Kovulmadım Ben Ayrıldım! isimli ilk öykü kitabı 2017 senesinde çıkan, 2018’de Ankara Üniversitesi “En iyi öykü kitabı” ödülüne değer görülen ve şimdilerde ise yeni öykü kitabı Kayıp ile okurlarıyla buluşan Arzu Bahar’la keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Mevzumuz tabii ki edebiyat… Keyifli okumalar dileriz.

 

Sevgili Arzu Bahar, Alakarga Yayınları’ndan çıkan ikinci öykü kitabınız Kayıp’ı tebrik ediyoruz. Bu kitabınızda biraz kişisel ve toplumsal belleğe eğilmişsiniz. Şizofreni, geçmişe özlem, yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgi yine başrolde. Hikâyelerinizi oluşturma sürecinizi Mevzu Edebiyat okurlarıyla paylaşır mısınız?

Merhaba, çok teşekkür ederim. Kayıp, ilk kitaptan yaklaşık iki buçuk yıl sonra yayımlandı. Ancak heyecan bakımından hiç farkı yok tabii ki. Yine gördüklerim, duyduklarım, biriktirdiklerimle ortaya çıkan bir kitap oldu. Elbette sabahladığım geceler, çöpe atılan taslaklar, bitti derken bir türlü içime sinmeyen ve yine çöpü boylayan öykülerle dolu bir süreç bu. Fakat istediğim gibi olduğuna kanaat getirip son noktayı koyduğum an, değmeyin keyfime…

Dikkat etmeye çalıştığım; kendimi tekrara düşmemekti. Yine yalın bir dil kullanmaya çalıştım ki en çok önemsediğim konulardan biri bu.

 

“Kayıp” öyküsünde ağabeyini arayan bir adamın hikâyesini okuyoruz, bu bize cumartesi annelerine bir atıf olduğunu düşündürttü. Ülkenin politik durumu, toplumsal şiddet ister istemez yazarın öykülerine sızıyor mu? Sızmak zorunda mı? Kendinizi bu coğrafyanın yazarı olarak nereye konumlandırıyorsunuz?

Sızıyor, sızmalı. İnsan olmak bunu gerektiriyor. Nihayetinde toplumun içinde yaşıyoruz ve ister istemez etkileniyoruz. Bir yerlerde acı çeken insanlar varken sadece çiçekli böcekli, tozpembe dünyalar yazmak bana göre değil. Elbette bu etkileşim gördüğümüz duyduğumuz her olayda aynı şekilde olmuyor, burada algıda seçicilik devreye giriyor. İnsan hangi konuda hassas ise o konu ilgisini çekiyor galiba. Sadece politik olaylar, toplumsal şiddet değil, yan masada kulak misafiri olduğunuz bir konuşma, okuduğunuz bir gazete haberi, şahit olduğunuz bir incelik de aynı şekilde etkiliyor.

Bu coğrafyanın yazarı olarak nereye konumladırırım kendimi bilmiyorum. Bilmesi gereken ya da bu konumlandırmayı yapması gereken kişi ben miyim, bundan çok emin değilim. İşin aslı bir yere konumlanmak gibi bir telaşım da yok. Bu, kendime kurallar koymama, yer almaya çalıştığım konum için bir çerçeve çizmeme ve özgürlüğümün kısıtlanmasına sebep olur. Ben bildiğimce anlatıyorum öykülerimi ve bunun için çalışıyorum, ilgilendiğim tek şey de bu galiba.

 

Geçtiğimiz aylarda aldığınız Ankara Üniversitesi Öykü Ödülü’nüzü tebrik ediyoruz. Okur tarafından ödüllendirilmek size neler hissettirdi? Ayrıca kitabınızdan önce dergilerde öykülerinizi yayımladınız. Bir öykünüzü, ilk defa matbu bir mecrada görmek nasıl bir duyguydu? İlk kitap, ilk heyecan, ilk ödül bağlamında duygularınızı öğrenmek isteriz.

Teşekkür ederim. Elbette ödüle layık görülmek heyecanlandırdı beni. Ankara Üniversitesi, bu konuda çok hassas, çok önemsiyorlar. Edebiyata bu kadar değer verildiğini görmek de mutlu ediyor doğal olarak.

İlk öyküm, Galapera Fanzin’de yayımlanan “Bay Ö.” idi. Sevgili Jale Sancak’ın öykümün yayımlanacağı bilgisini verdiği e-postasını okuduğum zamanki mutluluğumu sanırım hiç unutmayacağım. Sonrasında, Öykü Gazetesi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Notos, Öykülem, Lacivert, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti, online edebiyat siteleri ve farklı fanzinlerde de yayımlanan öykülerim oldu. Ben hepsinde aynı keyfi ve heyecanı hissediyorum. Umarım hiçbir zaman sıradanlaşmaz benim için.

İlk kitap heyecanıysa bambaşka elbette. Uzun zaman, sadece kitapçı rafında görmeyi hayal ettiğim kitap, elimdeydi ve bu inanılmazdı. Düşünsenize hiç bilmediğiniz bir yerde hiç tanımadığınız insanlar sizin yazdıklarınızı önemsiyor, okuyor. Şöyle bir şey oldu mesela; sosyal medyadan, “Haydaaa!” diye bir mesaj geldi bir gün. Neler olduğunu anlamak için yazdığımda, Kovulmadım Ben Ayrıldım’daki “Eda” öyküsünü okuduğunu söyledi. Final beklediği, tahmin ettiği gibi değildi, olanlar onu şaşırtmıştı ve yazma ihtiyacı hissetmişti. Ben o sırada bambaşka bir yerde, bambaşka bir işle meşguldüm ve birisi aynı anda -bir nevi- benim anlattıklarımı dinliyordu. Bu bana her zaman inanılmaz gelecek ve özel hissettirecek.

 

Öyküyü, sizin için diğer türlerden ayıran ve sevdiren nedenler nedir? Yazmak söz konusu olduğunda yazınsal türler arasında öyküde karar kıldınız, peki ya okumak söz konusu olduğunda öykü yine öncelikli tür tercihiniz mi?

Öykü, hak ettiğini yeni yeni bulan bir tür. Acemilik atmak, roman yazmaktan bir önceki basamak olarak görülmekten kurtuluyor sonunda. Öykü, edebiyatın zor türlerinden biri bana göre. Romanda bulduğunuz geniş hareket alanı yok. Kısa bir metinde okura olayları, kahramanları, zamanı, mekânı zihninde boşluklar kalmayacak ve mantık hatası olmayacak şekilde anlatmanız gerekiyor. Bunu çok iyi yapan, hayranlık duyduğum, yazdıkları ders niteliğinde olan çok önemli yazarlarımız var.

Tabii ki öykü, romandan üstündür gibi bir şey söylemeye çalışmıyorum, edebiyatın aslında tümüyle sanatın her türü, değerini kendi içinde barındırmakta. Ben, yazarken kendimi iyi hissettiğim, yazmaktan keyif aldığım, aklımdakini en iyi böyle aktarabildiğime inandığım için, öykü yazıyorum. Bir gün roman yazar mıyım? Neden olmasın?

Sadece öykü okumuyorum tabii ki. Bu çok kısır bir okuma olurdu. Roman, anlatı ve biyografi okumayı da seviyorum.

 

Kovulmadım Ben Ayrıldım! kitabınızda toplumun içinden insan portreleri görüyoruz, mesela işten kendi ayrıldığını ısrarla belirten ve kitaba ismini de veren gururlu bir kadın, sevgilisini aldatmış pişman bir erkek, çirkinliğinle hesaplaşmaya çalışan bir kadın, ekmeğini kovalayan bir işçi, mahallenin yakışıklı bekar erkeğini düşleyen genç bir kız… Bu karakterlerinizin ne kadar kurgu ne kadarı hayatın içinden? Karakter oluşturma sürecinizden bahsedelim mi biraz?

Bu karakterlerin hepsi hem kurgu hem hayatın tam da içinde. Görmeden, duymadan, şahit olmadan, izlemeden karakter oluşturamam ki. Hayal ettiklerimin yanında, yolda yürürken gördüğüm herhangi biri, bir öykünün kahramanı olarak ortaya çıkıverir günün birinde. Anlattığım olay her ne ise; ben yazarken kahramanlar kendiliğinden oluşuyor. Elbette anlattığım olay her ne ise, ona uygun tepkileri verecek, kararlar alacak, duruma uygun olarak acımasız, neşeli, menfaatçi ya da kötü kalpli, merhametli, çirkin, güzel kahramanlar olmasına özen gösteriyorum.

İstinai olarak, Kovulmadım Ben Ayrıldım’daki, “Üç Ay Sekiz Gün Yirmi İki Saat” öyküsüne başlarken, çirkin bir kadını anlatmaya karar vermiştim ve kahraman, olaylardan önce şekillenmişti.

 

Bir yayınevinin editörüsünüz de aynı zamanda. Ele aldığınız dosyaları incelerken editör ve yazar rolleriniz ne ölçüde belirleyici oluyor değerlendirme sürecinde? Ya da yazar kimliğinizi ve bakışınızı tamamıyla bir kenara bırakıp, sadece editör olarak bir değerlendirme yapabilmek ne ölçüde mümkün?

Yazar kimliğimi bırakmak zorundayım elbette. Editör olarak müdahale edebileceğiniz sınırlarınız olmalı. Her yazarın, her dosyanın özgünlüğüne saygı duymak gerektiğini düşünüyorum. Elbette yazar ile fikir alışverişinde bulunduğumuz dosyalar oluyor, ama bir yere kadar. Kimseye sizin istediğiniz şekilde yazmasını dikte edemezsiniz, tavsiyeleriniz olabilir ancak.

 

Arzu Bahar Türkçe ve yabancı edebiyattan kimleri okur, hangi öykücüleri takip eder? Kimlerden esinlenir? Bizimle çok sevdiğiniz bir öykünün ismini paylaşır mısınız?

Yerli ve yabancı klasikler tabii ki vazgeçilmezim. Sait Faik’ten Yaşar Kemal’e, Onat Kutlar’a, Nezihe Meriç’e, Kafka’dan Pirandello’ya, Edgar Allan Poe’ya kadar okumaktan büyük zevk aldığım pek çok yazar var. Beraberinde çağdaş yazarları da takip etmeye çalışıyorum. Yerli yazarlardan Faruk Duman, Jale Sancak, Doğan Yarıcı, Murathan Mungan, Emrah Öztürk, Necati Tosuner, Engin Barış Kalkan ilk aklıma gelenler. Yabancı yazarlardan yine klasiklerin dışında, Justin Kerr’in Yağmur Damlaları Arasındaki Mesafe adlı öykü kitabını çok sevmiştim.

Çok sevdiğim öykülerden birinin ismini vermem gerekiyorsa, Onat Kutlar’ın “Hadi” öyküsünü söyleyebilirim.

 

Genelde kimleri okursunuz diye sorduğumuzda göçmüş yazarların isimlerini vermeyi tercih edebiliyoruz. Acaba genç yazarlar birbirini okumuyor mu? Bunun dengesi nedir? Yani hep Dostoyevski mi okumalı?

Dostoyevski mutlaka okunmalı, zaman zaman dönüp tekrar okunmalı ama sadece Dostoyevski okunmamalı elbette. Usta yazarlardan öğrenecek çok şeyimiz var, tartışmasız. Ancak farklı kalemleri, klasiklerin yanında çağdaş yazarları, yerli ve yabancı edebiyatı mümkün olduğunca takip etmek gerektiğini düşünüyorum. Bunun dengesiyse çok kişisel bana göre, bir matematiği varsa da ben kendi dengemi kendim kurmayı tercih ediyorum.

Genç yazarlar birbirini okumuyor mu? Umarım okuyordur. Aksi biraz kibirli olmayı çağrıştırıyor bana. Okumalı ve iyi olana “iyi” diyebilmeliyiz. Bu; bizi, yazdıklarımızı, ortaya çıkardıklarımızı, hayalgücümüzü eksiltmez, tam tersi iyi bir yazarın hakkını teslim etmek egomuzu bir kenara koyabildiğimizi gösterir ki bu iyi bir şeydir.

 

Arzu Bahar – Özyaşam Öyküsü

1972 yılında doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Marmara Üniversitesi Diş Protez Bölümü’nü ve ardından Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü bitirdi. Mayıs 2019’da Kayıp, Ocak 2017’de Kovulmadım, Ben Ayrıldım isimli öykü kitapları Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Öykü ve yazıları Öykü Gazetesi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Notos, Öykülem, Lacivert, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti gibi dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Evli, iki kızı, Pati adında bir kedisi, Tekila adında bir köpeği var. Şu anda Alakarga Yayınları Genel Koordinatörü ve Türkçe Editörü olarak çalışmakta.