Geçtiğimiz günlerde kitapçı raflarına çok beklenen bir kitap çıktı: Kemal Varol’dan Âşıklar Bayramı. Bir nefeste okuduğum, bitirdiğimde anadilinde okuyabildiğim ve yazarın çağdaşı olduğum için kendimi çok şanslı hissettiğim, enfes bir romandı. Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul’undan sonra bu duyguyu ilk kez yaşadığım için ayrıca mutlu oldum. Kemal Varol’un şiirlerine hayran biri olarak Jar romanını da çok beğenmiştim. Ama Âşıklar Bayramı başka bir şey oldu.

Âşıklar Bayramı bir baba-oğul romanı. Aslında burada “yüzleşme” kelimesini kullanmıştım ama romanı düşününce o yüzleşme ne derece gerçekleşebildi emin olamadım. Daha doğrusu yazısız, sözsüz bir yüzleşme olduğu aşikâr ama mesele tam olarak dile dökülmüyor.

“Yeryüzündeki tüm oğullara göre şanslıydım yine de. Çünkü ben çoğu kişinin aksine babamı tam kırk yaşımda tanımaya çalışıyordum.” (syf. 138)

Baba-oğul ilişkisinin bir tarafında Avukat Yusuf -sanırım adı romanda sadece iki yerde (syf. 42, 122) geçiyordu- var. Başkarakter arka kapak metninde bile ismi anılmadan, sadece “avukat” ve “adam” olarak anılıyor ama dediğim gibi, bir ismi var. Yazarın karakterine hem isim verip hem de bu ismi neredeyse hiç kullanmaması kafamı karıştırıyor. Bu konuya açıklık getiremeden konuyu kapatıyorum. Babası tarafından yıllar önce terk edilmiş bir adam Yusuf. Durum böyle olunca yazarın karakterine neden bu ismi seçtiği (Yusuf peygamber, kuyu anıştırması) anlaşılıyor. Gerçi ilerleyen sayfalarda “terk edilmiş” kelimesine dair hükmüm yıkılsa da Yusuf’un bu konuya dair kafası karışık kalıyor.

“… bir babanın kendisiyle değil, hatırasıyla kavga etmek her zaman daha kolaydı, belki de daha zor, kim bilir.” (syf. 49)

İlişkinin diğer tarafında ünlü gezgin âşık Heves Ali var. Heves Ali âşıklık geleneğinden gelen ve ömrü yollarda geçmiş bir halk ozanı. Yaşı oldukça ilerlemiş olan âşık, roman boyunca dünyayla, en çok da oğluyla olan hesap defterini kapatmaya çalışıyor.

Varol, ele aldığı yüzleşmeye mekân olarak “yol”u seçmiş. Diyarbakır’dan Kars’a uzanan yolun geçtiği her yerde bir helalleşme yaşayan babası, bir yandan Yusuf’un ufkunu açarken bir yandan da kafasını iyice allak bullak ediyor. Romanda yolun geçtiği mekânlardan biri de Kemal Varol’un önceki romanından bildiğimiz kurgu şehir Arkanya.

Kendi yazdıklarıyla yeni eserlerinde bağlantı kurmayı sevdiğini bildiğimiz yazar, tıpkı mekân olarak Arkanya’yı kullandığı gibi “Küfran” şiirinin şairi olarak kendine ufak bir sahnede kısacık bir yer vermiş (syf. 100). Yüksek ihtimalle yazarın böyle bir düşüncesi yoktur ama beni inceden gülümseten bu sahneden, “Romanları okuyorsunuz da şairliğimi unutmayın!” mesajı çıkardım.

Yukarıda yazarın mekân olarak “yol”u seçtiğini yazmıştım. Aslına bakılırsa “yol”un sadece mekân değil, konu olduğunu da söyleyebiliriz. Âşık Veysel’in “Dünyaya geldiğim anda/Yürüdüm aynı zamanda/İki kapılı bir handa/Yürüyorum gündüz, gece” dizelerinde belirttiği gibi hayattır “yol”. Romanın konusu, çok uzun zaman önce kesişmiş ama artık ayrı yollarda yürüyen iki insanın hem hayatlarıyla hem de birbirleriyle yüzleşmesidir, yani “yol”dur.

Bu yolda hem Avukat’ın hem de babasının karşısına kadınlar çıkmıştır. Birbirleriyle yüzleşmelerinden sonra en büyük hesaplaşmaları bu kadınlara karşıdır. Avukat’ın kafasının bir bölümünü Yıldız, büyük bir bölümünü de Aylın işgal etmektedir. Yıllar önce terk ettiği Aylın’a yazdığı üç mektup romanda ciddi bir yer tutar.

Avukat’ın mail ve kısa mesaj yoluyla yüzleştiği (ki aslında Yıldız’la yüzleştiği söylenemez) kadınlara karşılık Heves Ali’nin kadınları romanda somut olarak yer alıyor. Yol boyunca geçtikleri şehirlerde, köylerde, kasabalarda Heves Ali’nin hayatına girmiş olan kadınlarla yüzleşmesini daha doğrusu helalleşmesini okuruz.

Âşıklar Bayramı‘nda beni bunca etkileyen ne konu ne de kurgu oldu. Beni daha çok yazarın çizdiği baba portresi ve vurgulamak istediği noktaları aktarımındaki ustalık cezbetti. Kemal Varol’un âşıklık kültürünü iyi bildiğini, sevdiğini nefis bir şekilde işlediğini düşünüyorum. Eminim ki romanı okuyan herkes benim gibi düşünecektir. Yazarın ülkedeki sosyal-siyasi ortama dair kurduğu sahneleri (kontrol noktaları, askerî konvoylar, mezhepsel ayrılıklar, solcu avukatın geçmişte yaşadığı işkenceler vb.) aktarma biçimine hayran oldum. Söylemeden geçmeyeyim, günümüzün popüler davranışlarını (Avukatın hoşlandığı hemşireyi sosyal medyadan “stalk”layıp eklemesi, babasıyla “selfie” çekip “Pederle Kars’a doğru…” yazarak sosyal medya hesabında paylaşması, Aylın’a yazdığı mektupları mail yoluyla göndermesi vb.) karakterlerinde sergilediği bölümler beni ayrıca gülümsetti. Benim Birhan Keskin aşkımı bilenler bilir. Kitabın sonunda “ba” hecesiyle verilen duygu bana tabii ki Birhan Keskin’i hatırlattı ve benim için romanın bonusuydu.

Romanda adı pek söylenmeden, çoğu yerde “baba” olarak anılan Heves Ali’yi okurken ömrü işçilik yaparak geçen, emeklilikten sonra balıkçılık yapan babam sık sık gözümün önüne geldi. Kendi içimde babamla yüzleştim. “Baba-oğul” konusu edebiyatta daha önce defalarca işlendiyse de babamla ilişkimi en derin şekilde gözden geçirdiğim metin Âşıklar Bayramı oldu. Umarım kitabın yolu açık, baskısı bol olur.

 

Kemal Varol, Âşıklar Bayramı, İletişim Yayınları, Ocak 2019.