Header Reklam
Ana Sayfa Yazılar Kitap Eleştiri Caz Çağı’nda Kaybolmak

Caz Çağı’nda Kaybolmak

 

Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarılmaya çalışıldığı 1920’ler, bugün hala merak ve ilginin odağı olan bir dönemdir. Tarihe geçen adıyla “Kükreyen 20’ler” ya da “Gürültülü 20’ler” (Roaring 1920’s) savaş sonrasında ABD‘nin, ekonomik büyüme, bolluk ve zenginlikle büyük bir tüketim toplumu haline dönüştüğü yıllardır. Savaşın getirdiği acıların, kayıpların ve hayal kırıklıklarının tanıklığını yaşayan bir nesil, yeni bir hayata başlamak isteğiyle dopdolu bir halde sınırsız eğlence, bitmeyen çılgın partiler, dans, bol içki ve sigaralı bir hayatla adeta bile isteye yozlaşmaya, önceki kuşaklardan farklı bir hayat sürmeye çabalıyordu. Yazar Gertrude Stein’ın “Kayıp Kuşak” olarak betimlediği bu nesil, edebiyat, sanat ve eğlence dünyasındaki rol modellerinin peşinden giderek yeni kimliklerini arıyordu. Devlet aygıtının tüketimle beslediği toplum, bir yandan da yeni ekonomik kırılganlıklara gebe bir geleceğin tedirginliği içindeydi. Püriten muhafazakârlıkla hedonizmin mücadelesine sahne olan bu dönem, arzuların dizginlenemediği ancak yeni yaşam biçimlerinin bir önceki nesilce kabul edilmesinin ise çok kolay olmadığı; ahlak yargılarının iki uç arasında gidip geldiği yıllardı.

Bu yıllara dair tarih ve edebiyat arşivleri, Gertrude Stein, Ernest Hemingway, T.S. Eliot ve Ezra Pound gibi Amerikan edebiyatının bu dönemine damgasını vuran yazarlarına, özellikle F. Scott Fitzgerald’a yapılan referanslarla doludur. Bu döneme, bizzat kendisi tarafından adı konulan Caz Çağı’na ilişkin tüm kodları, Fitzgerald’ın kendi hayatından, romanlarından, hikâyelerinden ve bunlardan üretilmiş filmlerden öğrenmeyi hep çok sevdik. 1896-1940 yılları arasında yaşamış yazarın yaşam öyküsü de, kitapları da, 20’li yaşlarda tanışarak evlendiği eşi Zelda (Sayre) Fitzgerald’tan bağımsız düşünülemez. Fitzgeraldlar hakkında biraz bilgi sahibi olanların hemen bir çırpıda aktaracağı bilgilerin, genellikle “F. Scott Fitzgerald’ın büyük bir yazar olduğu, döneme damgasını vuran kitaplar yazdığı, eşi Zelda’nın ise giyim, kuşam, yaşam tarzı olarak bu dönemin ikonlarından olduğu ancak bu güzel olduğu kadar kıskanç ve eğlence düşkünü üstelik ruhsal sorunları olan hanımın, F. Scott Fitzgerald’ın yaşamını altüst ettiği” yönünde genelgeçer bilgilerden oluşması şaşırtıcı değildir. Zira bugüne dek sadece F. Scott Fitzgerald’a veya dönemin bu ünlü çiftine, hatta doğrudan sadece Zelda’ya ilişkin çok sayıda biyografik eserde Zelda hakkında bu şekilde bilgiler aktarılması, okuyucuların Zelda’yı, F. Scott Fitzgerald’ın romanlarındaki kadın karakterlerde kolaylıkla arayıp bulmasını sağlamıştır.

F. Scott Fitzgerald’ın Zelda Sayre’yle tanışıp evlenmesinden sonra, bilhassa onun sıra dışı varlığı sayesinde nüfuz ettiği edebiyat ve cemiyet hayatı, yazarın edebi birikimini ve çevresini doğrudan şekillendirmiştir. Evlilikleri, bu biyografilerde hep vurgulandığı üzere, çalkantılı bir evliliktir. Çünkü Zelda, sıradan bir kadın değildir. F. Scott’un onun için kullandığı “flapper”, yani hoppa, serbest ve havai kız anlamına gelen sıfat, dönem kadınının Zelda’dan örnek aldığı bir varoluş biçimine; kısa sarı saçlar, tahta göğüsler, zayıf kol ve bacaklı, diz üstünde elbiseler giyen, gece kulüplerinde sınırsızca sigara ve alkol tüketerek eğlenen, özgür orta sınıf kadınına dönüşür. Ancak Zelda’nın özgünlüğü bundan ibaret değildir. Zelda, saygın bir yargıç baba ve geleneksel bir kadın olan annenin kızlarından biridir. Aslında kontrollü ve disiplinli ama açık bir eğitime önem veren ebeveynlerin yanı sıra ablalarının, aile ortamında şahit olduğu deneyimleri neticesinde, ne istediğini bilen, yeteneklerinin farkında olan ve arzularının peşinden giden akıllı bir kadın olarak yetişmiştir. Yıllar sonra ortaya çıkarılıp beğenilen resimleri, onun ne kadar iyi bir ressam olduğunu da ortaya koyar. Yeni moda akımlarını başlatacak estetik becerileri ve yaratıcılığı onu dönemin moda ikonuna dönüştürür. Edebi birikimi ve yeteneği ise aslında F. Scott’ın sahip olduğundan geri değildir. Çeşitli dergilerde yazıları yayımlanır. En önemlisi, bale onun için bir tutkudur. Ne var ki, yaşadığı toplumun değerleri içinde, genç yaşta gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bu tutkusunun izini, ancak F. Scott’la evlendikten, hatta çocuk doğurduktan sonra, görece geç bir yaşta sürme imkânı bulur. Ancak baleyi ünlü bir yazarın eşi ve bir anne olarak yürütmeye çalışırken erkek egemen toplumun her türlü algı dayatması ile savaşmak zorunda kalır. Ayrıca balenin gerektirdiği bedensel zorlamaların üstesinden gelebilmek; ailesini, çevresini hatta kendisini ikna etmek büyük bir benlik mücadelesi gerektirir. Evliliklerinin gelgitlerinde her iki tarafın da sevgiye ve anlayışa dayalı çabalarını görmemek haksızlık olur. Çiftin, birlikte ve tek kızlarıyla çekilen çok sayıda fotoğrafına dikkatle baktığınızda dahi bu muhabbet bağını sezebilirsiniz. Ancak Zelda’nın varlığının, renkli kişiliğinin ve bitmek bilmeyen enerjisinin F. Scott Fitzgerald’ın yazarlığını beslemek adına vazgeçilmez olduğunu, Zelda’ya olan aşkının biraz da ona olan ihtiyacından kaynaklandığını söylemek de bir yanlışlık sayılmamalıdır. Nitekim önemli sayıda dikkatli eleştirmen, F. Scott Fitzgerald’ın roman ve hikâyelerini, aslında üstün bir yaratıcılıktan uzak oldukları ve otobiyografilerden öteye gitmedikleri yönünde eleştirirken “Zelda’sız bir F. Scott Fitzgerald edebiyatının kısır kalacağı” tespitini de yapmaktadırlar.

Zelda Fitzgerald, tek romanını, Save Me the Waltz’ı (Türkçeye, Son Dansı Bana Sakla olarak çevrilmiştir.) 1932’de, psikolojik tedavi için kaldığı bir klinikte altı hafta gibi kısa bir sürede yazmıştır. Bu da otobiyografik bir romandır. Zelda Fitzgerald roman kurgusunda gerçek hayatından bazı unsurları gizlese de Zelda’nın kendi hayatını okuduğumuzu çok iyi biliriz. Bugüne dek Türkçeye F. Scott Fitzgerald’ın tüm kitapları yanında Fitzgeraldlar ve sadece Zelda hakkında yazılmış çeşitli biyografiler çevrilmişken, 2016 yılına dek Save Me the Waltz’ın çevrilmemiş olması üzücü ama şaşırtıcı değildir. Nitekim Can Yayınları’nın 2016 yılında kitabın Türkçe çevirisini yayımlamasını, bu şahane işi gölgeleyen üç sorunlu meseleyi görmezden gelemeyiz. Birincisi, kitabın ilk sayfalarında yazar Zelda (Sayre) Fitzgerald’ın biyografisi yazılırken talihsiz bir hata sonucu, cümleye F. Scott Fitzgerald olarak başlanması. İkincisi, kitabın adında çeviri sırasında yapılan oynamayla, Son Valsi Bana Sakla gibi, romantik/kadınsı bir anlam katılmaya çalışılması böylelikle Zelda Fitzgerald’ın niyet ettiği anlamdan uzaklaşılması. Bu konuya ilerleyen satırlarda açıklık getireceğim. Üçüncüsü ise aynı tanıtım yazısında, “bu tek romanın aldığı kötü eleştiriler nedeniyle Zelda’nın yazarlığa dair hevesinin bir hayli kırıldığı ve 1937’ye kadar yeni bir roman yazmaya yeltenmediği” yönündeki haksız tespitlere yer verilmiş olmasıdır.

Son Dansı Bana Saklanın yayımlandığı dönemde çok büyük ilgi ve teşvik görmemesinin nedenlerine dönük tespitleri hakkaniyetle yapmak gerekir. 1920’lere kadar, Batı Edebiyatı’nda kısıtlı sayıda da olsa kadın yazarın kitaplarının yayımlandığını ve geniş kitlelerce beğenildiğini biliyoruz. Söz konusu romanların hemen tamamında, baskıcı ve erkek egemen toplumda, öz bilinci güçlü kadınların “çaresiz” mücadelesi, kabul görebilen en radikal temadır. Zelda Fitzgerald’ın romanında da kadın özne, başta babası ve eşi olmak üzere toplumdaki erkeklerin ve eril bakış açısını içselleştiren kadınların takdirini görecek şekilde davranmaya, yaşamaya mecburdur. Zelda’nın romanı da, kadın öznenin yaşadığı benlik çatışmalarını samimiyetle ortaya koyup bu benlik arayışını varoluş biçimine dönüştüren bir kitaptır.

Romanın başkişisi Alabama, aynen Zelda gibi, mesafeli ve tutucu ancak kızlarını yetiştirirken değişen toplumsal değerlere çoğu zaman boyun eğmek zorunda kalan yargıç bir babanın üçüncü kızıdır. Kızların son derece iyi bir eğitim aldığını, entelektüel olarak kendilerini geliştirebildiklerini, baba korkusu gölgesinde de olsa, toplumsal değişimin, dans partileri, açık flörtler gibi yeni usullerine dâhil olabildiklerini anlıyoruz. Gizli gizli okusalar da çekmecelerinde Decameron; defterlerinin arasında Gibson Kızı karikatürleri bulundurabilen kızlardır bunlar. Yıllar sonra “flapper” olarak adlandırılacak modern kadın tipinin öncülüdür Gibson Kızı tiplemesi. Bin dokuz yüzlerin başında, Charles Dona Gibson tarafından yaratılan bu karikatür karakteri, o dönem üst orta sınıf kadınlarının rol modelidir. Eğitimli, özgürlüğüne düşkün, atletik ama yine de feminen görünmeyi tercih eden, bir işe girip para kazanabilen, dolayısıyla etraflarındaki erkekleri seçebilme lüksü olabilen bir kadın modelidir bu. Alabama, dönemin ahlaki değerleri içinde, hayal ettiği hayatın engeli olan geleneksel aile yapısının, özellikle babasının, kişiliği üzerinde kurduğu baskıdan kurtulmanın tek yolunun evlilik olduğunun farkındadır. Erken yaşta karşısına çıkan, ünlü olma yolundaki – yazar değil ama bu defa – genç bir ressamla aşk evliliği yapar. Çift, evlendikten bir süre sonra Fransa’da yaşamaya başlar. Eşi David’in ressamlığına odaklandığı, Alabama’nın yalnızlık ve ilgisizlikten bunalmaya başladığı bir dönemdir bu. Bir kızları olur; ilgili ve sevecen bir annedir. Alabama, aynen Zelda gibi, yeteneklerini ve albenisi dizginleyemeyen, renkli ve kendisini çevresine sevdiren bir genç kadındır. David’in belki tek başına giremeyeceği sosyal çevrelere Alabama sayesinde girerler. Alabama’nın bir pilotla yaşadığı duygusal ilişki David tarafından hoş karşılanmasa da çift, bu krizi atlatır. Paris’e geçerler; Alabama bir yandan Gürültülü 20’lerin, Paris cemiyet hayatının tuhaf ilişkilerle örülü, ikiyüzlü dünyasına uyum sağlamaya çalışırken bir yandan da anneliğiyle birlikte sürdürebileceğine inandığı bale tutkusunun peşinden gitme imkânı yakalar. Alabama’nın çocukluğu, evliliğinin ilk yılları, Fransız Rivierası’nda geçen yıllar, Paris’in bohem ortamı, roman boyunca son derece hızlı akıp bale stüdyosunda balerinler arasında geçirdiği dönem uzun uzun, detaylı anlatılırken, anlıyoruz ki Alabama, David’in ve hayatındaki diğer erkeklerinin olmadığı bu kadınlar ortamında adeta kendini bulmuştur. David’in bu alana girmemesi için yoğun çaba sarf eder. Ancak baleye ayırdığı zaman ve atfettiği öneme, David fikren hiç destek vermeyecek, diğer taraftan ısrarcı Alabama’nın Milano’ya tek başına gitmesine verdiği kısmi destekle, adeta sonuçlarına katlanmasını bekleyecektir.

Bu noktada, kitabın adının Türkçeye çevirisini neden sorunlu bulduğumuz meselesini açıklamalıyız. Dans, bale Alabama/Zelda’nın gerçekten var olduğu, gerçekten “kendisi” olarak yaşadığı toprağı; bedenini kendisinin yönlendirdiği dünyasıdır. Bir yandan da kendi toprağına sahip çıkma çabasındadır. Öyle ki, bu mücadelenin gerçek hayatta Zelda’nın psikolojik olarak çökmesine kadar gittiğini görürüz. Zelda Fitzgerald, kitabın adını Save Me the Waltz koyarken; aslında sadece Dansı Bana Sakla derken biraz da “bırakın, dans benim olsun; benim toprağıma, benim alanıma girmeyin” demek istemektedir. Can Yayınları’nın eklediği “Son” kelimesiyle, “Son Vals”teki romantik vurgunun bir kadın yazarın kitabına münasip görülmeye niyet edilmediğini ummak istiyoruz. (Ancak maalesef biliyoruz ki, kadın yazarların kitaplarının genellikle kadınlar tarafından okunması ön kabulü, bugün Türk yayıncılığının işine gelen bir pazarlama biçimidir.)

Zelda Fitzgerald bu başlığı seçerken şunu da gözetmiş olmalıdır: “Save me the dance”, İngilizcede erkeklerin kadınlardan dans sözü alırken, kadınları dansa davet ederken kullandıkları bir ifadedir. Geleneksel roller, kadınların erkeklerden bu daveti alana dek beklemesini gerektirirken, her kadın için boşta kalıp gelecek bir daveti beklemek gergin ve bekleme uzadıkça yaralayıcı anlardır. Alabama/Zelda, bekleyen kadın rolünden sıyrılmak isteyen, bekleyen/bekleten rollerle ilişki kuran bir karakterdir. Romanda, zaten bir kocası olduğu halde, neden bale yaptığını anlamadığını soran arkadaşına şu yanıtı verir (189).[1]

“Bir şey elde etmeye çalışmadığımı – en azından öyle olduğunu düşünüyorum – sadece bir parçamdan kurtulmaya çalıştığımı anlamıyor musun?”

“Peki neden”

“Böyle, oturup ders saatimi beklerken, eğer gelmemiş olsaydım, ders saatimin boşta kalıp dansa kaldırmak için beni bekleyip durduğunu hissederim. 

Alabama/Zelda bale mücadelesinde, başta annelik sorumluluklarının ihmali olmak üzere yaşadığı tüm iç sorgulamalarını samimiyetle ortaya döker. “Hayatın o büyülü güzel yanını yaşama azmi ve bunun kesik bir bacağın zonklaması gibi her nefese karışması. İkisi aynı kapıya çıkıyordu” (159). Bu samimiyetin açıkça ortaya konulması, denilebilir ki yayın dünyasında o döneme değin süfrajetlerin ortaya koyduğu siyasi tavırdan bile daha az kabul görecektir. Melek-fettan kadın dikotomisine başvurmadan, kız çocuk olma, sadık eş olma, özgür kadın olma, anne olma, sanatçı olma meselesini, yani tüm bölünmüş benlik çatışmalarını ortaya cesaretle koyan bir güçlü kadın vardır bu kez yazar olarak. Nitekim Zelda romanı öyle güzel bitirir ki, ne özgürlüğünü ararken başına kötü bir şey gelmiş -örneğin intihar etmek zorunda kalmamış- ne de hayatının dizginlerini tamamen eline alabilmiştir. Ama yaşadıklarından memnundur. “Yaşamın kalan yıllarında artık hep böyle olacaktı galiba: Her şeyi bir ritme, bir kurala uydurup yaşayacaktı.” (275)

Zelda Fitzgerald bu kitabı, giderek artan psikolojik sıkıntıları nedeniyle uzun yıllarını geçirdiği bir klinikte yazar. Bu, aslında Zelda’nın yaratıcılığını özgürce yaşadığı ve zihnen de son derece dingin olduğu, hayatını cesurca gözden geçirdiği bir dönem olmalıdır. Romanının son bölümünde, Alabama’nın babasının ölümü sırasında dile getirdikleri; çağdaş filozof Michel Foucault’nun (1926–1984) onlarca yıl sonra açıklayacağı benlik teknolojileri kavramındaki kurgusuyla oldukça örtüşmektedir. M. Foucault, öznenin kendisiyle ilgili anlama biçimlerini araştırırken ve insanın varoluşundaki evrensel zorunluluklar fikrine karşı koyarken, öznelerin benlik teknolojileri aracılığı ile kendi ruhları ve bedenleri üzerinde bir dizi operasyonda bulunarak, kendi önemsedikleri değerler doğrultusunda yaşamaları gerektiğini söyler. Böylelikle, modern insana kendisini dönüştürebileceğini söyler ve kendi yaşamını bir sanat eseri olarak inşa etmesini salık verir. Bireylerin kendi araçlarıyla, kendi bedenleri, kendi ruhları, kendi yaşam biçimleri üzerinde, belirli müdahalelerde bulunmalarını sağlayan, bunu da kendi kendilerini dönüştürerek, değiştirerek ve belirli bir mutluluk, saflık, güç noktasına ulaşarak yapmalarını sağlayan teknikleri benlik teknolojileri olarak adlandırır.[2] Romanda Alabama da, ölüm döşeğindeki babasına şöyle sorar: “Bedenimiz bize ruhumuzun tersi bir etki olsun diye mi verilmiş, bunu sen anlatabilirsin bana. Sen anlatabilirsin ancak, bedenimiz çöküp düştüğünde eziyet çeken zihnimizden nasıl kurtulabileceğimizi ve bedenimiz eziyet görürken ruhumuzun bizi neden ve nasıl bir mülteci gibi bırakıp gitmeyeceğini”.(s.264)

Zelda Fitzgerald, kitabını yayımlamadan önce eşi F. Scott Fitzgerald’a okutur. O dönemde alkol bağımlılığı, ekonomik sıkıntılar gibi ağır sorunlar yaşayan F. Scott tarafından (kendisinin iki yıl sonra yayımlayacağı) Tender Is the Night / Geceler Güzeldir kitabında planladığı konuları intihal etmekle suçlanır ve kitabı bastırmaması için eşinden baskı görür. Yayıncılarla güçlü teması olan F. Scott Fitzgerald’ın, Zelda’nın kitabının, en azından Zelda’nın ilk kurguladığı haliyle yayımlanmaması konusunda iletişimde olmadığını ummak; yayıncıların da öncelikle Scott’un Tender Is the Night kitabını bekleme tercihlerini tahmin etmemek herhalde safdillik olur. Ancak Zelda akıllı bir kadındır, her şeye rağmen bastırabildiği romanın satırları arasına şu hikayeyi sıkıştırıverir: Alabama pes edip baleyi terk etmek zorunda kalmıştır. Bale stüdyosundan güya titizlikle uzak tuttuğu ressam eşi David ise “bale yapan kadınlar” temalı resimleriyle sanat çevrelerinde hayranlıkla karşılanmaktadır. David’in yapılan övgülere “Ritim, gözbebeğinin fiziksel hareketine dayandığına göre dans resmi de, gözü resimsel bir koreografi içine alarak adımda ritim tutar gibi aynı duyguyu yaratır” şeklinde verdiği, kendisinden beklenmeyen derinlikteki yanıtı, biraz da kinayeli olarak satır aralarında yer bulur. (s.276)[3]

Dikkatli okuyucu biliyordur ki romanda anlatılan, Zelda’nın hayatıdır. F. Scott Fitzgerald, bu hayatın oyuncularından biridir sadece.

“Ben her şeyi koca bir yığın yapıyorum, üstünde “geçmiş” yazan bir yığın ve bir zamanlar beni temsil eden bu yığını boşalttığıma göre yola devam edebilirim.

“Öğleden sonranın o loş ve tatlı saatlerinde partiden kalan dağınıklığın içinde birbirlerine bakarak oturdular; gümüş kadehler, gümüş tepsi, birbirine karışmış parfüm kokuları; alacakaranlığın ayrılmak üzere oldukları durgun salona bir alabalık nehrinin berrak ve soğuk akıntısı gibi doluşunu seyrettiler birlikte.” (s. 280)

 

 

[1] Burada, esasen metnin genelinde son derece başarılı bir işe imza atmış olan çevirmen Alev K. Bulut’un affına sığınarak, aktardığım yorum çerçevesinde daha doğru bulduğum, kendi çevirime yer verdim. Aşağıda ise orijinal metne ve Alev K. Bulut’un kitaptaki çevirisine de yer vermek uygun olacaktır. Zaman zaman, içselleştirilmiş eril bakış açısı çevirmenleri de bağlayıveriyor galiba diye düşünmemek mümkün değil.

“Can’t you understand that I am not trying to get anything—at least, I don’t think I am—but to get rid of some of myself?”

“Then why?”

“To sit this way, expectant of my lesson, and feel if I had not come the hour that I own would have stood vacant and waiting for me.”

——

“Bir şey beklediğim yok, anlıyor musun?- en azından, böyle hissetmiyorum-sadece kendimi unutmaya çalışıyorum.”

“Peki neden?”

“Bana ait o saati beklerken dersi hayal ediyorum, o saat olmasa nasıl boşluğa düşeceğimi biliyorum”(189).

[2] Foucault, M.1988 . Technologies of the Self: A Seminar with Michel Foucault (editors: L.H.Martin, H.Gutman, P.H.Hutton) The University of Massachusetts Press

[3] “I thought,” said David, “that rhythm, being a purely physical exercise of the eyeball, that the waltz picture would actually give you, by leading the eye in pictorial choreography, the same sensation as following the measure with your feet.”

 

Son Valsi Bana Sakla, Zelda Fitzgerald, Çev: Alev K. Bulut, Can Yayınları, (2016).