alnıma yazılmış bu kara yazı/ Kader böyle imiş ağlarım bazı bazı türküsünü bilmeyenimiz yoktur. Buradaki “yazı” sözcüğü yüreğimizin ta derinliklerine işler. Ayfer Tunç’un yürek burkan Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura romanını okuyunca bu dizeler düştü aklıma. Bir yaz(g)ı romanı, bir kadere boyun eğiş romanı bu roman. Yazı ve tura gibi bir paranın farklı iki yüzü ama özünde bir olan Umut ve Sanem’in yaz(g)ılarının romanı.

Romanın “Yazı” ve “Tura” adlarını taşıyan bölümleri, aslında bağımsız birer roman olarak da okunabilecek özelliklere sahip iki ayrı bölüm. Yazı, Umut’un “Sophie” adını verdiği hastalığı çevresinde hayatını, aile çevresini, ailesinin tedavi umuduyla gönderdiği Amerika’da giderayak Sanem’le yaşadığı aşkını; Tura ise Sanem’in çilekeş hayatını, ailesini, çevresini ve Umut’la kesişen dünyasını anlatıyor. “Her Şey Çok Çabuk Kayboluyor” bölümünde ise iki hikâyenin iki ana karakteri bütünselleşiyor ve adeta bir Leyla ile Mecnun, bir Kerem ile Aslı, belki de Romeo ve Juliet düetine dönüşüveriyor roman. Yine hüzünlü son…

Bir kadın yazarın bir erkek karakterin etine kemiğine bürünüp okurda heyecan yaratması büyük başarı bence. Aslında “Ya(z)gı” şeklinde de yorumlanabilecek “Yazı” bölümünde Umut’un duyguları okura mükemmel yansıtılmış.

Başlarda çok mutlu, huzurlu, kusursuz bir ailesinin olduğunu sanıyoruz Umut’un. Roman sayfaları aralandıkça Umut ile birlikte onun aile sırlarını da öğreniyoruz. Babalarının işkencecilerin müdürü olduğunu ve aşk timsali gösterilen anne babalarının karanlık aşk hikâyelerini hiç ummadıkları şekilde öğrenen iki kardeş ile birlikte okur da hayal kırıklığına uğrar; “Yuva yıkanın yuvası olmaz” sözlerini akla getiren hikâye ile birlikte okur da sarsılır.

Umut’un yaz(g)ısının başlangıcı bir kahvaltı sofrasına dayanır aslında. Romanın en etkileyici sahnelerinden biri olan şu sahnede annenin sofrada ağzından çıkan “NaaAAaaAaaa!” seslerinin dehşet dolu haykırışa dönüşmesi, yuvasında hareket edemeyen gözleri ve gözlerinden çıkan yaşlara hâkim olamaması aile efradını dehşete düşürür. Yıllarını çok gizli belgelerle geçiren, duygusal erkekleri küçümseyen, romantizmin kadınları oyalamak için icat edilmiş gülünç bir metot olduğunu iddia eden baba, gözyaşları içinde, büyük bir aşkla, hatta oradakileri dehşete düşüren bir şehvetle karısının ağzından öyle bir öper ki kadının ağzı görünmez olur. Aslında ailesinin önünde “NaaAAaaAaaa!” diye haykıran hastalıklı bir ağız susturulmuştur böylece. Annenin intiharla sonuçlanan kaderi Umut’un kaderine dönüşür. Annenin cenazesinde ortaya çıkan üvey ablanın babaya “Bu kahrolası ölü için bizi terk ettin! Evlat acısı gör! Evlat acısı gör! Evlat acısı gör!” haykırışları da geleceğin sinyalleridir adeta.

Doktorlardan annelerinin hastalığının genetik geçişli olduğunu öğrendiklerinde iki kardeş yıkılmıştır adeta. Sedef, kızı Naz için endişelendiğinden ama sonucu bekleme sürecini yaşamak istemediğinden genetik testi yapma görevi Umut’a düşer. Annelerinden genetik bir miras olarak zaman içinde fiziksel ve bedensel erime sonucu ölümle noktalanacağı bilinen bir gen hastalığı alan kardeş, annesinin de daha çok üzerine titrediği Umut’tur. Kader, abisi yerine onu seçmiştir.

Her şeye rağmen Amerika’ya gidiş, İstanbul’daki gizemli doktordan sonra oradaki yine başka bir acı hikâyesini dinleyeceğimiz Stefan, evlerinde kiracı kaldığı Alzheimer hastası Cathy’i tanırız bu bölümde. Ve en önemlisi Sanem hayatına girer Umut’un. Bizleri ölüm ve intihar fikrine alıştıran Japonya’daki Aokigahara Ormanı’nın intihar etmeyi seçen insanların mekânı olduğunu öğreniriz.

Romanın ikinci bölümü “Tura”da bu kez her şeye Sanem’in gözünden şahit olur okur. Hem Umut ile Amerika’da yaşadığı aşkı, hem de ilk bölümde de Umut’un geçmişi anlatılırken kullanılan “geriye dönüş” tekniği ile bu kez Sanem’in geçmişine şahit oluruz. Sık sık “gül” metaforu çıkar karşımıza. Daha ilk sayfalarda “Bir gül bir güldür bir güldür bir gül” dizesini okuruz. Sanem daha lise yıllarından bir edebiyat dersinden Tanpınar’ın “Bir gül bu karanlıklarda” dizesini hatırlar sonrasında. Gül ile bülbül aşkına da gönderme yapılır. Gül kıymet verilen bir çiçektir ama Sanem hiçbir zaman ailesi için kıymet verilen bir çocuk olmamıştır. İstenmeyen bir bebek olarak gelmiştir dünyaya. Babanın kürtaja parası yetmediği için aldırılamamış, annenin düşsün diye o kadar içtiği bitkisel çaylara, onca ani hareketlere rağmen hayata sımsıkı tutunmuş, sonradan ailesinin yüz karası ilan edilecek bir bebektir Sanem. Roman boyunca canlı bir karakter olarak çizilen anneannenin “Sana bakar işte!” sözleriyle belki de hayatı bağışlanmış ve gerçekten aileye bakan bir evlat olmuştur Sanem. Değersizlik hissi defalarca bir leitmotif örneği olarak “bir somyayla bir naylon sepete layık görülen” ifadeleriyle anlatılan, hiçbir zaman “gül gibi sevilmemiş” bir kadın olmuştur. Çocuk denecek yaşta yaşadığı aşkın meyvesi kendisinden koparılıp, daha beş altı yaşlarında mahallesinde gördüğü inşaattan yola çıkarak karar verdiği mimarlığı okuması için İstanbul’a gönderilmiş, sonrasında Amerika’da kendine sahte CV hazırlayarak iş hayatına atılmış, para makinesi olarak görülen bir evlat, bir kardeş hatta bir annedir Sanem. Bir gülüşüyle kaderinin değiştiğini sandığı Umut’la aşkı doyasıya yaşamak istese de yine her şey umduğu gibi gitmemiştir. Kendisine “gül” gibi davranan kendisi de hep gül gibi kıymet görmüş belki de tek arkadaşı Eda’dır.

Romanın bu bölümünde kurgu içinde biraz zorlama bulduğum birkaç sahne var. Bunlar; Ganalı Ryuke’nin lüks bir restoranda yenilen akşam yemeğinde zenci olduğu için bakışları üzerinde topladığı sahne, Ermeni bir çiftin oda kiralamak için gittiği yerde ev sahibesi Eda’ya Türk olduğu için tepki gösterdikleri sahne, Ermeni çiftten “sohak” sözcüğünün “bülbül” anlamına geldiğini öğrenince Sanem’in geçmişte bir anı hatırlayarak anneannesinin Ermeni olabileceğini düşündüğü sahne. Sanem “sohak” sözcüğünü duyunca anneannesinin Ermeni tehciri sırasında Amasya’da bir Türk komşuya bırakılmış olabileceğini düşünür. Belki de kendisini kabul ettirmek için yaşamı boyunca Osmanlı kanı taşıyorum vurgusu yapan anneanne, sokaktaki dut ağacına dadanan bülbülü kast ederek belki de ana dilinden hatırladığı son sözcük “sohak” diyerek can vermiştir çünkü. Livaneli’nin Serenad’ında da başkarakterlerden Maya Duran’ın babaannesi Ermeni kökenlidir. Anneannesi Kırım Türk’üdür. Bu detaylar Serenad’da roman kurgusunda gerekli detaylar olarak düşünülürken Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura’da çok da işlevsel olmamıştır.

“Her Şey Çok Çabuk Kayboluyor” adındaki romanın belki de en başarılı bölümü sayılabilecek üçüncü bölümünde edebî eserlerde pek de rastlamadığımız şekilde anlatıcının sürekli değiştiğini görüyoruz. Anlatıcı değişimleri eserde belirtilmiyor; okuyucu yazılanlardan anlayabiliyor sözlerin Umut’un mu yoksa Sanem’in mi sözleri olduğunu. Yazı bölümünde hastalığının üç belirtisini gördüğünde aslında annesinin kaderini yaşamaya karar veren Umut’un bu kaderi gerçekleştirme sürecine şahit oluruz. Umut İstanbul’da evindedir, Sanem ise Amerika’da Umut’un yaşadığı eve gitmiş hatta onun yatağına uzanmıştır. Umut’un ve Sanem’in duygularının, konuşmalarının arka arkaya sıralandığı on üç sayfalık bu bölümde an be an Umut’un ölümüne şahit oluruz. Beşir Fuat’ın intiharını ve intihar mektubunu hatırlatan bu son bölümde Bitpazarı’ndan Sanem ve Umut’un birlikte aldıkları ustura ile intihar ettiğini öğreniriz Umut’un.

 

“Bayılacağımı hissediyorum. Havlu kıpkırmızı oldu, sızan kan masaya yayılıyor, yere damlayacak, belli.

Bana son bir kelime söyle diyorum.

Şarjım bitiyor diyorum, elektrik de kesik ne yapacağım.

Bana son bir kelime—

Son bir kelime söylememi istiyor.

Ya’aburnee[1] diyorum.

O anda telefonumun ekranı kararıyor.

Duydun mu? Umut beni duydun mu?

Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.”[2]

 

[1] Ya’aburnee: Arapça. Beni sen göm, senden önce ölmek istiyorum çünkü seni kaybetmeye dayanamam. Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura, Ayfer Tunç, Can Yayınları, İstanbul 2018, s. 300

[2] A.g.e s. 447.

Paylaş
Önceki İçerikİstanbul’un Kötü Hiçbir Şeyi Yoktur
Sonraki İçerik“Kıyamet Ha Kıyamet”: Anlatılan Bugün mü Geçmiş mi?
Avatar
1977’de İstanbul’da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul Zeytinburnu’nda tamamladı. 1999 yılında Trakya Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden “Hayretî Dîvânı’nda Hayvanlar ve Bitkiler” adlı teziyle mezun oldu. Aynı yıl İstanbul’da Türkçe Öğretmeni olarak göreve başladı. Ardından Edirne’de görevine devam etti. 2003’te Prof. Dr. Süreyya Ali Beyzadeoğlu danışmanlığında “XV. Yüzyıl Mesnevilerinden Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, Cem Sultan’ın Cemşid ü Hurşid’i ve Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin’inin Modern Roman Unsurları Bakımından Değerlendirilmesi” tezi ile yüksek lisansını tamamladı. Şu an Hatay’da Osman Ötken Anadolu Lisesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak görevine devam etmektedir. Evli ve üç çocuk annesidir.