Leyla Karaca

 10 Kasım 2018

 

Özellikle bir felsefe yazınında etik olmak gerekirse, elbet gerekir, tek bir ismi yüzyılın filozofu addetmek, ömrü insanlığa hizmetle geçmiş diğer isimlere büyük haksızlık olur. Bilgelik yolunda çile çekmiş, nice fedakârlıklarda bulunmuş tüm düşünürlere, tarihi ve yaşamı meydana getiren eşsiz, rengâhenk bir mozaiğin tek tek parçaları olarak bakılmalıdır. Belki her birinin görevi ayrıdır, ayrı olmakla beraber biri yekdiğerinin tamamlayıcısıdır da.

Türkiye’nin yetiştirdiği önemli felsefecilerden olan Ahmet İnam uzun yıllardır ODTÜ Felsefe Bölüm başkanı… Onu dinlemek ve okumak yaşamın aslında leziz bir şey olduğunu hatırlamakla eş değer; şiirin ve felsefenin çift yumurta ikizleri gibi olduğunu düşünmekle de…

1999 senesiydi, kendisinden Plotinos dersini alıyordum. Dersler adeta terapi gibiydi. Bilgelik ışığının altına otur ve seni yıkamasına izin ver, hissettiğim buydu. Yıllar sonra o derslerden esinlenerek ilk romanıma o anların ruhunu estiren bir bölüm koymuştum. Orada yapmaya çalıştığım şey, hissettiğim o duyguyu zamansız yaşatabilmekti. Sizi sıradan bir öğrenci kimliğinden çıkarıp hakikat mektebinin talebesi yapan… Şimdi onun Candan Gönüle kitabını okurken, yine aynı duygu gelip beni buldu. O saf, sakin, berrak ve özgür açıklık hissi; muhabbetten karılmış varlığının nasıl engin bir imkânlar silsilesi olduğunun müjdesi. Hakikatte ne kadar değerli olduğunu yeniden ve yeniden aldığın her nefesle anımsama. Ve bu değere nail olma sevincinin izini sürme…

Gönül felsefesiyle dikkat çeken Prof. Ahmet İnam, çağın karmaşa içindeki insanını gönlün kapısına çağıran bir Yaşam Sanatkârına benziyor. Gönül yolculuğunda geçilmesi gereken vadileri sakin, telâşsız bir söylemle imâ ederken insan olmanın ne’liğini sorguluyor. Gönül ummanının sınırsız kıyılarında gönül sahibi olmanın ne menem bir hâl olduğunun zarif sorusu gibidir o. Tasavvuf içinde kendini mürid değil muhip olarak gören, ‘Ben Ahmet Yesevi’nin öğrencisiyim’ diyecek kadar gelenekten beslenen bir düşünür. Her ne kadar Gönül felsefesinin üzerinde durulması gereken, dikkat çeken sorunsalları olsa da… Bu felsefe, kaptanı Nuh iken tufandan gam yiyendir. Ama ona geçmeden önce gelin Gönül felsefesine yakından bakalım.

Ahmet İnam, ‘Özümüz varsa sözümüz elbette vardır.’ diyecek kadar samimi. Anadolu’dan çıkmış bir düşünür olarak, ‘Batı’ya söyleyecek sözümüz var.’ diyecek kadar da içten… Ahmet İnam, bu bağlamda, güneşin altında söylenecek yeni bir şey yok, klişesinin önünde güneş gibi durmuş bir felsefeci. Nasıl olmasın ki, akademinin sert ve bükülmez köşelerinden sıyrılıp kendi kültürümüze dair bir felsefe hamlesi yapabiliriz, şevki yitirmeyelim, diyen de ta kendisi. Bunu, memur zihniyetinden yakasını sıyırabilmiş bir akademisyen olarak söylemesi önemli… Kavramlar arasında boğulmadan, hayattan uzaklaşmadan felsefeyi yaşama dâhil etme heyecanı ve aşkıyla dolu… Gönül felsefesi üzerine konuşurken ancak ilim sahiplerine has bir titizlikle ve tevazuyla örülmüş bir çekince ile konuşuyor. Onun, gönülden kastettiği animus veya psyche değil. Anladığım kadarıyla Socrates’in ilahi veya ruhsal iç ses olarak tanımladığı daimon (daimonion) da değil. Filozofun deyişiyle kısaca, ‘Gönül, canın belli özellikler kazanmış halidir.’ ‘Gönül insanın insan olma iradesidir.’ ‘Can, beden ve ruh birlikteliğidir.’

Gönül felsefesinde Canı oluşturan bazı öğeler var. Bireysel anlamda beni bütün varlığa bağlayan yer; Canevim. Ahmet İnam’a göre Canı terbiye edebilmek, ona belli özellikler kazandırabilmek ile gönle ulaşabiliriz. Altı çizilmesi gereken önemli bir husus şudur: Can bize veriliyor ama gönül bize verilmiyor. Gönül felsefesinin mimarına göre Can vehbîdir, doğuştan gelen, ama gönül kesbîdir, kazanılan. Bedenin olduğu için Canın vardır ama (gönülden) haberli değilsen Canın sönük bir candır. Öyleyse canı oluşturan öğelerden ilki bedenimizdir, beden canımıza dâhildir. Ona göre, beden canımın tümünü oluşturmuyor ama beden olmadan can meydana gelmiyor. İkinci öğesi, can tabanı… Bedenin de katkısıyla algılama duyumsama, bellek anımsama işlevlerini yürüten canımın öğesi. Diğer öğe: can gücü… Eski yunanda eros denilen kavram. Yaşama sevinci, yani canımızın diri olması.

İyi haber şu ki, Ahmet İnam, gönlü ve canı kitaplara gömülerek değil, bizatihi yaşamın kendisiyle rûberû’ yakın durarak öğrenmekten yana. Onlarla yüz yüze, belki dokunarak, henüz sıcak, soğumamış toprağı kazarak… Bu yüz yüzelik nasıl mümkün olacak sorusunun cevabını da veriyor: Kendilik şuurunu kazanmakla, bilgiyle, yüzleşebilmekle. Ona göre gönül, ancak ‘özü’ olanların geliştirebileceği bir güç. Bunu ‘özünü fark edip hissedenler’ olarak anlamak istiyorum, her insanın mutlaka bir özle doğduğunu hatırlayarak. Ne var ki asıl soru da bu basamaktan sonra sorulmalıdır: Peki bunu nasıl yapacağız? Kendilik bilgisini kazanmak işinin bir ritüeli yok ona göre. Bir metodu, yolu, yöntemi…

“Gönül bilinçli bir güçtür, bir arzu-bilinçtir.’ Gönül bir gizilgüç olarak bizde bulunur; yaşanması için bizden tavır ve eylem bekler.’ Gönül, sanki bireyden ayrı, kendi başına bir güç gibidir. ‘Gönlümüze söz geçirememek’, ‘Gönlün ferman dinlememesi.’ sözlerinden, içimizde, ele geçiremediğimiz, karar verme gücümüzü aşan, ;’akıl dışı’ bir güç olduğunu çıkarabiliriz.”

Lâkin düşünüre göre gönül tümüyle duygudan oluşmuş da değildir. Amma, ‘duygu küre içinde yaşar insan, gönül bu duygu küre ile can bulur.’ demektedir. Demek ki, duygu gönlün can suyu gibidir. Oysa filozof devamında, gönül bireylerin ruhu değildir, diyerek tabiri caizse topu taca atmaktadır. Burada bana göre, Gönül felsefesi risk almak istemeyen bir oyuna girişir.

‘Gönülle düşünülür, gönüllü düşünülür; belki gönülle düşünmek, yaratıcı düşünmenin olmazsa olmaz koşuludur.’

Canımızın bedenimizle olan bağlantısına gelelim. Ona göre can öğeleri arasında müthiş bir demokrasi var. Sultan yok mesela. Canı oluşturan öğeler var; onlar arasında etkileşim iletişim veya çatışma olabilir. Ama onlar arasında bir harmoni kurulabildiğinde, can gelişebiliyor. Canın bir başka öğesi can meydanı… İçimdeki meydan. Ötekilerle, diğer insanlarla iç dünyamda nasıl yaşıyorum? Diğerlerini bu can gözüyle nasıl görüyorum?

Canın bir başka boyutu: Can gözü… Canımın içinde olup bitenleri gören göz, batının bilinç dediği… İnsanın kendi canını tanıması yaşamının en büyük keşfi olsa gerek… Bizi kendi gönül küremizde yaşamaya, onu uyandırmaya davet eden filozof gönlün kitabî bilgilerle kazanılmayacağını söylemekle kesinlikle haklıdır. Ahmet İnam Candan Gönüle kitabında, Hiçlikten Gelen Can: İnsan adlı bölümde,

‘Can insan olarak bir ‘hiçliğe’, bir ‘boşluğa’ doğmuştur.’ demektedir. Bu ifade bana Dücane Cündioğlu’nun, ‘Anlamıyor musun, daha doğarken ölüyorum ey tâlib!’ deyişini anımsattı. İhtimal ki burada Cündioğlu başka anlamlar gözetiyordu ancak benim meramımı anlatması bakımından kayda değer bir cümle. Canın bir boşluğa doğuyor olması varoluşçu bir bakışla bizi en baştan dipsiz bir anlamsızlığa savurmaktadır. En kötü ihtimal nihilist bir durakta eğleşmelidir gönlü tok bir gönül. Oysa bu ifadeye bakıp yanılmayalım. Ahmet İnam, gerçek bir gönül erinin yılgınlığa düşmemesi gerektiğini de belirtir. Umutsuzluğun çok tehlikeli olduğunu da… İlginçtir Cündioğlu o cümleden bir önce şöyle diyordu aklıyla gönlünü birleştirmeye çalıştığı yazısında: ‘Beni bende, seni sende bilmeye çalışıyorum. Seni kazanırken bu sefer kendimi kaybediyorum.’

Bir başka kavram: Can bakışı… Yaşadıklarımıza anlam veren… Düşünmemizi yürüten canın bölümü ise: Can Doruğu… Can doruğunu ben Her şeyin Sahibine uyumlanmak olarak anlıyorum. Bir nevi yüksek akıma doğru çıkmak… Tüm bunların yanında Ahmet İnam’ın, ‘İçinde yuvarlanıp gittiğimiz bu düzen belki canımızın can bulmasını engelliyor olabilir.’ sözü üzerinde düşünmeye değer bir sözdür. Bu tıpkı İsmet Özel’in, ‘yok burada yanlışı yoklayacak hiç aralık’ mısraındaki başkaldırıya hizalıdır.

Yukarıda değindiğim gibi Ahmet İnam, yazıklanan, feleğe sitem eden tavrın sahibinin kendi canını bulmasının imkânsız olduğunu söyler. Can hem keşfedilecek hem icat edilecek bir kavramdır ona göre. Kendi deyişiyle acıyı bal eyleme simyasıdır. Umut etme simyası; çektiğiniz acılar kanayan yaralarınıza karşı mücadele gücünü yitirmeyeceksiniz. İşte burada devreye can gücü giriyor.

Can gücünü nasıl harekete geçireceğiz sorusu ise havada kalıyor. İnsanlar kendi canlarıyla nasıl iletişim kuracaklar? Ve dahası bir cesareti sırtlanıp soralım. Bir Gönlümüz olduğunun alamet-i farikası nedir? Onunla nasıl bağlantı kuracağız? Gönlüyle etkileşim halinde olan insanın yaşamında nasıl bir değişiklik olur? Gönlüme yaklaştığımın belirtileri nelerdir?

Bana göre Gönül felsefesi ‘Gönül seni duyuyorum, düşünüyorum ama yanmayı reddediyorum.’ diyen bir duruşla bakıyor cana; keza can da gönle… Kaptanımız gönül ise neden tali yollara girelim? Yalnız duyuşla yetinerek bireysel ve toplumsal canları harekete geçirmek muhal görünüyor. Düşünür, ‘Canlarımız birbirine değmiyor!’ derken de benzer bir serzenişin eşiğindedir. ‘Canımız da kokar!’ diyen bir bilge… Tasavvufi geleneğini iyi bilen, Anadolu’da kavram gezisine çıkmış, muhabbetin derinliğini kavramış… Canı geliştirmenin en önemli alanının muhabbet olduğuna kanaat getirmiş. Muhabbetin hem sevgi hem iletişim olduğunun altını çizerken, ‘Dostumun canı, canların neşv-ü nema bulması benim canımı güzelleştiriyorsa canlarımız birbirine bağlı mıdır?’ sorusunu sorabilen bir yürek…

Düşünür tüm Gönül felsefesi boyunca seküler bir yerde durmayı tercih ediyor, ki bir felsefecinin yapması gereken budur, ben de onu anlayabilmek için aynı yerde durmalıyım(!). Durmalı mıyım? Bir felsefe farklı yorumlara açık olacaksa eğer mümkün mertebe farklı açılardan, farklı hız, farklı boyut ve evrenlerden bakabilmeliyim ona. Gönül felsefesinin düğüm olduğu yer egodur. Çekirdek bir kavram olan nefsi, egoyu gönül âlemine dâhil eden düşünür burada oldukça kaygan bir zeminde duruyor. Nefsin gönle uyması, onda erimesinin yolunu nasıl bulacağız sorusu da yerine oturmuyor.

Düşünürün dediği gibi kavramların altında can vardır, kan vardır. Doğrudur ancak binlerce, on binlerce kavramın altında, o dip akıntıların içinde kaybolma ihtimali de yüksektir. Öyle ki, hakikate yalnızca muğlak kavramların ışığıyla bakan bir felsefeci ateş çemberinde kalmış ve kendini sokmak üzere olan bir akrebe benzer. Akrep ateş çemberinden çıkamamakta ve çareyi kendini zehirlemekte bulmaktadır. Ne ateşten geçebiliyor çünkü ateş onu çekmekte cezb etmektedir; ne de dışarı çıkabiliyor. Kavramlarla arası iyi ama ateşe dayanamıyor…

Yahut bu durumdaki bir düşünürün kelimeleri alev alev yanmıyor; ateşe uzaktan bakıyor ve gösteriyor: İşte ateş! O yakıcıdır!

Ahmet İnam Candan Gönüle adlı kitabına Gönül Kaygıları adlı bölümde,

“Gönle, ne demekse, ‘tam olarak’ erişim olanağı yok gibi görünüyor.” diyerek okuru şaşkınlığın vadisine sürüklüyor. Gönle erişemiyorsam, onun sesini duyamıyorsam bunca çabam neden? Şimdi başlığa gelebiliriz o halde. Can’ı Gönül’den dinlesek, bana kalırsa, şöyle demesi olasıdır.

‘Senin Canın, içindeki ilahi öz, ben Gönlün… Hepimiz Bir’deniz… Bir ve aynı… Öz’ün bir kâinat varlığı ise sen yani bedenin şu dünyada dolaşan Canın bir dünya varlığıdır. Gönlün yani ben bu iki evreni de kapsayan ilahi parçayım. Ebedi ve ezeli olanın içine sığdığı muazzam, akıl almaz sonsuzluk… Gönlüne yani bana dil’in kadar yakınsın. Hem kalbin hem sözlerin kadar… Bilmek istediğin ne varsa bende karılıdır, bende mündemiç. Can kulağını gönlüne daya; gönlünü can kulağına… İkisi bir ve aynıdır, sen bu sonsuzluk çağlayanına karışan ve ondan dökülen bir iksirsin…’

Gönlün bu seslenişini duyabilirsek eğer ateş çemberinde kalmış akrepten kendini ateşe atan bir pervaneye dönüşürüz. Ateşten korkmadan, o alevlere âşık küçücük canıyla pervasızca ölüme, hiçliğe değil belki yeniden doğuşa atlayışını…

Bana öğrettiği her harf için hocama minnetlerimi sunarken eklemek de gönlümün borcudur. Anadolu’da ayak izi bırakmış her can ve gönül sahibinin derin, uçsuz bucaksız bir felsefesi vardır, iş ki, bunu dillendirecek, bu sese oluk olacak daha fazla düşünür gerektir! Bilgelere selam olsun vesselam…

 

Haziran 2016’da Değirmen Dergisi, Yüzyılın Filozofları Özel Sayısı’nda yayımlanmıştır.

 

Ahmet İnam, Candan Gönüle, Bilsam Yayınları, 2012.

 

 

Leyla Karaca – Özyaşam Öyküsü

1976 Nisan’ında İstanbul’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe bölümünden 1999 yılında mezun oldu. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Deneme, şiir, makale ve öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlandı.

Yayımlanmış Eserleri:

Sonsuzla Sek Sek, Şiir, Ferfir Yayınları, 2010.

Göğsündeki Gökyüzü, Roman, Ferfir Yayınları, 2013. (2013 yılında ESKADER Roman ödülüne layık görülmüştür.)

Kalbinin Müziği, Öykü, Palto Yayınevi, 2015.

Çintirik and Pintirik, Masal Seti, Ferfir Yayınları, 2016.

Kurt Ağzı, Roman, Ferfir Yayınları, 2016.

Gizemli Robot Fabrikası, Roman, Onur Kitap, 2018.

Gülbey, Gençlik Romanı, Onur Kitap, 2018.

Göğsündeki Gökyüzü Kültür Bakanlığı’nın TEDA Projesi kapsamında İngilizce’ye çevrilmiş ve The Sky In Your Heart adıyla Hindistan’da yayımlanmıştır. Kitap aynı ülkede Hindu diline de çevrilmiş olup Hırvatistan’da Hırvat diline çevirileri devam etmektedir. Kalbinin Müziği yine aynı proje kapsamında Almanca’ya çevrilmiş ve Klang Des Herzens adıyla basılmıştır.

Bunun yanında Kurt Ağzı adlı roman İngilizce’ye çevrilmiş ve Hindistan’da Mouth of The Wolf adıyla basılmıştır.

Yazar Sakarya Üniversitesi’nde ISCAT 2015 Birinci Uluslararası Eleştirel Düşünce Sempozyumunda ‘Kolektif Önyargıdan Saf Bilince’ adlı bildiriyi sunmuştur. Ayrıca Yazarlık Okulları’nda şiir, bilinçaltı ve duygusal zekâ seminerleri vermektedir.