Yazar Gamze Arslan ile Seda Şahin Söyleşisi

 

“Şehrin bir önemi yok, eğer intihara meyilliysen önce bir parka gidersin! Şehrin içinde bir park. Beş yüz metre ileride bilirsin ki binalar var, binaların balkonlarında insanların sigara içtiğini, parkı uzaktan yakından seçmeye çalıştığını, ilginç bir şey olsa da seyirlik malzeme çıksa diye hevesle beklediğini, trafik kazası görür müyüm acaba diye haz beklentisi içinde balkonda oturduğunu bilirsin. Park şehrin içinde intihara meyillileri kendine çeken bir mabet gibidir.”

İlk kitabı “Çerçialan” ile 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Gamze Arslan, kıskançlıklarıyla, derdi tasasıyla, doğrusu yanlışıyla, yaşanmışlıklarıyla insana dair öyküler anlatıyor.  “Çerçialan” toplamda yedi öyküden oluşuyor ancak bir çırpıda okurum sanmayınız. Bir solukta okunmayan, okunurken soluk kesen, yutkunduran, durup düşündüren, afallatan bir öykü kitabı.

“Unutmamalıyız ki dünyamız sıra dışı olayların yaşandığı bir yerdir. Bunlar öyle olaylardır ki, bazen tamamen ihtimal dışında oldukları düşünülür.” N. V. Gogol

Gogol’e hak verircesine dünyamızın sıra dışılığını yine sıra dışı tarzıyla anlatıyor Gamze Arslan ve zihnimizin derinlerine ulaşmaya çalışıyor. Hüzünlü hikâyeler ironiyle harmanlanıp, cesaretin süzgecinden geçirilmiş, çılgın bir hayal gücüyle yoğrulmuş, sonra iyice sertleştirilmiş. Yani kolay lokma olmamış. Genç yazar Gamze Arslan ile “Çerçialan” üzerine söyleştik.

Girişte belirttiğim gibi biraz “sert” öyküler var “Çerçialan”da. Psikanalitik bir yaklaşımınız varmış gibi geldi. Öyküler biraz şiddet barındırdığı için söylüyorum bunu. Bilinçdışının muazzam üretkenliğini kullanmışsınız adeta. Daha önemlisi hikâyenin sonunda ‘ben olsam öyle yapmazdım’ diye düşünsek de öyle yapılmasını yadırgamıyoruz. Şiddeti içselleştirdiğimizden değil elbette. Nedir öykülerinizin şiddetle ilişkisi siz söyleyin ve bilinçdışına vurgu var mıdır?

Mesele edinmeye çalıştığım şey bir görünme-görme ilişkisi. Bakış alanları, bakılanın o düzlemdeki kırılan hareketleri, bakanın sorumluluğu ve manzarın kendisi. Yıllarca Locke’un (aklımda kaldığı şekliyle) “Her şeyi gören göz bir yansıtıcı olmaksızın kendisini göremez” önermesiyle didindim durdum, teoride geldiği noktadan çok ötede kendi hayat pratiğimde bir gedik açmıştı bu söz. Şimdi şimdi şuna kanaat getirdim, her şeyi gören göz kendisini ancak “dilde” görebilir. Yazan, yazmaya çalışan biri olarak kendimi görebildiğim noktaydı dil. Ve kendimi görmeye başladığım, kendimi görünüşe açtığım noktada da şiddet duygusu peyda oldu, en azından dilde. Bunu salt bilinçdışıdır diye tanımlamak istemem tabii. Ama bildiğim bir şey varsa görünme ve görmenin ilişkisinde hep bir şiddet unsurunun yattığına inanıyorum. Bakan ve bakılan arasında başlayan şiddeti dilde yapılandırmayı amaçladım. Ama bu şiddet yıkıcılıktan beslenmiyor, daha çok o manzarı yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Şiddetin açığa çıktığı bütün öykülerde, örneğin “Küf Korkusu Olmalı İnsanda” öyküsünde anlatıcı kadın ve Nezile’nin bakan ve bakılan ilişkisi, yaşadıkları deneyimle yeniden kurulmak üzere noktalanıyor.

Öykülerden ilki bir köyde geçiyor, son dönemin popüler konusu yalnızlaşan metropol insanını okumaktan yavaştan usandığımızdan köy öyküsü olması sevindirdi beni. Öncelikle şehir hikâyeleri duymaya alışmış bizlere köy hikâyeleri anlatmanız, çerçicilerden, köy kahvesinden, köy adetlerinden vs. bahsetmeniz bir öze dönüş arayışı mı, bir özlem mi nedir?

Özlem ya da öze dönüşten çok çocukluk yaşantılarımda yer edip, bir türlü kendisini anlattırmaya izin vermeyen köyümle olan savaşımdır nedeni. Senelerce hep bir şeyler anlattı bana köy ve ben ne zaman ondan söz etmek istesem beni bundan mahrum bıraktı. Şehirlerde büyümüş biri olarak taşraya ilk gittiğimde, mekânın ve ilişkilerin baştan sona değiştiğini deneyimlemem çocukluk dönemimde kocaman bir delik açılmasın neden oldu. Alıştığım her şeyin dışında bir yerdi. Ben her köy dönüşü bunu birilerine dillendirmek istediğimde de kendimi susarken buldum. Bir oyun gibiydi, köy ve bende açılan o koca delik. O delik oradaki seneler içinde oluşacak yaşantılarla dolmadan oraya dair anlatamayacaktım biliyorum. O delik dolduğu noktada köyün bana koyduğu sınır da kalktı ve tekrar o âna, o kaynağa bakmama imkân sağladı. Ve hâlâ o delikleri açmaya devam ediyor. Kısacası almam gerekeni almadan beni memeden koparmayan köy, doyduğumu anladığı noktada özgürleştirdi.

“Dudu ve Nimet” bir hayvanla bütünleştirilerek anlatılmış. Bir başka canlıyı ve hatta cansız varlıkları hikâyelerinizle bütünleştirmişsiniz. Onları da hikâyeye dâhil etme sebebiniz nedir?

Her şeyin sonunda ellerimizle kurup, tahakküm altına alıp, özgürleştirdiğimizi düşünürken hapsettiğimiz, güzelleştirirken öldürdüğümüz bizim dışımızdaki her şeyin karşımıza çıkacağını düşünüyorum. Duyguların ve hatta dilin insan dışında birçok şeyde yapılandığını düşünerek kalemi oynatmaya çalıştım aslında. Birbirimizi tükettiğimiz noktada da onlar çıkıyor karşımıza ve hatta biz onları karşımıza alıp ilişkilenmeye çalışıyoruz. Onların ne istediğini sormadan, bazen bir binaya bakıp romantize ediyoruz her şeyi, yalnızlığa kapılınca parka gidip bir ağacın karşısında onun oluşunu izliyoruz (ağaç kaldıysa tabii). Maksadım bu tahakkümü göstermek, insanın kendi dışındakilerle ilişkilenmelerini anlatabilmekti. Ama onlarla ilişkimizde severken bile bize bağımlı kılarak sevdiğimiz bir noktadan yazmaya çalıştım. Bir sonraki aşamada, kafamdaki hikâyeler bunun bir adım ötesine geçerek şekilleniyor şu an.

“Küf korkusu olmalı insanda” öyküsünde bir kadının kocasından gördüğü zulümle, komşusunun görüp sustuklarıyla yüzleşmesine tanık oluyoruz. Ev kadını – çalışan kadın kıyaslamasının pek sevildiği toplumumuza da gönderme var. Ancak ev kadınının çalışan kadına yaptıkları ötekinin ötekinden intikamı gibi geldi. Öyle midir? Ve genel anlamda kadının öykülerinizde çokça yer bulmasının sizdeki karşılığı nedir?

Bu bir intikam meselesinden çok tanık kılma meselesi gibi düşünüyorum. Elbette bir kadının diğer kadına uyguladığı şiddet var, onu ve yaşadıklarını görmezden gelerek. Ama burada suçlu Nezile’dir de diyemeyiz bence. Suçlu o derin dondurucuda yatan ve toplumun çoğunluğunu temsil eden “erkek” olma, “erk” olma durumudur. Bu nedenle iki kadının ilişkisi onlar üzerinden belirlenir hale geldiğinde Nezile’nin de şiddet gören anlatıcı kadına dönüp bakmaması, yardım etmemesi bu korkudan ve endişeden doğmaktadır. Bu durumda da anlatıcı kadın Nezile’nin önüne “erk”i atarak, yeni bir alandan tanık kılmaya çalışır onu. Üzerlerinde iktidar kuranın kellesini gördüğünde Nezile artık daha özgür bir alandan bakacak şiddete de, kendi cinsine de. Öykünün bütününde erkeğin derin dondurucuda saklanması ve onun hikâyesine pek girilmemesinin nedeni de buydu aslında. O olmadığında, onların iktidarı olmadığında kadınların ilişkisi nasıl şekillenir diye sormaktı maksadım. Öykülerin genelinde kadın anlatıcıların ve karakterlerin varlığını da buna bağlayabiliriz. Mesela “Tüzen Söz” öyküsünde teyze ve yeğenin ilişkisinde babanın varlığı teyze tarafından yazılmış bir kurmaca romanda çözülüyor. Ya da “Dudu ve Nimet”te çerçinin gelişiyle birlikte inek ile kadın arasındaki ilişki tamamen değişiyor. Kısacası kadınların “erk”ten sıyrılarak var olduğu bir ilişki biçimini aramaya çalışıyorum diyebilirim.

Bimka öyküsünde bir heykeli dinliyoruz. Betonlaştırılan güzelliklere yergi varken bir taraftan da betonlaşan kalplerimiz, zihinlerimiz eleştirilmiş. Erk’in gücü ister bir erkeğin kadına ister bir otoritenin akla baskısı olsun her zaman vardır mı demek istediniz?

Bimka öyküsü özelinde ve bütün kitapta da aramaya ve sormaya çalıştığım bir konuydu “erk” meselesi. Bizim bizden öte her şey üzerinde, beden uzuvlarımızla olan ilişkimizde kurduğumuz iktidar ilişkilerini anlatmaktı maksadım. İnsanın olduğu yerde “erk”ten söz etmemek çok da mümkün değil sanki. Bu nedenle öykülerin tümüne sirayet etti.

“Allah’la ciddi düşünüyoruz” öyküsünde; ‘Yeni bir dil öğrenmelisin’ normu dayatıldıkça, kendi anadilimizden kopmadan yeni bir dil öğrenmeye çalışmanın zorluğu, bir gencin Allah konusunda yaşadığı karmaşa ile birleşiyor. Burada da iktidara ve yabancılaşmaya vurgu var diyebilir miyiz?

Dil her zaman acı veren ve yıkan bir unsur olmuştur insan hayatında. Bu öyküde de bize öğretilen veya dayatılan dilin dışına çıktığımızda bir tür cezalandırmaya uğradığımız düşüncesi var. Anlatıcı normlarla belirlenen dilin dışına bir kere çıktığında Anne ve Allah’la kurduğu ilişkide cezalandırıldığını düşünüp dilini kaybettiğine inanıyor. Bu dil kaybı aslında bizlerin iktidarla kurduğu ilişkiyi imliyor gibi düşünebiliriz. Anlatıcı karakter dili tekrar kazanmaya karar verdiği noktadan, öykünün finaline kadar giden süreçte aslında kendisiyle bir yüzleşme yaşıyor. Kendi yarattığı iktidarların farkına varıyor da diyebiliriz. Çıktığı yolculukta kendi dili dışında bir dili tam olarak öğrenmeyi ideal edinmesiyle tamamen kurmaca bir kadına âşık olması ve bu kadının da aslında geçmişinde bir noktaya dokunması onun kendi kendisine yarattığı dil iktidarının çözülüşüne götürüyor onu. Kendisine normların dışında olan o küfrü öğreten öğretmeniyle yıllar sonra karşılaşması onda bir tür şok etkisi yaratıyor ve dili çözülüyor. O noktadan itibaren de senelerce kapanıp kaldığı evinden çıkıp özgürleşiyor.

“El ele, el Hakk’a”

“Ocağı bina zanneden, taşla sınanırmış.” diye başlıyor “Kırk bin geyikli derviş” öyküsü Alevilikte ocak kavramına vurgu yaparak. Aleviler demografik olarak varlığını çoğunlukla sürdürse de sosyo-kültürel anlamda ciddi çöküş yaşıyor. Bunda tarihte ve günümüzde yapılan kıyımların ve asimilasyonların etkisi büyük. Bir de çağın değişmesi ve köyden kente göçler. Sizin de bu çöküşe tanıklık ettiğinizi ve bizi de bu tanıklığa davet ettiğinizi söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Hem göçlerin, hem de baskıların sonucunda bir kültüre ait olan mitlerin de yavaş yavaş yok olduğunu, hafızadan silinmeye çalışıldığını görüyoruz. Birinci ağızdan dinlediğim bir Alevi söylencesini özünü de koruyarak yeniden yazmaya uğraştım “Kırk Bin Geyikli Derviş” öyküsünde. İç katmanda kurulan söylencenin varlığı, dış çepere sızarak bir baba–oğul ilişkisini anlatmayı hedefliyordu. “El verme” kültünün, bir kuşak atlamasıyla neler olabileceğini gösterirken, bir babanın oğluna olan sevgisini de sorgulatmaktı niyetim. Bundan sonrası için de unutturulmaya çalışılan ve kültür taşıyan söylenceleri elimden geldiğince aktarmak istiyorum, hem kendi kültürüm olduğu için hem de belleğe karşı bir sorumluluk beslediğim için.

“Kasapta kesik parmak” ise imgesel anlatımıyla belki de en etkileyici öykülerden. Yüzük parmağının dilinden aşkı anlatmak nereden aklınıza geldi?

Bir tür beden farkındalığı yaratmak istedim aslında. Hep öze dönüşün tekrar ettiği bir çağda bedenin farkındalığından yoksun olduğumuzu hissettim. Unuttuğumuzda, ondan uzak olduğumuzda özü kavrayacağımıza inandırıldığımız et parçasını dillendirmek birçok şeyi dillendirmekti sanki. Bir tür cenk hikâyesi, esasında onun varlığına ihtiyacımız varken, onun bize ihtiyacı varmış gibi düşünerek hareket ediyoruz. Yüzük parmağı da bunu dillendiriyor ait olduğu bedene, bağırıyor, kızıyor ona. Bir ruh kazanması, incelikten yoksun olmaması için sürekli söyleniyor ama nafile. Finalinde de bu ruh için çırpınmaması gerektiğine kanaat getiriyor zaten.

“Çerçialan” kitaba adını vermiş ve sizin köyünüz sanırım, ancak Çerçialan’a dair bir öykü yok. Neden Çerçialan?

Çerçialan adını kitaba verirken maksadım bir yer olmasının dışında bir anlam ifade etmesiydi. Çerçinin kamyonundaki çeşitlilik gibi bir alan yaratmak istedim öykülere. Hepsinin devineceği bir çerçi alanı. Elbette beni besleyen köyüme bir teşekkür de vardı bu ismi seçmemde.

Son olarak bundan sonrası için neler yazmayı ve yapmayı planladığınızdan bahseder misiniz?

Bu sıralar yeni dosyam için çalışıyorum. Yine bir öykü dosyası olacak. Onlar beni, ben de onları biraz beklettim, erken karşılaşmalarda birbirimizi hayal kırıklığına uğrattığımızı görünce uzak durduk bir müddet. Fakat şimdi zamanı gelmiş, tutkuyla çağırdık birbirimizi. Biriken her şeyin kâğıda dökülmeye başladığı bir zamandayım diyebilirim.

 

Gamze Arslan – Özyaşam Öyküsü

2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne layık görülen Gamze Arslan, 1986’da Ankara’da doğdu. 2007’de Hacetteepe Üniversitesi Felsefe Bölümü, 2012’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Anasanat Dalı’ndan mezun oldu. Yazıları Felsefe Yazın, Bibliotech, Sahne, Partisyon dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı “Çerçialan” ile 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görüldü ve Varlık Yayınları tarafından yayımlandı. İstanbul’da yaşayan Arslan, dramaturg ve senaryo yazarlığı yapıyor.