilik olarak Şükran’ın karşıtıdır. Mustafa Ural’ı tutuklanmaktan iki kere kurtarmış, okuyan genç bir kızdır. Mustafa Ural’dan ders almıştır. Öykü de yazıyordur. Hikâyelerini Mustafa Ural’a gösterir. Öyküleri hakkındaki düşüncelerini öğrenmek için Mustafa Ural’la birkaç gün sonra buluşacaklardır. O gün 24 Mayıs 1944’tür. Mustafa Ural iki kere atlattığı polise yakalanır. Ayten’in verdiği hikâyeler cebindedir. Ayten’in başına bir iş gelmesinden korktuğu için, kendini yakalayan polisi ikna eder, hikâyeyi yırtar, böylece kendini kurtaran genç kıza borcunu öder bir bakıma.

Mustafa Ural’ın mayısın 24’de yakalanması tesadüf müdür? Değildir bence. Soğuk, çileli, zorlu kış günleri bitmiştir. Baharın en güzel günleridir. Yaz yakındır. İnsanların içi kıpır kıpırdır. Umut canlanmıştır. Siyasi yelpazede de bu böyledir. Faşist Almanya yenilmiştir. Dünyanın gördüğü en büyük felaket sona ermek üzeredir. Ülkede de sağcılar/Turancılar/ Hitlerciler kaybetmiştir. Dergileri, dernekleri kapatılmış; önde gelenleri tutuklanmıştır. Rejim şimdilik onlara da şamarı indirmiştir. Mustafa Ural da sağlığına kavuşmuştur. Artık cezaevi şartlarına dayanabilecektir. En önemlisi o da umut doludur. Sanatına/şiirine inanıyordur. Karartılamayacak güzel günlerin hayalini kurabiliyordur.

Mahkeme günü İlhan Paytak’la karşılaşır Mustafa Ural. Oto bölüğünde benzin kaçakçılığı yapmakla suçlanmaktadır İlhan Paytak. Mustafa Ural sevinir duruma. Kendini suçlayan İlhan’ın ne duruma düştüğünü görmüştü yukarıda. Birden dirilmiş, güçlenmişti. Artık kapalıda da yatabilirdi, Taş Oda’da da. (sy219) Hayatın ona öğrettiği yeni ders; çıkarcıların, bencillerin, fırsat düşkünlerinin bir gün hak ettiklerini bulacak olmalarıdır. Hem de rezilce. Mustafa Ural karısını da mahkemede görür o gün. Oysa kendisinin mahkemeye çıkacağından Şükran’ın haberi yoktur. O halde Şükran’ın ne işi vardır mahkemede? İki de sivil vardır benzin işine bulaşan. Anladığımıza kadarıyla bu iki sivilden biri Şükran’dır. Şükran durumu açıklamaya çalışır. Çavuş izin vermez buna. Yasaktır. Fakat Şükran’ın iyi bir kadın olduğuna kanaat getiren çavuş, istersen çağırayım da konuşun, der, Mustafa Ural’a. Mustafa Ural kabul etmez.

“Sağ ol çavuşum! Dışardakilerden ne kadar çok şey işitirsek, işimiz o kadar ağırlaşır. Ezilir kalır duvarların arasında. Sağ ol!” (sy219)

Romanın bu son cümleleri hayatın Mustafa Ural’a öğrettiği son derstir aynı zamanda.

Görüldüğü gibi Mustafa Ural roman boyunca kendini, eşini, arkadaşlarını, dostlarını; kısaca hayatı tanımaya çalışan mücadeleci biri olarak çıkar karşımıza. İki buçuk ayda öğrendikleri tüm yaşamı boyunca öğrendiklerinden daha fazladır. Kendisi de öğretmen olan Mustafa Ural, en iyi öğretmenin yaşamın kendisi olduğunu fark etmiştir.

Yazarının/yaratıcısının yaşamından izler taşımayan oyun/öykü/roman kahramanı var mıdır? Kuyucaklı Yusuf biraz da Sabahattin Ali değil midir? Selim Işık’la Turgut Özben, Oğuz Atay’dan genler taşımıyor mudur? Raskolnikov da Dostoyevski’yi, Gregor Samsa da Kafka’yı, Mrs. Dollaway da Virginia Woolf’u görmek mümkün değil midir? Oyun/öykü/roman sanatının doğası gereği bu böyledir. Karatma Geceleri’nin kahramanı Mustafa Ural da yaratıcısı Rıfat Ilgaz’a çok benzer. Rıfat Ilgaz da bir solcu, bir şair, bir öğretmendir. 1944’de yayınlanan şiir kitabı “Sınıf” sıkıyönetimce toplatılmıştır. Sözün özü; Mustafa Ural aslında Rıfat Ilgaz’dır.

 

Karartma Geceleri, Çınar Yayınları, 13. Basım İstanbul, Ekim 2004

 

NOT: Bu çalışma Roman Kahramanları Dergisi’nin 19. Sayısında yayınlanmıştır.

 

Paylaş
Önceki İçerik‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü?’yü Yeniden Okurken…
Sonraki İçerikEdebiyat Kavgasından Kavganın Edebiyatına Bir Yol Çıkar mı?
Avatar
Atatürk Üniversitesi Ağrı Eğitim Fakültesi mezunu. 1996’da Sarıkamış’ta öğretmenliğe başladı. 2002’den bu yana Adapazarı’nda çeşitli okullarda sınıf öğretmeni olarak görev yaptı. Halen bu göreve devam ediyor. 2007’den beri öykü çalışmaları içerinde yer alıyor. Yazarın öyküleri Berfin Bahar, Hece Öykü, Evrensel Kültür, Öykü Teknesi, Güney, Havuz, Temrin, Değirmen, Dünyanın Öyküsü, altZine, Granada Edebiyat dergileri ile bazı antoloji ve yıllıklarda yayımlandı. Aldığı ödüller: ‘’2008 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri, Mansiyon (Toprak), 2009 Eskişehir Sanat Derneği Öykü Yarışması, Mansiyon (Harpagon), 2010 Edremit Belediyesi Sabahattin Ali Öykü Yarışması İkincilik Ödülü. (Havuzlu Çarşı Kitapçısı), 2011 Behiç Erkin Öykü Yarışması Birincilik Ödülü. (Metruk İstasyon Öyküleri), 2011 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri Birincilik Ödülü. (Sırrı’nın Hikayesi), 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülleri, Orhan Kemal Mansiyonu. (İşsiz Adamın Halleri) ve 2012 Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali Yılmaz Güney Öykü Ödülü (Habil ile Kabil).