Fotoğraf: fascinointellettuali.larionews

Arzu Eylem

5 Mayıs 2018

 

Italo Calvino onlarca eser vermiş bir yazar. En çok konuşulan yapıtı şüphesiz, “sadece giriş cümlesi olan bir roman yazmak isterdim” diyerek yola çıktığı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu. Bu romanın hakkında konuşmak onu bir yere çivilemek gibi. Kitabı sadece postmodern, üstkurmaca, okuruna seslenen gibi tabirlerle anıp geçemeyeceğimizi düşünüyorum. Yoksa roman asla belli bir yoruma indirgenemeyecek ölçüde karmaşık bir yapıya sahip.

Calvino, Mehmet Rifat çevirisiyle Türkçeleştirilmiş Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım? adlı denemesinde romanı nasıl yazdığını şemalarla anlatıyor. Açıklamasında romandan kısaca “Yolcu” diye bahsediyor. Bu yüzden bu yazıda ben de eseri Yolcu diye çağıracağım.

Yolcu’yu, metnin hakikatini keşfetmek, bir yere varmak için değil, tersine, metnin hakikatini sorunsallaştırmak, roman türünün ortaya çıkış ve okurla buluşma anını da kapsayarak tartışmaya açmak için yazmış Calvino. Denemeye konu olabilecek bir konuyu; yazar, metin, okur üçgenini kurmaca düzeye çıkarıyor. Anlatıbilim anlatıya, dolayısıyla hikâyeye dönüşüyor. Postmodern edebiyata ilişkin okumalarda bu durumun anlatıyla üst-anlatı arasındaki sınırı belirsizleştirdiği söylenir. Hakikat yerini hakikatlere bırakır.

Calvino’nun Yolcu’su da hakikatlere açılıyor. Yapıttan belli bir anlam çıkarmak mümkün değil. Mutlak doğruya yaslanmıyor roman. Doğrular, yanlışlarla birlikte var oluşu olumlayan/hiçleştiren pek çok düşünce iç içe geçiyor. Çünkü Calvino çok sesli bir anlatı kuruyor. Yatay bir örgütlenme. Bu örgütlenmede okur ve yazar aynı düzlemde.

Kitap yazılmak için geç gelen trene binemeyen yolcuyu bahane eder. Ama öncesinde zaten kitap okurunun elindedir. Kitap olmuştur aslında. Öyleyse o trene binebilseydi bir kara yolcusu olurdu bizim Yolcu. Oysa o hiçbir yere demir atmayacak meçhul gemide yolculuk etmektedir aslında. Gemi ilerledikçe permütatif dalgalara yol açıyor. Klasik okuru ıslatıp yazarı öldürüyor. Otoriteden kalan yere ne okur ne de yazar oturamıyor.

Calvino’nun Yolcu romanı ikinci tekil anlatıyla başlıyor.

“Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin.” (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, s.19)

Önce anlatıcının yazar olmadığı, kitabı elinde tutan gerçek okura seslendiği hissine kapılıyoruz. Ardından, anlatıcı yazara, gerçek okur kitaptaki okura dönüşüyor. Kitaptaki okur kahraman, kitaptaki kitap gerçek okurun elinde tuttuğu kitap olmayı istiyor. Denklem çok basit görünüyor değil mi? Aslında olay örgüsü basit. Denklem Calvino oyununu kurarken gerçek iyi okuru sürece dâhil etmesiyle karmaşıklaşıyor aslında.  Çünkü o, “kötü okur” diye nitelendirdiği kişileri baştan gözden çıkarıyor. Çünkü göstergebilim varsayımlar ağıysa eğer, her şeyi söyleyebilme yetkisini kendisinde görmüyor Calvino. Etrafı anlamaya çalışan herkesi/okurları gösterge avcısına dönüştürüyor.

Calvino, Yolcu’yu yazmadan çok önce, 1959’dan sonra göstergebilimin etkisine giriyor. 1960 yılında kelime anlamı “potansiyel edebiyat ışığı” olan, metinde yeni olanakları zorlayan, dilin imkânlarını genişletmeyi isteyen, matematik ve mantıktan faydalanan olipyen teknik doğuyor. Kesişen Yazgılar Şatosu, Görünmez Kentler ve Yolcu romanlarını bu teknikle yazıyor yazar. Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım? başlıklı makalesi de A. J. Greimas’ın “Göstergebilim Dergisi”nde yayımlanıyor. Greimas’ın “Eyleyenler Modeli”ni kendine örnek alan Calvino, Yolcu’da metodu iyice karmaşıklaştırıyor.  Eyleyenler Modeli bir dörtgene bağlıyken, Calvino her bölüme yeni dörtgenler ekliyor. Altıncı bölümden sonra dörtgen sayısı tekrar düşmeye başlıyor. Son bölümde yine bire iniyor. Simetrik yapıya sahip Yolcu tekniğiyle oulipyen kuramda kristal diye tanımlanıyor.

 

Romanın denklemi eyleyenler ve eklemlenenler şeklinde. Toplamda otuz sekiz eyleyen var ve bunlardan otuz ikisi dört temel eyleme indirgenmiş: Erkek okur, kadın okur, kitap, yazar.

“Buradaki okur (L), buradaki kitabı (l) okumakta. Buradaki kitap, kitabın içindeki okurun (L’) öyküsünü anlatmakta. Kitabın içindeki okur, kitabın içindeki kitabı (l’) okumayı başaramaz. Kitabın içindeki kitap, buradaki okurun öyküsünü anlatmaz. Kitabın içindeki okur, buradaki okur olduğunu iddia etmekte. Buradaki kitap, kitabın içindeki kitap olmayı istemekte…” (Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım?, Italo Calvino, s.17)

Niçin ve nasıl yazmalı sorunsalı eşliğinde eylemler sürüyor. Ortaya Calvino estetiği çıkıyor.

Dolayısıyla kurulan denklemde yazma, yayımlama, okurla buluşma, metnin okurda sürmesi gibi bir kitaba ait tüm süreçler anlatıya dâhil edilip sorunsala katılıyor. Metni nesneleştiren tüketimciliğin karşısına üretim çıkarıyor Calvino. Yanı sıra, kişisiz dil, çeviri, otosansür, sansür, sansürden kurtulan gerçek kitap, yayınevi, düzmece kitap, sahteci, başlangıç ve son devreye giriyor. Yazmanın ve okumanın tüm parametrelerini gözetmeye çalışarak anlatının romanını kuruyor Calvino.

Bir başka iddiaya göre fasiküllerden oluşan kitap romanın ansiklopedisini yapma isteği.  Ama Calvino ansiklopedi fikrini bile yerinden ediyor. Anlamı dilsel imkânların dışına sürüyor.

Birinci kitabın sayfalarının arasına başka bir kitap karışmasa, kitaptaki okur okumayı sürdürebilse, gerçek okura yani bize bir şey kalmayacaktı.  Greimas, bu yüzden romandaki numaralı bölümleri üst-dil olarak değerlendirmiş. Yine bu bölümleri romanın iç hesaplaşması diye görmüş. Okurun başına gelen ya da gelebilecekler yeni metinleri doğuruyor bu yüzden.

David Harvey, postmodernizmin edebiyatta yarattığı dönüşüme istinaden, edebiyatın yansıtmacı ve dönüştürücü özelliğini yitirmesinden, odağın epistemolojiden ontolojiye kaymasından bahseder. Dolayısıyla bu etkideki yazarlar, var oluşu yeni baştan sorgular gibi metni her defasında yeniden icat eder. Calvino’nun her bölümde metnin varlığını sorgulaması, yeni bir var oluş sebebi bulması, sürekli başka bir başlangıca yönelmesi bundan mı?

“Dünyada bulunuş, dünyanın ona sunabileceği şeylere karşı ilgi duyuş tarzı, kendi içine gömülerek sona eren intihar romanının o benmerkezci uçurumunu uzaklaştırıyor. Sesinde, ellerin arasından kayıp giden hayaletleri uzaklaştırarak, var olan şeylere tutunma, yazılmış olanı okuyup gerisini boş verme gereksinmene bir onay bulmayı umut ediyorsun.”(Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, s.81)

Derrida, kendisini mevcut hale getirip sun(a)mayan ve bu nedenle de bir yokluk-varlık devinimde işleyen differance’dan bahseder. Differance oyunun olanaklılığı… Onu anlarsak oyunu da anlarız.

Modernitenin Felsefi Söyleminde, Habermas Derrida’nın dilbilim dünyasını açık bir şekilde şişirdiği gerekçesiyle yapısöküm stratejisini eleştirir. Böylece felsefi kavramları bir edebi söylem türüne dönüştürdüğünü iddia eder. Habermas, Italo Calvino’nun Yolcu’sunu daha tutarlı bulur söylemle eylemin birliği açısından. Ve dünyayı bir metne çevirme girişiminin ifşası diye yorumlar romanı. Fakat yine de edebiyatın iletişimsel rolü açısından metni zayıf görür. Edebiyatla gerçeklik arasındaki bağlantının terk edilmesini onaylamaz. Habermas, Calvino’nun oyununda yazarı bile isteye öldürdüğünden bahseder. Romanı yazdıran tek şey ölü yazarın okurlarının okuma arzusudur. Calvino’nun Yolcu’sunu iddiasına kıyasla başarısız bulur Habermas yine de.

Aynı fikirde olalım olmayalım, Habermas’ın bu tespiti, Yolcu’nun da sorunsallarından biri olan, yirminci yüzyılda, yazılmadık konu kalmamışken üstelik, neden hâlâ yazdığımıza ilişkin bir pencere niteliğinde. Calvino yazmayı sürdürmenin gerekçesini okurda mı bulur? Okur olmadıkça –ki bu Calvino’nun hipper-okurudur, alelade bir okur değildir- yazmak anlamlı mı? Diğer yandan her yazarın yaşadığı yüzyıla ilişkin farklı kafa karışıklıklarının olması, meselesi olması anlamına mı gelir? Eros’un kendi okuyla vurulduğu bir çağda, cinsel kafa karışıklıkları, realizmin geçirdiği kalp krizi, romantizmin romatizmaya yakalanması…  Bunlarla birlikte tür olarak romanı yeniden düşünmek mi gerekiyor?

Yolcu belki de kafa karışıklıklarından ötürü anlatılmayan düzlemde süren, kadın okurla erkek okur arasındaki bir aşk hikâyesi. Okur ile metin arasındaki diyalektiğin aşkın diyalektiğine dönüştüğünü iddia edebilir miyiz? İki okurun sevişmesi sistematik okumaya geçmeye mi benziyor? Kapanmayan bir romana dönüşüyor kitap, her kapanma girişimi başka bir açılmayla bölünüyor. Bir hikâye bitiyor, başka bir hikâye başlıyor. Aynı hayat gibi. Calvino yarattığı metinsel evrenle hayat arasında da temas kuruyor çok boyutlu düzleminde. Tam buraya Borges’i iliştirsem olmaz mı? “Bence kitap okumak, âşık olmaktan veya seyahat etmekten aşağı kalan bir deneyim değildir.”

Klasik bir okurun kahramanla özdeşleşerek metne dâhil olması gibi, okuru başkarakter yapan anlatıcı kendini okurun yerine koyuyor. Üstelik bilgiç, küstah, alaycı bir şekilde. Kafasındaki ideal okurun kitabın okuru olduğu varsayımıyla. Üstelik bu anlatıcı, kitaptaki kitaba geçildiğinde, kitabın kendisini doğrudan okumamıza da izin vermiyor, roman sandığımız romanları bize özetliyor. Bir anda gördüğümüz benanlatıcı sayesinde anlıyoruz ki, anladığını anlatan bu anlatıcı aslında karakterin kendisi. Ben anlatıcı romanın karakteri yolcuyu mu taklit eder, yolcunun ta kendisi midir, diye sorarken, kendini yolcudan ayırıverir, “ben” demesinin nedeninin özdeşleşme isteği olduğunu söyler. Çünkü romanın yolcusu gibi herkes tren kaçırmayı deneyimleyebilir. Öyleyse yolcudan “o” diye bahsetmeye ne gerek var? Tüm bunlar olurken, anlatıcı yer yer kitaptan çıkar, bara girer, başka hikâyeler anlatır, yani yolcuyla özdeşleştiğini unutup yolcunun görüp yaşadıklarına kaptırır kendisini. Calvino klasik anlatıyla kurduğu anlatıyı iç içe geçirerek oyun alanını inşa ediyor. İkinci bölüme geçildiğindeyse her metinde olduğu gibi anlatının sürmesi için bir dert yaratıyor. Fakat bu derdi romanın 17. Sayfasından sonra başka bir romanın başlaması diye kuruyor. Anlatıyı dinamik kılan anlatının krizi oluyor. İşte tam burada metinlerarasılık akla geliyor. Yani hiçbir eserin gökyüzünden yeryüzüne inmediği, her eserin bir başkasından el aldığı, okuma gibi yazma ediniminin de tekil olmayacağını ima ediyor.

“Benim için de okuduğum bütün kitaplar tek bir kitaba çıkar…” (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, s. 246)

“Kitap, yazılmamış dünyanın yazılmış karşı tarafı olmalı…” (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, s.169) ve “Dünya, bütün somut adlar bitmişçesine, soyut sözcüklerden başka bir şeyin yazılamadığı bir kâğıda indirgendi” (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, s.241) cümlelerini okuduktan sonra, bu iki sözün birleştirebiliriz. Calvino, “Dünyada her şey sonunda kitap olmak için var” diyen Mallarme’ye yanır verir sanki. Ona göre dünya asla bir kitap olmayacaktır…

 

Italo Calvino, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu, YKY, Çev: Eren Yücesan Cendey, 4. Baskı, Mayıs 2010

 

Arzu Eylem – Özyaşam Öyküsü
1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. Sabır Ağacı ve İpek Gönül adlarında iki öykü kitabı bulunmaktadır.