Çevirmen Orçun Türkay ile Arzu Bahar Söyleşisi

25 Kasım 2018

 

Orçun Bey merhaba, çevirdiğiniz kitapların çeşitliliği ile başlamak istiyorum. Hem çocuk kitapları hem yetişkin kitapları çeviriyorsunuz. Arada fark var mı? Çocuk edebiyatının bambaşka bir alan olması, çeviri sırasında sizi zorlayan bir etken mi?

Bir oğlumuz olalı beri, daha çok çocuk kitabı çeviriyorum. Çok da seviyorum, eğleniyorum. İşimle eğlenmemi sağlıyorlar. Özellikle başlarda, boyumu kat kat aşan işlere kalkıştım, arada sırada hâlâ öyle çeviriler aldığım oluyor. Terminolojilerini pek bilmediğim alanlarda kitaplar, makaleler aldım. Onlar çok zorluyor. Eskiden okur olarak okumayacağım kitapları çeviri yoluyla okumanın iyi bir şey olduğunu düşünürdüm. Ama geçim derdi, şuydu buydu derken, kendimi sürekli önüme geleni çevirmeye çalışırken buldum. Bu hiçbir açıdan sağlıklı değil. Okumalarımı bile çeviriler belirlemeye başladı. Kendim için okumak istediğim şeyleri okuyamıyorum, hep erteliyorum. En azından gözlerim izin vermiyor. Hiç ama hiç ara veremiyorum. Çocuk kitapları iyi geliyor. Görece altından daha kolay kalkılabilir olmaları bir yana, hiç olmazsa kafamı mengenede sıkıştırmıyorlar. Bir de zaman olsa, karşılığı olsa diyeyim, daha çok şiir çevirmek isterdim.

 

Çevirisini yapacağınız dosya konusunda seçici misiniz? Okumaktan çok hoşlanmadığınız ya da hayata bakışınızın farklı olduğu yazarların kitaplarına karşı mesafeli misiniz yoksa böyle bir dosya sizin için sadece çevirisi yapılacak herhangi bir metin midir?

Doğrusu, görüşleri benimkilere taban tabana zıt herhangi bir yazarın kitabını çevirmedim. Denk gelmedi belki. Gelse, alır mıyım? Doğrusu, büyük konuşmayayım ama sanmıyorum. Sevdiğim için çevirmeyi önerdiğim yazarlar üstünde çalışmak, doğal olarak, en güzel yanlarından biri işin.

 

Bir kitabın çevirisine başlamadan önce yaptığınız çalışmaları anlatabilir misiniz? Yazarın diğer kitaplarını okumak, üslubu üzerinde fikir sahibi olmak belki biyografisini araştırmak gibi hazırlıklar sizin için faydalı mı yoksa kafa karıştırıcı mı oluyor?

Utanarak açık konuşayım, çeviriye başlamadan önce artık çevireceğim kitabı bile bütünüyle okuyamıyorum. Üstünkörü karıştırıyor, sonra belki biraz İnternet’e bakıyorum. Her sabah, o gün çevirmeyi planladığım kadarını okuyorum. Metnin içine girince, daha başka bir sürü şey okumak gerekiyor, ama bunu bir ön hazırlık olarak değil, zorunluluktan yapıyorum. Daha uzun uzun çalışabilmeyi çok isterdim.

 

Size göre çevirmen, çevirdiği metne yorum katmalı mıdır? Yine çevirisini yaptığınız bir metinden yola çıkarak, kurgusu ya da finali için, keşke şöyle olsaydı, dediğiniz metinler oluyor mu?

Yorum katmadan olmuyor sanırım. Kendiliğinden katılıyor. Fransız çevirmen Brice Matthieussent’ın “Çevirmenin Hareketi” diye bir konuşması var İnternet’te. Çevirmenin bir masada yanında duran kitaba, bir bilgisayara -benim durumumda, bir de sağımdaki sözlüğe (Tahsin Saraç)- bakarken, kafasını sürekli “hayır” der gibi salladığını, sürekli “hayır” dediğini söylüyor. Neye “hayır”? “Hayır, olmuyor” mu? Bir gün, bilgisayarın kamerasını açıp, çalışırken kendimi çektim. Uzunca bir süre. Kamerayı unuttuğum anlarda, poz aralarında, çok mutsuz görünüyorum. Beni hiç umursamayan, bana sürekli tuzak kuran, neredeyse kötülüğümü isteyen -okur olsam, bunu yapmayacak- birine aracı olmaya çalışıyorum ve evet, çeviri boyunca çoğunlukla “olmuyor”. Cümle yapılarına, metnin bütünlüğüne vb. ne kadar bağlı kalmaya çalışırsam çalışayım, o iki -yoruma sonsuzca açık- metin yan yana durdukça olmuyor. Örneğin, ben kimileri için söylendiği kadar “gaddar” olmasam da, çoğunlukla Öztürkçe sözcükleri yeğliyorum. Bu bile bir yorum katıyor metne. Çeviri bitip de yalnızca takıldığım yerlerde özgün metne dönerek Türkçe metni okuyunca, o “hayır” biraz yumuşuyor sanırım. Kurguya ya da finale ilişkin bir yoruma gelince, çevirdiğim yazar, o “kötü cin” karşısında, genelde kendimi onun yaptıklarını sorgulayamayacak kadar küçük hissediyorum. Hiç olmazsa, çeviri sırasında.

 

Dipnot konusuna değinmek istiyorum. Ölçüsü var mıdır size göre, bir metne çok ya da az dipnot koymanın okur üzerindeki etkisi nasıl olur?

Benim bir ölçüm yok. Hatta günüm günümü tutmuyor diyebilirim. Kimi zaman eleştirel bir baskıya yakışacak bir bilgiyi dipnotla vermeden edemiyorum. Sonra, aynı metinde, dipnot gerektirebilecek başka bir yeri sonuçta özgün metinde de açmamışlar diye es geçebiliyorum. Metni toparlarken ya da redaksiyondan sonra, ister istemez bir ölçü belirleniyor. Bu da yorum kuşkusuz. İlgimi çeken bir bilgiyi vermem, o zaman başkalarına niye dipnot koymadın dedirtebiliyor. Sonuçta, Fransızcadan çeviri yaptığım için, özgün metinde geçen başka yabancı dillerden sözcüklerin anlamlarını, metnin anlaşılmasını kolaylaştıracak birtakım bilgileri dipnotla vermek büyük olasılıkla daha doğru. Gerisi, ayrıntılar, eleştirel baskının işi. Ama insan, arada sırada, bunu bulmak için o kadar uğraştım ki, sonunda bakın neymiş demekten alıkoyamıyor kendini.

 

Çevirmekten pişmanlık duyduğunuz bir kitap oldu mu?

Çevirisini üstlendiğime pişman olduğum çok kitap oldu. Vicdan azabı olarak duranlar, içimi kemirenler hâlâ var. Bugünlerde, elimi artık gerçekten epeyce temizlemek istiyorum. Kendime bir yıl gibi bir süre tanıdım. Bunu ne kadar bu tempoda sürdürebileceğimi bilmiyorum. Sonrasında ne yapacağımı bilmesem de, uzun soluklu başka işlere girişmemeye çalışıyorum. Elimdekileri de yapabildiğimce bitirmeye. Ama iş faslını dışarıda tutarsak, çevirmekten pişmanlık duyduğum kitap yok.

 

Türkiye’de çevirmen olmanın zorlukları neler? Ya da genelleyebiliriz de bu soruyu, çevirmen olmanın zorlukları neler? Mesleğinizi yaparken en sık yaşadığınız sıkıntı nedir?

Ne olacak, birçok insan gibi geçim sıkıntısı… Hep dedikleri gibi, memleketin hali ortada. Zaten baştan beri yakınıp durdum. Ama yakınmamak gerek, yine dedikleri gibi. Sonuçta, ara sıra, kararlarımı, savruluşlarımı çok sorgulasam da, hatta yeri geldiğinde pişman olsam da, birçok açıdan kendimi konumlandırmak istediğim yere yakın görünüyor çevirmenlik. Yalnızca biraz daha başka türlü, biraz daha aralıklı, biraz daha soluklanarak çalışabilmeyi isterdim diyeyim yine.

 

Son olarak bize biraz da yazar Orçun Türkay’dan söz eder misiniz? Teşekkür ederim.

Birkaç yıl önce bir defterime şöyle yazmışım: “Yayınevinde kitap memuriyetinde çalışırken, ‘yok, çeviri yapmam, çeviri yapacağıma iki satır yazmaya bakıyorum’ derdim… Uyuşturucuya alıştırır gibi yavaş yavaş verdiler…” Doğrudan bir yayınevinde editör olarak çalışırken, yirmili yaşlardaydım. Aklım beş karış havada, ozan olacaktım hesapta. Şiirde kötü yenildim. Düzyazıya döndüm. Hoş, aklım başıma mı geldi de çevirmenlik yapmaya başladım, hiç emin değilim. Bir süre çevirmenliğin bir şeyler yazmaya çalışmak için öncelikli olarak gereken iki şeyi, okumayla yazmayı bana sağladığını düşünerek avundum. Şimdilerde okurluğuma ve iki satır bir şey yazmama daha çok engel olmaya başladığını düşünüyorum. Buna bir çözüm bulmak istiyorum. Bakalım… Başka bir deftere de yine konuyla ilgili şöyle yazmışım: “Ulan çevirtgen! Kendini de yaktın, bizi de… Ciğerini bilirim senin, sönmüştü”.

Ben teşekkür ederim.

 

Arzu Bahar – Özyaşam Öyküsü

1972 yılında doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Marmara Üniversitesi Diş Protez Bölümü’nü ve ardından Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü bitirdi. Kovulmadım, Ben Ayrıldım isimli öykü kitabı Ocak 2017 de Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Öykü ve yazıları Öykü Gazetesi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Notos, Öykülem, Lacivert, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti gibi dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Evli, iki kızı, Pati adında bir kedisi, Tekila adında bir köpeği var. Şu anda Alakarga Yayınları Genel Koordinatörü ve Türkçe Editörü olarak çalışmakta.