Umut Dağıstan

30 Kasım 2018

 

Çocukluğumda kendisinden bir efsane gibi bahsedilirdi. Daha hiçbir romanını okumadığım zamanlarda bile, adını duyduğumda heyecanlanır, sırf onunla aynı topraklarda doğdum diye kendimi onun bir çeşit akrabası gibi hissederdim. Gövdesi gibi heybetli bakışlarıyla masallardan çıkmış, kendisini oldukça hırpalamış ama yıkamamış kadere meydan okuyan bir devdi o. Üstelik sadece benim için değil, çevremdeki birçok insan için de öyleydi. Hatta onu hiç okumamış ve okumayacak olanlar için de. Sonra Adana’yı büyülü bir yere dönüştüren, şehir kültürüyle yetişmiş bana bir şeyleri ıskaladığımı, aslında doğaüstü bir kentte yaşadığımı hissettiren romanlarını okumaya başladım bir bir. Lisede İnce Memet’i okumak benim için tam anlamıyla bir şölen olmuştu, romanı sabaha kadar elimden bırakamamış, zaman ötesi o kitap vasıtasıyla direnişin ve kabullenişin, cesaretin ve korkunun, merhametin ve acımasızlığın yan yana durduğu bambaşka bir dünyaya adım atmıştım. Ardından diğer romanlarını da okumaya başladım. Ama o dev adamın her bir romanında canımı sıkan bir şeyler vardı artık. O romanları okudukça ve onlardan büyük bir haz aldıkça yaşadığım hayal kırıklığı artıyordu. Zira ben o hikâyelerdeki renkli doğayı, börtü böceği, yalnız köyleri, direnen insanları, inatçı çocukları, kahraman eşkıyaları arıyordum etrafımda. Haklı bir çaba gibi geliyordu yaptığım, çünkü ben o romanlardaki büyülü Çukurova’da yaşıyordum. Onları benden başka kim en iyi görebilirdi ki! Ama romanlardan başımı her kaldırışımda etrafımdaki gerçek bambaşkaydı. Sorun bende olmalıydı, mutlaka onun kadar dikkatli bakamadığım için göremiyordum. Evet, riyakâr ve sahtekâr insanlar vardı bolca, ama o romanlara büyüsünü, rengini veren Çukurova yoktu hiçbir yerde.

Bugün bu safça ama iyi niyetli çabama gülüyorum elbet. Bir okurunun benim lise dönemi arayışıma benzer, kitaplarınızdaki Çukurova ile gerçek Çukurova faklı ama, serzenişine üstadın gülerek verdiği cevap bugün modern romanın alametifarikasını oluşturmaktadır. “Elbette farklı ulan, çünkü o benim Çukurovam.

Cumhuriyet’in ilan edildiği yıl doğan Yaşar Kemal için hayat hiç kolay olmamıştır. 4 yaşındayken evlerinin avlusunda koyun kesen eniştesinin elindeki bıçağın kayması sonucu sağ gözünü kaybetmiştir, bundan bir yıl sonra da babasını. Babası Van’dan göç ederken kurtarıp büyüttüğü evlatlığı tarafından camide namaz kılarken öldürülmüştür. Bu olaya tanık olan Yaşar Kemal yaşadığı dehşet nedeniyle kekeme olmuş, 12 yaşına kadar düzgün konuşamamıştır. Onun dilini çözen kitaplar olacaktır. Babasının ölümünden sonra annesi amcasıyla evlenecek, aile iyice yoksullaşacak, öyle ki çırçır fabrikasında çalışarak okuduğu ortaokulu son sınıfında bırakmak zorunda kalacaktır. Onun ileride vereceği politik mücadele için derisini kalınlaştıran bu olaylar aynı zamanda kaçmak istediği ikinci bir evren yaratmasına da zemin hazırlayacak, masallardan, efsanelerden, şiirlerden, türkülerden oluşan bu ikinci evren çok küçük yaşlardan itibaren onun tutkusu olacaktır. Traktör sürücülüğünden ırgatlığa, kitaplık memurluğundan öğretmen vekilliğine, kontrolörlükten arzuhalciliğe kadar birçok işte çalışan Yaşar Kemal 17 yaşında, İstanbul’dan Adana’ya sürgün gelen Arif Dino sayesinde Cervantes’in Don Kişot’unu okuduğunda kafasındaki bu ikinci evren daha da pekişecektir. Öyle ki bu ikinci evreni yazmaya başlayınca, romanlarındaki insanlar, mekânlar, olaylar gerçek hayattakinden daha gerçek, kolayca öfkeye dönüşecek bir sevgi ve sevgiye dönüşecek bir öfkeyle anlattığı hikâyeler yaşanılanlardan daha hakiki resmedilecektir. Bundan sonra da birçok saf okur, o romanlardaki insanları tanımak, kızıla çalan sularda yüzmek, sazlıkların sesini duymak, konuşurcasına tıslayan yılanları görmek için boş yere yollara düşecektir.

Yaşar Kemal’i okumak bugün modern okur için nostaljik bir hüzün kaynağıdır. Geçmişi, kayıp giden bir yaşamı anlatan onun romanlarında da ana tema eskinin güzel günlerine bir tür ağıttır hep. Biz onun romanlarının geçmişe bakarak dertlendiği, dönüşümün sancılarının yaşanmaya başladığı anlatı zamanlarını bile özleriz. O vahşi değişim dönemlerinde bile saf bir tını buluruz bugün. Muhtemelen artık her şeyin daha da acımasız olmasından kaynaklanır bu. Yaşanan bu dönüşümde bir payımız olduğu düşüncesi, en azından şu anki halimizi kabul ettiğimiz ve sorgulamadığımız için bile onu okumak bir tür pişmanlık duygusunu da beraberinde getirir. Bunun bir nedeni de onun romanlarında modern kent hayatının izlerinin hiç olmamasıdır. Bugüne dair, modernitenin doğurduğu sorunlara dair aklına gelen her şeyi sözünü sakınmadan söyleyebilmek için o hep sorunların başladığı zamanlara odaklanmayı tercih etmiştir. Merkezi konumunu yitiren köy hayatı ve kent yaşamında görünürlüğünü ve belki de gücünü kaybeden doğa onun romanlarının başat unsurlarıdır. Doğa asla bir dekor değil, bir varoluş sorunsalıdır, hem vahşidir hem saf, yaşantının bir parçası değil, bizatihi kendisidir. Yaşar Kemal’in büyük başarısı modern okura bir anlamda modern öncesi hayatı okutabilmesinin yanı sıra, okura o hayatın yaşadığı hayattan daha gerçek olduğu hissini verebilmesidir belki de. Bunu da klasik romanın anlatım tekniklerini, zengin sözcük dağarcığıyla ve kendisine has gerçeküstü bir tınıyla ustaca birleştirerek başarmıştır. Gerçi bu “gerçeküstü” tanımlamasını sevmediğini birkaç yerde belirtmiştir. Bu nedenle Güney Amerikalı yazarlarla Batıda bir tutulmasına da karşı çıkmıştır. Onların fanteziye kaçtığını kendisinin ise kurgularını epik geleneğin üstüne inşa ettiğini söylemiştir. Ama o kendine has sesi sayesinde, romanları hayat kadar büyük, hayal kadar geniş bir şiiri çağrıştırmıştır okuyucularına. Öylesine, kendiliğinden, doğallıkla geliveren bir şiiri.

Romanlarının folklorik özellikler taşıdığı yargısına gelirsek; burada hassas bir denge vardır. Yaşar Kemal kendisine kadar ve kendisinden sonra da karikatürize bir şekilde yapılan köylü güzellemesine yahut yergisine karşı, mutlak bir iyi ve kötü olmadığını, bir insanı koşulların ve zamanın belirlediğini, romanın odaklanması gereken noktanın insan psikolojisi olduğunu, tutkuyla yazdığı her büyük romanında kafamıza kakarcasına işlemiştir. Bu yüzden Homeros ne kadar folklorikse Yaşar Kemal de o kadar folkloriktir denebilir. Ya da Homeros ne kadar evrenselse, Yaşar Kemal de o kadar evrensel.

Yaşar Kemal’i henüz okumamış modern okur bilmelidir ki, onun her romanında evrensel bir başkaldırı teması vardır. O ailemizin zararsız, uysal, tonton romancısı değildir asla. Doğuştan bir muhaliftir. İktidar değişir, ama onun ve roman kahramanlarının mücadelesi değişmez. O insan onurunun, umudun ve doğanın yanındadır hep.

Bugün artık o Çukurova’yı aramayı çoktan bıraktım. Onun geçmişte kaldığını düşündüğümden değil elbet, Yaşar Kemal’in romanlarındaki biçimiyle onu hiç kimsenin göremeyeceğini bildiğimden. Ama bugün artık bir şey daha biliyorum, o da; o Çukurova’nın bana çok yakın olduğu. Bir romanı raftan alıp kapağını çevirme süresi kadar yakın olduğu.

 

 

Umut Dağıstan – Özyaşam Öyküsü

1978 yılında Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Akdeniz Üniversitesi’nde yönetim alanında Doktora yaptı. İlk romanı Üst Kattaki Cinler 2008 yılında, ikinci romanı Boşluğun Sesi 2012 yılında yayımlandı. Şu aralar üçüncü romanı üzerinde çalışmaktadır.