Çevirmen Ayşe Hacıhasanoğlu’yla Söyleşi                                 

             

18 Şubat 2019, Pazartesi günü Rusçadan çeviriler yapan, aynı bankada çalıştığım arkadaşım Ayşe Hacıhasanoğlu’yla Tolstoy’un Kreutzer Sonat adlı kitabını okuduktan sonra bir araya geldik. Biz kim miyiz? Nalan Barbarosoğlu ve öğrencileri Billur Akgün, Canan Kuzuloğlu, Dilek Yılmaz, Şeref Tokgöz ve ben Sultan Deliklitaş. Resmi şekilde başladığımız söyleşimiz, sonrasında çok samimi bir sohbete dönüştü ve biz çok zevk aldık. Umarım siz de zevk alırsınız okurken.

 

(DY) Ayşe Hanım hoş geldiniz… Tanışma sohbetimizde özel bir bankadan emekli olduğunuzu söylediniz. İlk sorumuz şöyle: Çevirmen olmak hayaliniz miydi? Bu doğrultuda mı eğitim aldınız? İş hayatınızda çevirmenlik hep oldu mu?

Biraz tesadüfi oldu, ben aslında Basın Yayın Yüksekokulu’na gitmek istiyordum ve sınavda çok küçük bir farkla bu okula giremeyip, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin Rus Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım. Dedem, “Rus edebiyatı çok güçlüdür, mutlaka öğren kızım” dedi ve bu okulu okumam konusunda ısrar etti. Ben de büyük bir zevkle okudum, okul bitti ama iş bulmam biraz zor oldu. Bu arada tekrar üniversite sınavına girerek Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu’nu okudum. Bu ikinci diplomam sayesinde İş Bankası’na girdim. Bankanın genelde dış işler müdürlüğünde ithalat, ihracat gibi bölümlerinde çalıştım. Emekli olduktan sonra yoğun olarak çeviri yapmaya başladım. Bankadayken çeviri yoktu hayatımda. Daha önce Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdikten bir süre sonra Ankara’da, o zamanki adıyla Sovyetler Birliği Büyükelçiliği Basın Bürosu’nda çalışırken çeviri yaptım. APN diye bilinen elçiliğin basın ajansında yedi sene kadar çalıştım. Orada Sovyetler Birliği’nden haberleri, güncel konularda yazıları Türkçeye çevirirdik.

Ayrıca o dönem evde ufak tefek de olsa çeviriler yapıyordum. İşçi Partisi’nin yayın organı olan Bilim Yayınevi için çeviriler yapmıştım. İkinci okulu okuyup bankaya girdiğimde ara vermek zorunda kaldım. Bankada çalışırken çeviri yapmak mümkün değildi. On dört sene çalıştığım bankaya gelip giderken servislerde dil bilgisini unutmamak için Rusça okumalarıma devam ettim. Bu şekilde dil bilgim canlı kaldı.

Emekli olduktan sonra çeviri yapmaya karar verdim. Zaten sevdiğim bir işti. Büyük zevk alıyorum. Bana maddi getirisinden daha fazla manevi tatmin sağlayan bir iş çeviri. 1998’den beri çeviri yapıyorum.

 

(DY) Dil bilgisini canlı tutmak adına kitaplar okuyordum dediniz, o dönemde Rusça kitaplar bulmak zor olmuyor muydu?

Hem de nasıl zor oluyordu. Ben fakültede okurken üç sene boyunca sözlüksüz çalışmak zorunda kaldım. Kütüphanedeki tek sözlüğü bir arkadaşımla ortak kullanarak ödevlerimizi yapıyorduk. Dediklerine göre, sözlük, içinde Kızıl Ordu ifadesi geçiyor diye sansüre takılmış, uzun zaman sansürden çıkamadığı için sözlüksüz kaldık. Bu dili büyük zorluklarla öğrendik açıkçası. Ben yine de kendimi şanslı sayıyorum. Şefika Ortaylı, İlber Ortaylı’nın annesi, bizim dil bilgisi hocamızdı. Son derece güzel Rusça telaffuzu olan, çok donanımlı bir öğretmendi ve onun bize katkısı büyük oldu. Mezun olduğumda Şefika Hanım bana, “Sen iş arama kızım, evinde otur, çeviri yap” demişti. Onun bu sözü de beni çeviriye yönlendirdi diyebilirim. Bu işi sevdiğim için de elimden geldiğince yapıyorum. Başlangıçta tesadüfen olsa da, sonrasında severek yaptığım bir iş oldu diyebilirim. Bir emekli maaşımın olması da beni özgür kılıyor. Aksi takdirde günümüzde çeviriden elde edilen gelirle yaşamam mümkün olmazdı diye düşünüyorum. İstikrarlı bir gelir olmadığı için.

 

(NB) Çok baskı yapan kitapları çevirenlerin oldukça iyi gelirler elde ettiğini duyuyoruz.

Çok baskı yapanların geliri iyi olabilir, onu bilemiyorum ama benim çevirdiklerimden en fazla baskı yapan Anna Karenina, on üçüncü baskısını yaptı İş Bankası Kültür Yayınları. Son zamanlarda yeni baskılarda yayınevleri telifleri de düşürdü ayrıca.

 

(DY) Yeri gelmişken Sabri Gürses’in bir röportajından not aldığım bir şeyi sizinle paylaşmak isterim. “Çevirdiği türe ilgisi, yeteneği olmadan kimse bir şey çeviremez, çevirdiği kuru olur, bozuk olur.” Bu konuda siz ne söylemek istersiniz? Tabii, bir de merak ettiğim kopya çeviri konusu var…

Tabii sevmediğim bir kitabı çevirmek benim için eziyet demektir. Önerilen bir kitabı okurum, hoşuma giderse yaparım, hoşuma gitmezse geri çeviririm. Kopya çeviri konusuna gelince ben kendi çevirilerimden kopyalanan bir şey tespit etmedim, etmeye de çalışmadım. Yakalamak çok zor, açıkçası uğraşmadım.

Hatta bir şey duymuştum onu sizinle paylaşayım. Hasan Âli Ediz, çevirilerinin bir yerine özellikle küçük, zararsız bir yanlış koyarmış kontrol amaçlı ve kopyalandığını da bu şekilde anlarmış. Bir çeşit şifre gibi yani. Kontrol etmek çok zor. Mutlaka oluyordur ama dediğim gibi ben pek peşine düşmedim.

 

(NB) Örneğin konuşacağımız Kreutzer Sonat kitabını daha önce Nihal Yalaza Taluy çevirmişti. Ona bakmış mıydınız nasıl yaklaşmış diye?

Tabii diğer çevirilere de bakıyorum. Şöyle, ben çevirimi yapıp bitirdikten sonra kontrol ederken acaba diğerleri nasıl algılamış burayı diye bakıyorum. Sonuçta yine benim kendi çevirim ama bazen de yanlış anladığımız oluyor, kafa dalgın olduğunda paragraf bile atlamış olabilirsiniz. Onları kontrol etmek için bir başka çeviriye bakarım. Kopyalamak anlamında değil. Hatta İngilizcem çok iyi olmasa da, varsa kitabın İngilizce çevirisine bile bakarım. Özellikle kelime bazında bakıyorum. Mesela birbirine yakın birkaç anlamı olan kilit bir sözcük var diyelim, hangi anlamda kullanılmış İngilizcede buna bakarım ve bu açıdan çok yararlı oluyor diye düşünüyorum. Yanlış ya da anlamsız olacağına, bu şekilde bakmak çok faydalı oluyor diye düşünüyorum. Henüz yayınlanmayan, Ludmila Petruşevkaya adında bir yazarın öykülerini çevirdim. İngilizcesini okumuş yayıncım ve onu da bana göndermişti, çok faydası oldu çevirirken. Bazı yerlerde farklı anlamlar, mecazlar kullanmıştı yazar. Çeviri yapmak için o ülkede yaşamak, o havayı solumak gerekli aslında. Öyle bir şansı olmayan bizler için her daim başvurduğumuz sözlüklerin yanına şimdilerde teknolojinin imkânları da eklendi. Ama yine de bazen uygun bir sözcük bulmak için on – on beş gün düşündüğüm olur. Geçenlerde yine böyle bir şey yaşadım, yürürken, otururken, yemek yaparken günlerce düşündüğüm bir kelime bir rastlantıyla ortaya çıktı: Çırpınış. Metne en çok uyan kelimeydi ve tam karşılığıydı Rusça kelimenin. Biraz sabır isteyen bir iş bizim işimiz.

 

(NB) Ben de geçenlerde A. S. Byatt’ın Mattise Öyküleri’ni okudum. Ayşe Nihal Akbulut çevirisi. Kitapta iki yerde Türkçede daha önce hiç duymadığım bir kelimeye rastladım: “İzge”. Çok ilginç geldi bana metnin bütününden ne anlama geldiğini anlıyorsunuz aslında resim, izlenimcilik söz konusu olduğu için. Çevirmenin bu sözcüğü yarattığı anlaşılıyor ve çok güzel olmuş metnin içinde. Çevirmenlerin zorda kaldıklarında dilin içinden bir ses yakalayıp bir sözcük üretmeleri çok güzel ve bu bizi de dil açısından zenginleştiren bir şey diye düşünüyorum.

Tabii doğru, iyi ve yaratıcı bir çevirmen diyebiliriz.

 

(SD) Ayşe Hanım, siz kendi çevirilerinizi nasıl nitelersiniz?

Ben her zaman her şeyin daha iyisi yapılabilir diye düşünüyorum. Önce Rusçasını okuyorum, çeviriyi yaparken birkaç kere daha okuyorum, yan okumalar ve düzeltmeler yapıyorum. En az beş kez okumuş olduğum halde her aşamada düzeltilecek bir şeyler buluyorum. Sonu yok diye düşünüyorum.

 

(SD) Mesai arkadaşı olarak ne kadar titiz çalıştığınızı belirtmem lazım.

Titizlik de fayda etmiyor bazen. Anna Karenina’da öyle bir şeye rastladım mesela. Basımdan sonra gelen kitabı okuyacak zamanım olmamıştı. Bir tiyatrocu beyefendi özensiz çeviri olarak nitelemiş benim çevirimi. Ben de çok alındım açıkçası, o kadar emek vermiştim ve bin altmış iki sayfalık çeviriydi söz konusu eser. Söylediği yeri kitapta bulduğumda olayın yayınevi düzeltmelerinden, yanlış kopyalayıp yapıştırmaktan kaynaklandığını anladım. Bunun üzerine kitabı tekrar okumaya karar verdim ve başka hatalar da buldum, bunların arasında benim hatalarım da vardı. Hata oluyor, beş kere okusanız da gözünüzden kaçabiliyor. Sonra yayınevine yazdım ve bir sonraki baskıda düzeltmeler yapıldı.

 

(CK) Çeviri bittikten sonra bir süre tekrar okumak için ara veriyor musunuz? Bu süre ne kadar oluyor?

Mutlaka veriyorum bir süre ve bu genelde on beş gün oluyor. Bir ay çok uzun bir süre benim için; o zaman çeviriden soğuyorum. En son çevirdiğim Bozkır için bir on beş günlük süre verdim kendime ve son düzeltmeleri yapıp öyle gönderdim.

 

(NB) Yazarın sesini yakalamak için nasıl bir yöntem izliyorsunuz? Yazarın kendi dilindeki sesini Türkçede duyurmak için neler yapıyorsunuz?

O çok zor oluyor. Bilmiyorum ne kadar başarılı oluyorum. Ama çok zor bir iş bu söylediğiniz. Biz çok daha az sözcükle okuyup yazıyoruz. Rusça çok zengin bir dil olduğu için çok çeşitli ifadeler kullanılıyor. Ben de bayağı uğraşıyorum ama ne kadar başarılı oluyor bilmiyorum açıkçası. Ben yazarın izini bırakmayan bir çevirmenim aslında, hatta bu, metne çok sadık kaldığım izlenimi bırakıyor bazen. Kelimesi kelimesine çeviri yapıyorum gibi algılanıyor ama ancak o şekilde yaparsam yazarın sesini vermiş olabilirim diye düşünüyorum. Bunlara dikkat ederek yazarın sesini vermeye çalışıyorum. Örneğin metinde çok yaşlı birinin kullandığı eski bir sözcük varsa bunun bizdeki karşılığı konusunda araştırmalar yapıyorum. Yaşlı birinin konuşmasını genç birinin konuşması gibi veremem. Bunlara dikkat ediyorum. Ama tabii bunda ne kadar başarılı olduğuma okur karar verir. Editör de bu konuda söz sahibidir. Ben bu konuda şanslı hissediyorum kendimi, hep iyi editörlerle çalıştım ve gözüm hiç arkada kalmadı. En zor şeyi sordunuz, o sesi verebilmek gerçekten de çok zor ve çevirmeni kaygılandıran bir durum.

 

(NB) Okur da onu fark ediyor zaten, okur sezgisi diye bir şey var.

İyi okurlar için söz konusu bir durum.

 

(CK) Mesela ben sizin çevirdiğiniz bu kitabı okurken, seneler evvel bir Tolstoy filmi seyretmiştim, sanki o vardı karşımda ve o anlatıyordu gibi geldi bana.

Ne güzel. Zaten bu kitapta Tolstoy’un evliliğinin kötü gittiği dönemden etkilendiği düşünceleri var.

 

(NB) Kreutzer Sonat’a dönecek olursak bu kitap yayınlandığında neden toplatılmış biliyor musunuz?

Ahlaka aykırı bulunmuş diye okumuştum. Toplum genelinin düşüncelerine aykırı bulunmuş.

 

(NB) Peki, Tolstoy’un başka toplatılan kitabı var mı?

Bilmiyorum. Olduğunu sanmıyorum. Kreutzer Sonat’ı çevirirken araştırmalarım sırasında öğrendim toplatıldığını ve sonsözü bu yüzden özellikle ekleme gereği hissettim yayıncıma haber vererek.

 

(NB) Okuduğumuz kitapta, Tolstoy’un tek eşliliği sıkı sıkıya savunduğunu, doğum kontrolüne karşı çıktığını, doğum, emzirme ve çocuk bakımını şehvet duygularını bastırmak için doğal bir koruma yöntemi olarak gördüğünü anlıyoruz. Şehvete bu kadar karşı çıkması, cinsel perhiz önermesinin altındaki dinamikleri sadece din anlayışıyla, ilk günah suçluluğuyla açıklayabilir miyiz? Okuduğunuz Tolstoy biyografileri ışığında neler söylersiniz?

Tolstoy bir tabiat hayranı ve her şeyin doğal olmasını istiyor. O yüzden doğum kontrolüne ve çocukların emzirilmemesine karşı çıkıyor. Bir yandan da İsa’ya hayran, İsa’nın buyruklarına uyularak yaşanmasından yana. Din adamlarına da karşı. Onlara çok kızıyor. Diriliş’i okuduysanız mahkûmların Pazar ayinine götürülüşünü anlattığı bir bölüm var, orada din adamlarını yerin dibine batırıp çıkarıyor. İsa bunları söylemedi size, diye kafa tutuyor. Zaten kilise tarafından aforoz ediliyor. Ama o kendini gerçek dine inanan biri olarak görüyor. Toplumdaki uydurulmuş şeylerin peşinden gitmeyi kabul etmiyor ve gerekçelerini İncil’e dayandırıyor. Bunları dipnotlarda ve sonsözde görebiliriz.

Ben bu kitabı çevirirken dini duyguları böyle güçlü bir adam bu kitabı niye yazdı diye düşündüm. Siz de düşündünüz sanırım. On üç çocuğu olmuş, karısını seven ama aynı zamanda kavga eden dindar bir adam bu kitabı nasıl yazmış diye düşündüm ama sonsözü bulunca hak verdim Tolstoy’a.

 

(SD) Sonsözü okumasam bu kitabı daha farklı değerlendirirdim gibi geldi bana. Daha doğallıktan, eşitlikten yana, mevcut din anlayışına karşı çıkan, tek eşliliği savunan, aşka inanmayan bir kahramanımız var gibi görünürken sonsözde bütün bunların İsa’nın buyruklarını yerine getirmek için olduğunu görüyoruz.

Çünkü saf dindar olmak ideali var.

 

(NB) Malakanların Avustralya’ ya göç etmesi için Tolstoy’un maddi destek verdiğini okumuştum. Onların yaşam tarzına bakınca Tolstoy’un onları kendine yakın bulduğunu düşünüyorum. Bu kitapta yazılanları düşünmesi ve yaşam tarzı bu durumda bana aykırı gelmedi. Böyle bir saf inanç gibi bir şey var sanki.

Bütün romanlarında bu var. Anna Karenina’da Levin tipi kendisidir, o da böyle düşünür. Diriliş’te daha çok var bu konuştuklarımız. Din değil de kilise eleştirisi, saf dinden uzaklaşmaya sebep olduğu için oldukça fazladır. Özellikle din adamlarını çok eleştirir. Uygulamaları yanlış bulur. Din istismarlarına karşı çıkar. İnsanı seviyor, doğayı seviyor, gerçek hayranı, hep gerçeğin peşinde bir yazar Tolstoy.

 

(BA) Telif haklarını karısına değil de menajerine bıraktığı doğru değil mi?

Evet, doğru.

 

(BA)  Bu bağlamda bana özel hayatında çelişkiler var gibi geldi.

Hep var çelişkiler; küçüklüğünde aşırı dindar bir çocuk, üniversiteye gittiğinde düşünceleri değişir ve dinden uzaklaşır, sonra tekrar dine döner ama bu sefer saf Hristiyan olur ki, kendisi bu tanımı kabul etmiyor ve saf İsa dini olarak adlandırıyor. Değişiyor zaman zaman ve en sonunda da bırakıp kaçıyor.

 

(BA) Belki de son zamanlarda akıl sağlığı yerinde olmadığı için mi bunları yaptı acaba? Karısının anılarını okudum ben; kadın da çok dominant biri. O da çocuklarını düşünüyor. Anne olarak ailesinin çıkarlarını korumanın peşinde. Tolstoy ise başına buyruk ve kendi düşüncelerini uygulamanın peşinde. Romanlarında topraklarını vermek, köylüye paylaştırmak, köylülere kooperatif kurdurmak gibi düşünceleri var. Bir Toprak Sahibinin Sabahı’nda ve Diriliş’te var bu. İlerici düşünceleri var ama karısı bunlara karşı çıkıyor.

(SD) Bu kitapta Tolstoy, kadın erkek özellikle cinsellikte eşittir tezini savunuyor gibi geldi bana. Bir erkeğin alacağı haz için kadın bedeninin kullanılmasını sağlayan, düzeni yaratan devlet, kilise ve toplum düzenini karşısına alıyor.

 

(DY) Bu kitapta kurgusal açıdan gelinen nokta, son derece bencilce diye düşünüyorum. Eşit olan kadının hayatına son verilebiliyor. Toplum da namus cinayeti diyerek olayı örtbas ediyor.

Rus toplumu da sonuçta Doğulu bir toplum. Erkek egemen bir yapısı var.

 

(NB) Kadın erkek eşitliğinden bahsedilmesine rağmen ergen erkek çocuklarının çektiği acılar anlatılıyor ama ergen kız çocuklarının acılarından hiç söz edilmiyor. Orada tuhaf bir körlük var sanki.

(SD) Başından beri kadının bekâretini korumak adına veya hamilelik ve emzirme sırasında cinsel perhiz yaptığını kabul ediyor ve erkeğin de cinsel perhiz yapması gerektiğini savunuyor. Böylece erkekler bu acıları çekmek zorunda kalmazlar diye mi düşünüyor acaba?

(NB) Bu kadar büyük bir yazar kendini ergen kız çocuk yerine koyup hislerini aktarabilir aslında.

Erkek bakış açısından yazılmış bir roman olduğunu unutmayalım.

 

(BA) Zinayı hem kadın hem de erkek için ahlaksızlık olarak kabul ediyor aslında, orada bir eşitlik var diyebiliriz.

Onları yetiştirenlerin de ahlaksızlığı olarak görüyor.

 

(SD) Kilise, aile, devlet hepsi erkeğin daha çok mutlu olması gerektiğini kabul ediyor ve destekliyor, mevcut sistemde kadının mutluluğu konusu görmezden geliniyor.

(BA) Cinsel ilişki sadece çocuk yapmak için olmalıdır. O da İsa dininin emri olduğu için.

(NB) Erkeklere kendini beğendirmek isteyen üst tabaka (soylu) kadınların giyim tarzını fahişelerin giyim tarzına benzetmesi de ilginç bir nokta aslında.

(DY) Kitapta geçen şu cümle bugün bile geçerli diye düşünüyorum. “Lise ve üniversite bunu değiştiremez, bu ancak erkeklerin kadınlara ve kadınların kendilerine bakışının değişmesiyle mümkün olacaktır.”

(NB) Kadının baştan çıkarıcılığı ve cinselliğini kıyafetleri aracılığıyla sergilemesi üzerinde de çok duruyor.

Kadın öyle yetiştiriliyor çünkü. Kız çocuklarının başka çaresi yok, belli bir yaşa geldiklerinde evlenmek zorundalar o yüzden aileler zamanı geldiğinde süsleyip püsleyip balolarda kızlarının kısmetini bulmasını sağlamanın bir görev olduğunu düşünüyorlar.

 

(NB) Köylü kızların ve köylü kadınların yaşantılarının da farkında ve bize çok güzel aktarıyor Tolstoy.

Tolstoy köy yaşantısına hayran aslında, onu daha gerçekçi buluyor.

 

(NB) Genelev kadınlarına karşı da bir merhamet ve şefkat var, bu kadınların oralarda ziyan olduğunu düşünüyor. Bir erkek olarak bunu görmesi ve onların dünyasını hissetmesi dokunaklı geldi bana.

(BA) Daha sonra kitapta erkeklerin genelevlerdeki kadınlardan hastalık kapmaktan çekindikleri için evli kadınları tercih ettikleri de belirtiliyor. İşlenen cinayetin sebebi de bu aslında.

Evet, Truhaçevskiy’nin kardeşiyle Pozdnışev arasında böyle bir konuşma geçmişti çünkü. Bu yüzden Truhaçevskiy’nin, müziği bahane ederek karısına yaklaştığını düşünüyor ve kıskanıyor doğal olarak.

 

(NB) Benim bu kıskançlık konusunda bir sorum olacak, kıskançlık Pozdnışev’in cinayetten çok ceza almasını engelleyen güçlü bir neden oluyor ve yazarın bu konuda herhangi bir yorumu yok. Öldürmeyeceksin emri kıskançlık karşısında hükmünü mü yitiriyor yazar için? Siz bu konuda neler söylersiniz?

Aslında bir ceza çekiyor. Mahkeme bunu bir namus cinayeti gibi değerlendirdiği için ceza vermiyor. Ama kahramanımız mahkemeyi beklerken hapiste bir ahlaki dönüşüm yaşadığını söylüyor, ne yaptığını fark ediyor. Öldürmeyeceksin emri, hayvani dürtülerle hareket eden bir adam söz konusu olduğu için bence burada hükümsüz kalıyor. Ben çevirirken romanın sonunu çok acımasız buldum. Kim bilir belki Tolstoy’un kendisi de karısını kıskanıyordu. Biraz Tolstoy’u görüyorum kahramanımızda. Aslında iki hayat arasında oldukça paralellikler var diyebiliriz.

 

(SD) Her ikisi de karılarıyla anlaşamıyor gibi görünüyor. Tolstoy’un on üç çocuğu, kahramanımızın da beş çocuğu oluyor. Cinselliğe hayvansal dürtülerimiz olarak bakan kahramanımız en şiddetli kavgada en çok nefret duydukları anda bile bir gülücükle, bir işveyle bu hayvansal dürtüye yenildiklerini anlatıyor. Böylece de çocuklarının sayısı artıyor doğal olarak.

(NB) Bu filmlerde de çok işlenen bir konu, bir fanteziye dönüştürülüyor o kavgalar.

(BA) Doğaya çok hayran birinin, doğanın özü olan cinselliği, hayvani bir duygu olarak nitelemesi doğaya karşı gelmek değil mi?

(NB) İsa’yı örnek aldığı için bütün bunlar… İsa evlenmedi ve kendisine inananlardan birine karını bırak gel dediğini hatırlıyorum.

(DY) Zaten ilk girişteki Matta alıntısında bunlar anlatılıyor.

Bana sonu çok acımasız geldi. Bu kadar acımasız olabilir mi insan diye düşündüm hep. Tabii ama yaşadığımız yüzyıllar farklı, yaşam biçimlerimiz farklı, ben kadın bakış açısından düşünüyorum. Tolstoy’un bu kısa romandaki düşüncelerini ilk anda çılgınca bulduğumu söylemeliyim.

 

(NB) Burada bir çifte ahlak görüyoruz. Karısını öldürmesi büyük bir hareket… Eğitimli bir adam, çok iyi bir yaşamı var, toplumsal görevleri var, evliyken karısını hiç aldatmıyor, ilkeleri var, çocuklarına, evine bağlı bir adam için beklenmeyen bir son gibi duruyor.

Burada birçok şey üst üste geliyor; karısına ders veren bu adamı sevmiyor aslında, ayrıca onun kardeşinin evli kadınlarla ilgili söylediği o söz de sürekli kafasını meşgul ediyor, karısına da güvendiğini söyleyemeyiz, ayrıca karı koca zaman zaman birbirlerinden nefret ediyorlar. “Kreutzer Sonat”ın etkisini de katarsak; presto bölümü insanda hakikaten değişik duygular uyandırıyor.

 

(NB) Zaten kahramanımız sebep aramıyor, sanki sebepleri eliyle oluşturuyor ve işi kendiyle sınava dönüştürüyor.

(DY) Bu romanı bir anlamda toplumsal eleştiri olarak da alabiliriz gibi geliyor bana. Zaten etrafında olan şeyleri yazarak daha da ortaya çıkarmış oluyor.

Zaten trende kahramanımız kendi teklif ediyor hiç tanımadığı bir adama anlatmayı. Sanki işlediği suçla övünür gibi kendini takdim ediyor.

 

(NB) İlginç bir yön de, dinleyenin neredeyse hiç yorumunun olmaması. Pasif bir dinleyici. Roman ya da anlatı tekniği açısından bakarsak o orada olmasa da olur gibi. Bir iç konuşma gibi de yazılabilirdi pekâlâ bu anlatı.

Sizler öykücüsünüz, bu anlatı tekniği için bayatlamış bir teknik deniyor; sonu başından belli ve bir tren yolculuğunda hiç tanımadığı birine bütün düşüncelerini ve özel hayatını anlatıyor. Böyle olmasına rağmen ben heyecanla okudum ve çevirdim. Bilmiyorum sizin için nasıldı?

 

(NB) Bizim için de öyleydi. Ben, Platon diyalogları vardır ya sorunu baştan koyar ve sonra üstünden geçer, öyle hissettim. Burada aynı zamanda sanki günah çıkartma vardı. Ya da dinleyicinin pasif olması sebebiyle kendi kendine konuşuyor gibi de düşünebiliriz.

Tolstoy’un kendi yaşamıyla paralellik kurarsak belki o da karısı Sonya’yı öldürmeyi kafasından geçirdi ama yapamadı ve bunu kahramanı Pozdnişev’e yaptırdı ve rahatladı.

 

(CK) Karısı Tolstoy’un romanlarını okuyor muydu acaba?

Karısı romanlarını temize çekiyormuş, yazarlığında çok büyük etkisi var aslında. Sonya’yla evlendikten sonra kadın tiplemeleri daha bir canlı, gerçekçi oldu derler.

 

(CK) Türkçeden Rusçaya çeviri yaptınız mı?

Çok az. Rus Türkologlar bunu çok daha güzel yapıyorlar. Herkes kendi anadiline daha güzel çeviriyor diye düşünüyorum. O alanda başarılı olmak için uzun süre orada yaşamak gerekiyor bence. Sürekli Rusçadan Türkçeye çeviri yapmanın konuşmayı olumsuz etkileme gibi bir sonucu da ortaya çıkıyor. Eskiden daha çok konuşan ben giderek kısa cümleler kurmaya başladım. Çünkü hep Rusçadan Türkçeye çeviri yapmakla meşgul kafam. Televizyonda, sokakta duyduğum Rusçayı beynim hemen Türkçeye çevirmeye çalışıyor.

 

(NB) Mesleki deformasyon diyebiliriz. Editörler, düzeltmenler de sürekli okuduklarında hata bulurlar. İlanlarda falan bile düzeltme yapmaya kalkarlar.

(CK) En sevdiğim çevirim dediğiniz bir kitap var mı?

Diriliş. Uzun bir aradan sonra yaptığım ilk çeviriydi. Ankara’dayken bir yayınevi için başlamıştım çevirmeye, bankaya girince bırakmak zorunda kaldım. Sonra İş Bankası Kültür Yayınları teklif edince çok mutlu oldum. Bence Tolstoy’un en güzel romanıdır.

 

(NB) Anna Karenina’yı bana Tolstoy kendine rağmen yazdı gibi gelir bazen. Çok Karenina’nın içinden bir bakış açısı var gibi, diğer yandan baktığımızda Karenina’nın yaşamını, yaptıklarını onaylayacak bir adam değil Tolstoy. Anna Karenina gibi bir karakteri böyle yazması etkileyici aslında.

Tolstoy çok tarafsız yazıyor. Anna’ya çok tarafsız baktığını düşünüyorum. Kadın kahramanlarını bence seviyor. Sadece Kreutzer Sonat’ın kadın kahramanını harcadı. Ben kendi özel hayatındaki geçimsizliklerine bağladım.

 

(DY) Müzikle ilgili Tolstoy’un bu kitaptaki kahramanımıza söylettiklerini not almıştım: “Müzik, insanın ruhunu yücelterek ya da alçaltarak değil sinirini bozarak etkiler. Size nasıl anlatayım? Müzik kendimi, gerçek durumumu unutturur bana, beni başka, benim olmayan duruma taşır: Müziğin etkisiyle hissetmediğim bir şeyi hissedebilirmişim, anlamadığım bir şeyi anlayabilirmişim, yapamadığım bir şeyi yapabilirmişim gibi gelir bana. Bir de Çin’de müzik devlet işidir. Öyle olmalıdır zaten. İsteyen herkesin başka birini ya da başka bir sürü insanı hipnotize etmesine, daha sonra da bu insanlara istediğini yapmasına izin verilebilir mi? Hele de bu hipnotizmacı karşınıza ilk çıkan ahlaksız adamın biriyse” diyerek de bize romanın sonucunun ipuçlarını veriyor.

Hem müziği sevmek hem de eleştirmek Tolstoy’un çelişkilerinden biri. Yarattığı tipin, karısını öldürmesi için bir sebep lazım, müziği suçlayarak bu işi halletmiş oluyor. Kreutzer Sonat’ın ilk bölümü de insanda her türlü duyguyu uyandırır gibi geliyor bana.

 

(SD) Sizi yorduk sevgili Ayşe Hacıhasanoğlu… Çok teşekkür ederiz.

Yorgunluk olur mu!.. Aksine, keyif aldım. Ben teşekkür ederim.