Çevirmen Sadi Tekelioğlu ile Arzu Bahar Söyleşisi

11 Kasım 2018

 

Merhaba Sadi Bey, Simon Pasternak’tan Helle Helle’ye, Michael Katz Krefeld’e kadar Türk okurunun takip ettiği pek çok yazarı çeviriyorsunuz. Çevirmenliğe nasıl başladığınızı bizimle paylaşır mısınız?

Çevirmenlik maceram, benim için biraz geç de olsa, 2011 yılında başladı. Kopenhag Edebiyat Festivali CPH: LITT etkinlikleri kapsamında Kalem Ajans yetkililerinden Sayın Mehmet Demirtaş festival davetlisi olarak, Oya Baydar, Hakan Günday ve Aslı Erdoğan’la birlikte festivale katılmıştı. O zamanlar yayıncılığını yaptığım gazetenin festival medya partneri olması teklifi gelince hiç düşünmeden kabul etmiş, o etkinlikler kapsamında Sayın Demirtaş’la tanışmıştım, ardından birkaç kez daha görüştük ve o görüşmelerimizde Danimarka ve Türkiye arasındaki edebiyat köprüsünü güçlendirmek istediğini bana iletti ve o görüşmelerimizin sonucunda Kalem Ajans beni Türkiye’deki yayınevlerine çevirmen olarak önermeye başladı. Danca’dan Türkçe’ye ilk çevirdiğim kitap Michael Katz Krefeld’in Raydan Çıkanlar (Martı Yayınları, 2014) romanıydı.

 

Çeviriye yorum katma konusunda ne düşünüyorsunuz? Çevirmen anladığını mı yazmalıdır yazarın anlattığını mı?

Çevirmen yazarın anlattığını yazmalıdır. Çeviriye yorum katma konusunda oldukça katı ve totaliter bir yaklaşım içindeyim. Çeviriye yorum katmanın öncelikle okura, ardından yazara saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Bir romanı Türkçe’ye çevirdiğimizde gerek içerdiği yeni bilgiler, gerekse özgün dilin dilbilimsel özellik ve güzelliklerinin düşün dünyamızı ve anadilimizi zenginleştirdiğini düşünüyorum. Yorum katarak yapılan çeviriler okurları bu tür güzelliklerden ve zenginlikten mahrum bırakmaktadır. Yorum katarak yapılan çeviriler, “Okuyucu burayı tam anlayamaz,” düşüncesiyle yapılmaktadır. Okurun bilgisine, kültürüne güvenmemiz, saygı duymamız gerekiyor. Çevirmen; okurun anlayamayacağını düşündüğü bir şey ortaya çıkarsa da okurun kendi çabasıyla o konuda aydınlanmayı akıl edeceğini düşünmelidir.

Yorum katarak kendi yaptığımız işin kolayına kaçmak ve okumayı kolaylaştırmaya çalışmak yerine parantez içi kısa açıklamalar ve dipnotlarla okuyucuya bilgi vermenin daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Çeviri yaparken bir ritüeliniz var mı?

Evet var. Çeviriye başlarken kitabını çevireceğim yazarla bir kafeteryada buluşup bir şeyler içmek ve sohbet etmek. Danimarka’nın küçük bir ülke olması, ve benim bu dilin konuşulduğu ülkede yaşıyor olmam kitabını çevirdiğim yazarla buluşmamı kolaylaştırıyor. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra yazarla iletişime geçiyorum ve çeviriye başlamadan önce veya başlamamın ardından kısa bir süre sonra buluşup bir şeyler içip birkaç saat sohbet etmek uyguladığım tek ritüelim diyebilirim. Böyle bir sohbet yapınca çevirdiğim metne olan yaklaşımımın farklılaştığını düşünüyorum. Yazarı tanımış olmak önümde duran metinle benim biraz daha bütünleşmemi sağlıyor diyebilirim. Bazen kitaplarının çevrilmeye başladığını öğrenen yazarlar kendileri bana yazarak tanışıp konuşmayı teklif ediyorlar. Bu da gurur verici ve işimi daha keyifli bir hale getiren bir şey.

 

Danimarka’daki okur profilini Türkiye’deki ile karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz?

Danimarka halkı, yayınevleri ve yazarlar için yaratılmış ideal bir halk diyebilirim. Çok okuyan bir halk ve başladığı bir yazarın neredeyse bütün kitaplarını okumaya azmetmiş bir okur kitlesi. Çok okuyan bir halk olmasının temelinde kişisel ekonomilerinin de güçlü olmasının payı var tabii. Kitap satın almayı aylık bütçeleri içinde ayrıca külfetli bir masraf kapısı olarak görmüyorlar. Danimarka halkının çok okuyan bir halk olduğunu göstermesi açısından şu rakam ilginç olabilir: 5 milyonluk nüfusu olan Danimarka’da 2015 yılında 13.170 kitap yayınlanmış. Türkiye’nin nüfusu ile oranladığımızda ise ülkemizde 210 bin civarında kitap yayınlanması gerekiyor. Ama benim elde edebildiğim verilere göre Türkiye’de yayınlanan kitap sayısı, bu oransal beklentinin dörtte biri kadar. Bu da rakamsal olarak Türkiye ile Danimarka okur profili hakkında bir fikir verebiliyor. Danimarka halkı ve kitap deyince dikkat çeken bir başka şey ise Danimarka’da okur yaş ortalamasının yüksek olması. Türkiye’de genellikle genç okurlar çoğunlukta ve okuma alışkanlığını yaşları ilerledikçe kaybederlerken Danimarka’da bunun tersi oluyor diyebiliriz. Bunu 2014 yılında İstanbul’da Tüyap Kitap Fuarı’nda Danimarkalı yazar Henrik Brun’la dolaşırken de fark etmiştik. Brun, “Ne kadar güzel koca fuar salonu gençlerle dolu. Danimarka’da kitap fuarlarına genellikle yaşlılar gidiyor,” diyerek gözlemlemişti.

 

Çevirmenlere genel olarak sorduğum bir soru bu; Türk edebiyatından bir kitabı Dancaya çevirseniz, bu hangi yazarın kitabı olurdu? 

Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarını Danca’ya çevirmeyi çok isterim. Ayrıca Hakan Günday ve Ece Temelkuran’ın da Avrupalı okurlar için çok ilginç olduklarını, olabileceklerini düşünüyorum. Ayrıca Burhan Sönmez de çevirmek istediğim yazarlardan biridir.

 

Türk okurunun mutlaka tanışması gerektiğini düşündüğünüz Danimarkalı bir yazar var mı?

Evet, Morten Sabroe ile Türk okurunun tanışması gerektiğini düşünüyorum. Halihazırda birer romanını çevirmiş olduğum Helle Helle ve Josephine Klougart’ın diğer kitaplarını da Türkiye’deki okurların okuması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca Anne-Cathrine Riebnitzky de ilgi çekecek yazarlardan biri.

 

Çeviri için teklif edilen dosyaları kabul ederken seçici misiniz? Nasıl bir dosyayı çevirmek istemezsiniz?

Bugüne kadar bana yapılan tekliflerde hayır diyerek geri çevirdiğim bir kitap olmadı. Ancak herhangi bir şekilde; slogan atan, insanları dini, milliyetçi, siyasi olarak ikna etmeyi amaçlayan propagandist kitap karşıma çıkarsa hayır diyeceğimi biliyorum.

 

Edebiyatla bunca iç içeyken kendi kitabınızı yazma hayaliniz var mı diye merak ediyorum.

Nasıl herkes bir filmde başrol oynamayı hayal ediyorsa ben de tabii ki yazın işleriyle bu kadar içli dışlı olduktan sonra kendi kitaplarımı yazmayı hayal ediyorum. Hali hazırda üzerinde çalıştığım bir öyküler kitabı ve başlamaya ramak kalan bir roman çalışması var. Ayrıca 31 yılımı geçirdiğim Danimarka’yı, Danimarkalıları, kültürlerini, yaşamlarını anlatan bir de izlenimler kitabı planlıyorum.

 

Son olarak, çok yönlü bir kişiliğiniz var. Hem gazetede köşe yazıyor hem çeviri yapıyor hem de Avrupa Parlementosu’na milletvekili adayı olabiliyorsunuz. Önce tüm bunlara nasıl yetişiyorsunuz diye sorayım sonrasında siyasetle ilişkinizi anlatmanızı isteyeyim. Bu önemli adaylık nasıl oldu? Süreçte neler yaşadınız?

Evet çok yönlü bir çalışma hayatım oldu ve olmaya devam ediyor. Sizin saydıklarınız dışında amatör olarak Sinema TV-dizi oyunculuğu da yapıyorum. Birçok ülkenin televizyonlarında gösterilen ve büyük beğeni ve ödüller alan Broen/The Bridge dizisinin ilk sezonun iki bölümünde oynadım. Danimarka’da gişe rekorunu elinde bulunduran Klovn The Movie filmi ve bunların yanı sıra çok sayıda TV dizisinde irili ufaklı roller oynadım. Önümüzdeki nisan ayında bütün kıtalarda gösterilecek, uluslararası bir mobilya firmasının reklam filmi çekimlerini yeni tamamladım. Benim bu kadar çok yönlü çalışma hayatım olmasını 1996 yılından beri gazetecilik ve iletişimcilik yapmama borçluyum. Küçük bir ülkede yaşıyor olmam nedeniyle özellikle Türkiye ilgili alanlarda çalışma yapan bir çok kişi ve kurumun iletişim kurduğu kişi oldum ve bu sayede bir çok alanda çalıştım. Son iki yılda siyasetle ilgilenmeye başlamamın nedeni ise annemin köyünde yetişen ve Akdeniz bölgesinde oldukça tanınan ve sevilen bir karpuz türünün (Kargın kapruzu) neslinin tükendiğini öğrenmemdir. Üreticilerin daha fazla ürün almak için daha büyük, ağır ve daha uzun süre dayanabilen türlere yönelmesi sonucu o karpuzun tohumları artık yok olmuş. İnce kabuklu içi kıpkırmızı ve parmak boğumları kadar çekirdekleri olan sulu ve tatlı bu karpuzun kaybolduğunu öğrenince bir şeyler yapılmasının zamanının geldiğini düşünerek Danimarka’nın yeşil-sol partisi Alternativet’e üye oldum. Partini Avrupa parlamentosu milletvekili adaylarından biri oldum ve önümüzdeki 26 Mayıs’ta yapılacak Avrupa parlamentosu milletvekili seçimlerine katılacağım. Partimizin, Kopenhag yakınlarında 350 bin seçmenin bulunduğu bir seçim bölgesinin milletvekili adayıyım.Karpuzun neslinin tükendiğini anlayıncaya kadar çevre bilinci, iklim ve yeşil çevre endişesinin genellikle büyük şehirlerde yaşayan entellektüeller için bir boş zaman uğraşı olduğunu düşünürdüm, ama o karpuz beni uyandırdı diyebilirim.

 

Arzu BaharÖzyaşam Öyküsü

1972 yılında doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Marmara Üniversitesi Diş Protez Bölümü’nü ve ardından Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü bitirdi. Kovulmadım, Ben Ayrıldım isimli öykü kitabı Ocak 2017 de Alakarga Yayınları’ndan çıktı. Öykü ve yazıları Öykü Gazetesi, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü Dergisi, Notos, Öykülem, Lacivert, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti gibi dergilerde ve çeşitli fanzinlerde yayımlandı. Evli, iki kızı, Pati adında bir kedisi, Tekila adında bir köpeği var. Şu anda Alakarga Yayınları Genel Koordinatörü ve Türkçe Editörü olarak çalışmakta.