Çevirmen Ari Çokona ile Arzu Bahar Söyleşisi

18 Kasım 2018

 

Ari Bey merhaba, Kimya Mühendisliğinden çevirmenliğe uzanan serüveninizi dinlemekle başlayalım dilerseniz. Nasıl bir geçiş oldu?

İTÜ Kimya Mühendisliği Fakültesinde lisans ve lisansüstü eğitimimi tamamladıktan sonra bir süre sanayide mühendis olarak çalıştım. Ardından, birkaç yıl boya üretimi ve kimyevi madde ticaretiyle uğraştım ve son otuz yıldır özel bir lisede öğretmenlik yapıyorum. Ama kendimi bildim bileli zamanımın çoğu kitap okumakla geçiyordu. Çizgi bantlardan felsefe kitaplarına, şiirden tarihe, antropolojiden polisiye romanlara her türden çok kitap okudum. Artık öğretmenlik içgüdüsü mü, yoksa basbayağı gevezelik mi dersiniz bilemem ama bu okuduklarımı ballandıra ballandıra anlatmaktan da büyük keyif alıyordum. Ailem ve dostlarım herhalde başlarından savmak için bu birikimimi kâğıda dökmemi önerdiler. Yazmaya başlamanın en kolay yolu çeviri yapmak gibi görünüyordu, ben de kitap çevirmeye başladım.

 

Çocuk kitabından Yunan tragedyasına kadar oldukça geniş bir yelpazede çeviri yapıyorsunuz. Kendinize yakın hissettiğiniz, çevirmekten en çok keyif aldığınız tür hangisi?

Az önce belirttiğim gibi okuma tercihlerim geniş bir yelpazeye yayılıyor. Zamanla kitapları çeşitlerine göre değil kalitelerine göre ayırmayı öğrendim. Birinci kriterim iyi yazılmış olmaları ve yeni bir şeyler ifade etmeleri. Örneğin Salinger’in Gönülçelen‘i ile Mark Twain’in Huckleberry Finn’in Maceraları bana aynı keyfi veriyor. Çevirmenlik ana mesleğim değil, hobim olduğu için her zaman keyifle okuduğum, sevdiğim kitapları çevirmeye talip oldum. Yayıncılarım da bana bu konuda hareket serbestliği tanıdılar. Olumlu eleştiriler alan, tanınmamı sağlayan şiir ve klasik eser çevirilerimin yanında bu kadar tanınmayan çocuk kitabı çevirilerime de aynı özen ve dikkatle yaklaşırım. Rum Masalları derlememi ve yeni yazmaya başladığım telif çocuk kitaplarımı en az uzun bir çalışmanın ürünü olan 20’nci Yüzyıl Başlarında Anadolu ve Trakya’daki Rum Yerleşimleri kadar seviyor, onlarla gurur duyuyorum.

 

Çeviri yapacağınız kitaplardan önce hazırlık yapar mısınız? Bir de sormak istiyorum, “Mutlaka çay olmalı ya da kendi çalışma odamdan başka yerde çeviri yapmam,” gibi sıkı sıkıya bağlı olduğunuz kurallarınız var mı?

Çevireceğim kitapları genelde ben seçtiğim için önceden haklarında bayağı bilgim vardır. Ama yine de kitap ve yazarı hakkında yazılmış eleştirileri okur, yazarın biyografisiyle ve kitabın yazıldığı dönemle ilgili araştırma yaparım. Yazarın başka kitaplarını ve bu konuda yazılmış başka yazarların kitaplarını bulup okurum. Çevirilerime başladığım dönemde bilgisayarlar hayatımıza girmiş, dünyayı ele geçirmişti. Ben de bilgisayarda yazmaya başladım. Her cümleme ardı ardına düzeltmeler, eklemeler yaptığım için küçük bir dipnot bile olsa kâğıt kalemle yazamıyor, basılı kâğıdın üzerinde düzeltme yapamıyorum. Büyük bir şans eseri, Virginia Woolf’un gıptayla söz ettiği “kendime ait bir oda”ya sahibim. Okul çıkışı, bütün gün içine kapanıp dünyayla ilişiğimi kesiyor, gözlerimde kandiller yanıp sönmeye başlayana kadar çevirilerime gömülüyorum. Dışarıda kıyamet kopsa umurumda olmaz, gürültü patırtı dikkatimi dağıtmaz. Ama sadece çeviri yaparken değil, günün yirmi dört saatinde çay içmeden duramam. Sabahleyin gözümü açar açmaz çaydanlığı ocağa koyarım ve gece yatağa girene kadar iki üç saatte bir yeniden çay demlerim. Bir günde içtiğim çay miktarını bardak sayısıyla değil demlediğim çaydanlık sayısıyla ölçerim.

 

Çocuk kitabı demişken, sizin de çocuk kitabı yazarı olduğunuzu biliyoruz. Çocuk kitapları öğüt vermelidir midir sizce? Yani sonunda mutlaka “iyilik yapan iyilik bulur” gibi bir çıkarım olmalı mı?

Bu sorunuzu kesin bir hayırla yanıtlayacağım. Çocuklar “eksik” ya da “özürlü” yetişkinler değildir. Önsezileri ve dünyayı algılama kapasiteleri en az yetişkinlerinki kadar güçlüdür. Hatta yaratıcılıkları eğitim ve toplumsal yaşamla törpülenmediği için bazı konularda yetişkinlerden daha da duyarlıdırlar. Çocuklara yalan söylemek büyük bir hatadır. Hayatta karşılaşacakları tehlikelere karşı uyarılmaları, yaşayacakları felaketlerle başa çıkmayı öğrenmeleri gerekir. Ama bütün bunlar çocukların anlayabilecekleri bir dille, kendilerini özdeşleştirebilecekleri örneklerle anlatılmalıdır. Örneğin, çevirmiş olduğum Son Kara Kedi bağnazlık ve hoşgörüsüzlüğü, Büyülü Yastıklar yasa tanımayan kötü bir kralın zalimliğini anlatıyordu. Ben de Altınkanat Okulu kitabımda okullarda yaşanan zorbalığa ve farklı olanı kabullenme konusuna değindim.

Çocukların hassas algıları özensizce ve sorumsuzca hazırlanan yayınlarla yıpratılmamalı. Son yıllarda ülkemizde çocuk kitaplarında bir patlama yaşanıyor. Pazar her yıl astronomik hızlarla büyüyor ve 2017’de yayımlanan çocuk ve ilk gençlik yayınları 10 bin 42’yi buldu. Bu hızlı büyüme, bu amansız rekabet iyi kitapların yanında kötülerin de yayımlanmasına olanak tanıyor. Her türlü sansüre karşı olmakla birlikte çocuk kitapları konusunda eğitimcilerin, yayınevlerinin, Yayıncılar Birliği’nin, yazar ve çevirmen birliklerinin birtakım standartlar geliştirmesi gerektiğine inanıyorum.

 

Türkçeden Yunancaya çeviri yapsanız hangi yazarın, hangi kitabını çevirmek istersiniz?

Yunan kitap pazarı Türkiye ile kıyaslandığında çok küçük. Son yıllarda güvenilir istatistikler yayımlanmasa da 2017’de basılan toplam kitap sayısının 7-8 bin civarında olduğu düşünülüyor. Buna karşın Türkçe’den Yunanca’ya çeviriler yapan çok sayıda nitelikli çevirmen var. Ama çeviri yapacak olsaydım, öncelikle Evliya Çelebi’yi, Sait Faik’i ve Sabahattin Ali’yi çevirmek isterdim. Aynı şekilde Nazım Hikmet, Atilla İlhan ve Ahmed Arif başta olmak üzere şiir çevirmek de hoşuma giderdi.

 

Sonuçta bir denizin iki yakasını mesken tutmuş, bir tarihi paylaşmış halklarız. Edebiyatlarımız arasında belirgin farklar ya da benzerlikler var mıdır?

Türk ve Yunan halkları aynı coğrafyayı ve tarihi paylaşmalarına rağmen kültürel olarak birbirlerinden çok farklıdır. Basit bir örnek vermek gerekirse, Türkçedeki “mahkeme” ve “hâkim” kelimeleri Arapça kökenli “hukm” kelimesinden türetilmiştir. Hükmetmek, hâkimiyet kelimeleri de aynı etimolojiye dayanır. Oysa Yunancada aynı anlama sahip olan “dikastirio” ve “dikastis” kelimeleri adalet anlamına gelen “dike”den türetilmiştir. İstanbul doğumlu düşünür Cornelius Castoriades buna benzer bir gözlemi Platon’un meşhur kitabı Devlet için yapar. Kitabın Yunanca aslı “Politeia” kent, kentte yaşayanlar, kamu yönetimi, siyaset, devlet anlamlarına gelir. Oysa Almanca “Der Staat” kelimesi (otoriter yönetimleriyle meşhur Almanların tanıdığı şekliyle) “devlet” anlamındadır. Bu durumda, Castoriades’e göre “Politeia” bugüne kadar yazılmış en güzel demokrasi methiyesi olduğu halde, “Der Staat” otoriter rejimlerin övgüsü gibi okunabilir. Ama bazı temel kavramları farklı algılamalarının yanısıra, iki halkın gündelik yaşamı büyük benzerlikler taşır. Aynı güneşin altında, aynı denizin kıyısında dostluklar aynı içtenliğe sahip olur ve aşklar aynı tutkuyla yaşanır.

 

Türkiyeli okurun mutlaka tanışması gerektiğini düşündüğünüz Yunanlı bir yazar var mı?

Anadili Yunanca olanlar sadece 17 milyon civarında olduğu halde, Çağdaş Yunan Edebiyatı, 20. yüzyılın en büyük şairlerinden birkaçına sahiptir. (Nobel ödüllü) Yorgo Seferis ve Odysseas Elytis, (aday gösterildikleri halde siyasi görüşleri yüzünden Nobel alamayan ve bunun Doğu bloğundaki karşılığı olan Lenin Barış Ödülünü alan) Kostas Varnalis ve Yannis Ritsos ve 20.nci yüzyılın simge şairi İstanbul kökenli Kostandinos Kavafis başta olmak üzere dünyanın en iyi şairleri listesinde üst sıraları zorlayacak onlarca Yunanlı şair vardır. İzninizle, daha az tanınmış olsalar da değerleri tartışılmaz, çok sevdiğim birkaç şairi daha anmak isterim: Kostis Palamas, Kostas Karyotakis, Angelos Sikelianos, Kiki Dimoula ve hemen hemen bütün şiirlerini ezberlediğim Yannis Skarimbas. Düzyazıyı oya gibi işleyerek şiir tadında öyküler yazan Aleksandros Papadiamandis ve tek romanı Sandık‘ın her satırına hayran kaldığım şair Aris Aleksandrou düzyazıdaki favorilerimdir. Bunların dışında, daha önce Türkçeye çevrilmiş olup pek dikkat çekmeyen birçok romanın da yeniden çevrilmesi düşünülebilir. Ülkemizde Yunan edebiyatın hak etiği ilgiyi uyandıramadığına inanıyorum

 

Genellikle çeviri yapanlara sorduğum bir soru bu; aynı görüşte olmadığınız, dünyaya bakışı sizden çok farklı bir yazarın eserlerini ya da beğenmediğiniz bir kitabı çevirir misiniz?

Çevirmenliği hobi olarak yaptığım için hep beğendiğim, sevdiğim kitapları çevirme olanağını buldum. Ama bu çerçeve dâhilinde bile dünyaya bakışı benden farklı olan yazarları çevirmekten hiç çekinmem. Kavafis’in, Seferis’in ya da eskilerden Sophokles’in ve adaşım Aristoteles’in karakterlerinin beğendiğim ve beğenmediğim yönleri, doğru ya da yanlış bulduğum düşünceleri hakkında saatlerce konuşabilirim. Ama onların dehalarına, yeteneklerine ve düşüncelerini ifade edebilme ustalıklarına hayranım. Onları Türkçeye çevirirken orijinal eserlerindeki güzelliklerin çok küçük bir yüzdesini bile aktarabilmek, mahalle ağzıyla söylersek “tırnaklarının kiri olabilmek” benim için büyük bir onurdur. Seçme imkânım olduğu sürece sadece yeteneksiz yazarları ve kötü kitapları çevirmekten kaçınacağım.

 

Çevirdiğiniz esere yorum ekler misiniz? Bu konuda ne düşünüyorsunuz, çevirmen çeviriye yorum katmalı mıdır? Bağlantılı olarak çeviri yaparken, yazarlığınızın faydası oluyor mu mesela?

Bu sorunuza kesin bir yanıt vereceğim: Çevirmen çeviriye kesinlikle yorum katmamalıdır. Ama çeviri yaparken metni kelimesi kelimesine çevirmemeli, yazdıklarını kendi anadilinin zenginlikleriyle süslemelidir. Yıllar önce Lafontaine Masalları‘nın Türkçe çevirileri hakkında bir araştırma yapmış, Nazım Hikmet, Orhan Veli ve Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirilerini incelemiştim. Tamamen kişisel zevklerime dayanarak şunu söyleyebilirim: Aslına en yakın olan N. Hikmet çevirisi en yavan, aslından en uzak olan S. Eyüboğlu çevirisi de en akıcı çeviriydi. Çeviri aslına sadık mı, yoksa güzel mi olsun ikilemine inanmıyorum. Çeviri aslına sadık olmalıdır, ama bu onun tatsız tuzsuz olmasını gerektirmez. Biraz fazla çaba harcayarak içerikten ödün vermeden akıcı bir çeviriye ulaşılabilir. Çeviri yaparken metne elimden geldiğince tarafsız yaklaşmaya çalışırım. Orijinalin anlamından uzaklaştığım yerler varsa bu benim bilinçli tercihim değil, başarısızlığım ve ihmalimdir. Ama yazarın üslubuna sadık kaldığım halde, çevirimden birkaç satır okuyan okur kitabı benim çevirdiğimi anlarsa buna da çok sevinirim.

 

Mutlaka daha önce çok kez sorulmuştur ama şiir çevirileriniz var. Çevirisi yapılmış bir şiirin orjinali ile aynı duyguyu okura geçirmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bilimsel yayınlarda eserin içeriği, yani neler anlatmak istediği önemlidir. Bir felsefe kitabını çevirirken her kelime, her cümle olduğu gibi aktarılmalı, hiçbir anlam kaybına yer verilmemelidir. Bunu yaparken erek dilin olanakları zorlanır, en iyi ifade şekilleri aranır. Bu yüzden, kitabı doğru çevirmek uğruna, kaynak dilin kazandırdığı bazı özgün ifade zenginlikleri çeviriye birebir aktarılamayabilir. Ama şiirde anlatılanın nasıl anlatıldığı biraz daha öne çıkar. Çevirinin doğru yapılması yetmez, benzer estetik değerlere sahip olması, okurda kaynak metnin doğurduğu duyguları uyandırması beklenir. Şairler dili en iyi bilen, en iyi kullanan, hatta dilin sınırlarını genişleten, ifade gücünü zenginleştiren dil cambazlarıdır. Dilin olanaklarını sonuna kadar zorlayarak birkaç dizeyle yoğun duygular ifade ederler. Yetenekli ve duyarlı bir sanatçının, bütün ömrünü tüketerek, anadilinde damıttığı ruhunun özünü, olduğu gibi başka bir dile çevirmek mümkün değildir. Bu yüzden, şiirin başka bir dile çevrilemeyeceğine, sadece yeniden yazılabileceğine inanıyorum. Nâzım Hikmet, Lorca gibi devleri çevirirken çevirinin aslına eşdeğer olabileceğini düşünmek safdilliktir. Bunun gerçekleşmesi için çevirmenin onların ayarında bir şair olması gerekirdi. Çeviriler erek dile orijinal şiirin taşıdığı sihrin sadece küçük bir yüzdesini nakledebilirler. Ama bazen o küçük yüzde bile şiir çevirilerini okunmaya değer kılar.

 

Çeviri yapabilmek için o dili çok iyi biliyor olmak yeterli mi? İyi bir çeviri için başka neye ihtiyaç duyar çevirmen?

Çeviri yaparken kaynak ve erek dillerin ikisinin de eşit derecede iyi bilinmesi şarttır. Hatta mümkünse başka birkaç dilin bilinmesi, çevrilmekte olan eserin o dillerdeki çevirilerine de bir göz atılması büyük yarar sağlar. Çevirmenlik bir eseri başka bir dilde yeniden yazmak anlamına geldiği için çevirmenin yazı yazma konusunda yeteneği olmalıdır. Son olarak, çevirmen ansiklopedik bilgilere de sahip olmalıdır. Örneğin Shakespeare’nin çevirmeni, büyük ozanın hemen hemen bütün eserlerinin konularını esinlendiği Antik Yunan ve Latin tiyatro geleneğini, Antik Yunan ve Roma mitolojilerini, genel olarak Ortaçağ ve özel olarak İngiliz tarihini iyi bilmelidir.

 

Bize biraz da yazar Ari Çokona’dan söz eder misiniz? Yakın zamanda yazar olarak imzanızı attığınız bir kitabı raflarda görebilecek miyiz?

Çevirilerim dışında telif denebilecek on kitabım var. Bunlardan, derleme, uyarlama, yayına hazırlama ve toplu kitaplara katılımları çıkarırsanız dört kitap kalır: Fener semtinde yaşadığım çocukluğumu anlatan bir otobiyografi çalışması, Fener. Osmanlı dönemindeki Rumlar hakkında bir arada bulunması zor bilgiler içeren 20. Yüzyıl Başlarında Anadolu ve Trakya’daki Rum Yerleşimleri. Yunan alfabesiyle Türkçe yayımlanan ilk Türk halk türküleri derlemesi hakkındaki Anatol Türküleri ve çocuk kitabı Altınkanat Okulu. Şu anda başka bir çocuk kitabının ve İlyada ve Odysseia’nın çocuklar için hazırladığım uyarlamalarının yayımlanmasını bekliyorum.

Yazdığım çocuk kitapları ilgi çeker ve her yıl yayımlanan 10.000 çocuk kitabı arasında fark edilirse onlara devam etmek isterim. Ama yazdıklarım özgün bulunmaz, piyasadaki binlerce muadilleriyle eşdeğer addedilirse ısrar etmeyeceğim. Yayıncı arkadaşlarımdan hatır ve gönül için kitaplarımı yayımlamalarını istemeyi onur kırıcı buluyorum. Emekliliğimde hazırlamayı düşündüğüm, uzun süreli araştırma gerektirecek birkaç projem de var. Bunlar: Çağdaş Yunan Şiiri, Klasik Yunan Şiiri, İstanbullu Rum Şairler ve İstanbullu Rum Yazarlar antolojileri. Hazırladığım ve iyi bir kitap olduğuna inandığım Çağdaş Yunan Edebiyatı Seçkisi beklediğim ilgiyi görmediği için bu kitaplara bir türlü elim varmıyor. Şu an yoğun ilgi gören Klasik Yunan Edebiyatından çevirilere odaklandım ve onlara devam ediyorum.

 

Arzu Bahar – Özyaşam Öyküsü

1972 yılında doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Marmara Üniversitesi Diş Protez Bölümü’nü ve ardından Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü bitirdi. Kovulmadım, Ben Ayrıldım isimli öykü kitabı Ocak 2017 de Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Öykü ve yazıları Öykü Gazetesi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Notos, Öykülem, Lacivert, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti gibi dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Evli, iki kızı, Pati adında bir kedisi, Tekila adında bir köpeği var. Şu anda Alakarga Yayınları Genel Koordinatörü ve Türkçe Editörü olarak çalışmakta.