Sibel Öz

28 Ekim 2018

 

“Cezaevi edebiyatı” tanımlaması, kavramsal olarak sorunlu bir yerde durmaktadır. Kavramın, merkez-periferi ilişkisini akla getirir biçimde, hiyerarşik ilişkiler bağlamı içerisinden üretildiğini anlamak zor değildir. Tıpkı “taşra edebiyatı”, “kadın edebiyatı” tanımlamalarında olduğu gibi “cezaevi edebiyatı”nın da, cezaevindekiler (yani periferi) tarafından değil, dışardakiler (yani merkez) tarafından belirlenmiş olduğu açıktır. Taşra ya da kadın edebiyatı adlandırmalarında da taşradakiler ya da kadınlar değil, dışlarındaki –ve dahil edilmedikleri- “merkez” bu tanımlamayı üretmiş ve bu tanım üzerinden bir yaklaşım belirlemiştir. Bu kavramsallaştırma ya da kategorileştirme girişimi, kendi içinde bir ötekileştirme, genelleyerek yaftalama ve yargı oluşturma riskini de barındırmaktadır. Edebiyat kanonu olarak adlandırılan ve güç ilişkileriyle oluşturulmuş olan otoritenin, belli bir algıdan yola çıkarak pek çok eseri bu tanıma dayalı olarak paketlemesi ve kendi dışında bir yere yerleştirmesi son derece olumsuz bir tutumdur.

 

“Cezaevi edebiyatı”nın dönemi kapanmıştır

“Cezaevi edebiyatı” kavramının, özellikle bir döneme -80 sonrasına- damgasını vurmuş ortak üslup ve içerik özellikleri taşıyan eserleri tanımlamak için kullanılageldiğini görüyoruz. Bu eserlerin ortak özellikleri; içinde bulunulan fiziki mekanı yani cezaevini -tel örgüleri, duvarları, ranzayı, voltayı vs- merkeze alan, işkenceyi, tutsaklığı, yoksunluğu, özlemi, düşleri ve politik inançları konu edinen eserler olmalarıdır. Ucu yanık mektup, karanfil kokusu, volta, ranza, gökyüzü, uçurtma.. bu eserlerde göze çarpan ortak imgelerdir. Bütün bu imgelerin bir dönem için sıklıkla ve yoğun olarak kullanılması, daha sonra klişelere dönüşmelerine yol açmıştır. Önemle belirtmek gerekir ki, belirtilen imgelerin yoğun olarak kullanıldığı metinler, sadece dışardakiler değil, içerdekiler tarafından da klişe olarak değerlendirilmektedir. Bu üslubun, sadece dışardakilerce değil, bizzat içerdekilerce de demode bulunması ve klişe olarak görülmesi, kuşkusuz artık gerçekleri ifade etme gücünü taşımamalarından kaynaklanmaktadır. Bu imgeler, zamanında ne kadar gerçeği ifade etseler, yüreklere dokunsalar ve bir dönemi dile getirseler de, sonraki süreçlerde gerçeğin karikatürü olarak fazla kullanılmaktan aşınmış, işe yaramaz hale gelmişlerdir. Dolayısıyla aslında “cezaevi edebiyatı”nın klişeler üretimi anlamında dönemi kapanmıştır. İçerde de artık, eli ciddi anlamda kalem tutan hiç kimse, cezaevi edebiyatı yapmamaktadır.

“Cezaevi edebiyatı” tanımlaması kullanılırken, konusu cezaevi ve yukarıda belirtilen imgeler olarak beliren eserler kastedilmektedir ve bu eserler bir döneme yoğun olarak damgasını vurmuştur. Sonraki süreçlerde cezaevlerinde üretilen edebi eserlerin ezici çoğunluğunun, konu olarak cezaevi gerçeğini ele almadıklarını belirtmek mümkündür. “Cezaevi edebiyatı” tanımlaması bu yanıyla da günümüzde sorunlu hale gelmiştir. Bugün, cezaevi edebiyatından değil, cezaevinde üretilen edebiyattan bahsetmek, kavramı yeniden ve buradan kurmak gereklidir. Siyasi perspektiften bakıldığında “cezaevi edebiyatı” kavramının, metinde sicile atıfta bulunan bir yanı da bulunduğunu göz ardı etmemek gerekir. Oysa metinde sicile bakılmaz; cinsiyete, etnisiteye, yaşa vb bakılmaması gerektiği gibi. Metin, sadece ve sadece kendisi olarak vardır, var olmak zorundadır. Ötesi, edebiyatın/metnin metalaştırılması, güncel gerekliliklerin zincirine vurulmasıdır. “Cezaevi edebiyatı” kavramı, -geçmişte değilse de günümüz koşullarında- metnin kendisi yerine, metni yazana ve onun siciline vurgu yapmaktadır. Oysa yazar tutuklu dahi olsa metin özgürdür. Bir metnin ufacık bir hücrede yazılmış olması gerçeği, onun dünyayı dolaşması önünde engel olamaz.

Buradan hareketle, dışarıda, cezaevinden gelen edebi dosyalara yönelik önyargılı, hatta mahkum edici yaklaşımların hakim olduğu görülmektedir. Bu görüşe karşı çıkanların, bu dosyaların pek çoğunun okunmadan reddedilmesi durumunu açıklamaları gerekir. Resmi görüş; edebi ölçütler çerçevesinde her dosyanın değerlendirildiği şeklinde olsa da, gayri resmi durum, cezaevinden gelen dosyaların okunmadan reddedildiği, çoğunlukla basılmadığı şeklindedir. Bu durumda yayınevleri metnin ne olduğuyla değil, metni kimin yazdığıyla, nerede yazdığıyla ilgilenmekte, bu yönüyle iktidara/egemene biat etmiş olmaktadırlar. İktidarın mahkum ettiğini, yayınevi de okumayarak ve yaftalayarak mahkum etmekte, muhaliflere karşı sistemin baskın yaklaşımını kendi cephesinden onaylamakta ve sürdürmektedir. Kavramın bilinçsizce kullanıldığı ve salt içeriden çıkan eserleri kastettiği iddia edilse de, örtük olarak esere değil, yazarının siciline vurgu yapan, aslında politik olanı ve politik nedenlerle bedel ödeyenleri öteleyen, yok sayan, küçümseyen ve yaftalayan bir yanı vardır. Öyle ki “cezaevi edebiyatı” kavramına ve genellemesine karşı içeridekiler bile savunma halindedir. Kaldı ki “kadın edebiyatı” kavramında olduğu gibi, bu kavramın da tartışmaya açılması, deşifre edilmesi ve edebi metni öne çıkaran yaklaşımın önünün açılması gereklidir.

 

Cezaevlerindeki 90 kuşağından yazarlar, “cezaevi edebiyatı” kavramını tarihin çöplüğüne atmak üzeredir

Kavramsal sorunların ve kavramın içerdiği açık ya da örtük ana/yan anlamların, kavram etrafında yerleşmiş mevcut statükocu durumun sorgulanmasına yol açan güncel ve esas etken, bugün cezaevlerinde 20’li yıllarını dolduran 90 kuşağına mensup yazarların ortaya koydukları eserlerin niteliğidir. Halen cezaevlerinde bulunan 90 kuşağından yazarlar, “cezaevi edebiyatı” kavramını tarihin çöplüğüne atmak üzeredir.

2000 yılında gerçekleştirilen ve ironik bir şekilde ‘Hayata Dönüş’ adı verilen operasyonla, cezaevlerinde yeni bir dönem açılmış; toplu yaşam yani koğuş düzeni ezici çoğunlukla ortadan kaldırılarak, ölümler pahasına hücre sistemine geçilmiştir. İnsan iradesini kırmaya yönelik olarak ağır tecrit politikaları, F tipi sistemiyle hayata geçirilmiş, ağırlıklı olarak 90’lı yıllarda tutuklanmış insanlar sevk ve sürgünlerle hücre tipi cezaevlerine geçirilmişlerdir. Hücre; cezaevinde koğuş sistemiyle yaşatılan ‘toplum’un dağıtılması, komün hayatıyla, toplumsal/sosyal özelliklerini yitirmeye direnen insanın bir başına bırakılmasıdır. Koğuş, insanlardan oluşan bir topluma benzetilirse, hücre tek başına insan demektir. İnsanın kimseden güç alamadığı, kendisiyle mücadele ettiği yerler olan hücrelerde, uzun tutukluluk yıllarını sürmelerine rağmen, insanların ilk defa tek başına kaldıklarını belirtmek yanlış olmaz. Arkadaş, dost, yoldaş, hepsi dışarıda kalmıştır; yirmi küsur yıllık tutsaklığın ‘yalnızlık’ süreci başlamıştır. Bu süreçte yazmak, öncesinden farklı olarak, insanların yaşamında çok daha merkezi bir yere oturmuş, insanlar dört elle yazmaya sarılıp, koğuş yaşamında olmadığı kadar yazmayla ilgilenir olmuşlardır.

Hayata Dönüş operasyonunun üzerinden 18 yıl geçti. 18 yıldır hücrede olan ve okumanın yanında dört elle yazmaya sarılan insanların eserleri son üç dört yıldır birbiri ardına gelmeye başladı. Bu eserlerin hepsi, içinden geçtiğimiz sürecin ve hücredeki insanın yaşadıklarının kaydı, belgesi niteliğinde olması itibariyle değerlidir. Yazılanların edebi niteliği bir yana, bu çalışmaların sadece dönemin değil, “insan”ın başına gelenlerin kaydını tutması ve geleceğe taşıması, bu dönem hakkında yapılan/yapılacak sosyolojik, psikolojik, tarihsel vb çalışmalara kaynaklık etmesi bakımından da önemi tartışmasızdır. Ancak bu çalışmaların içinde yer alan bazı edebi eserlerin, 90 kuşağı açısından özel olarak değerlendirilmesi gerektiği kadar, “cezaevi edebiyatı” kavramını yerle bir ettiği, -doğru ifadeyle- cezaevinde üretilen eserler arasında ipi göğüsleyerek kendini geleceğe taşıdığı şimdiden belirtilebilir. Bu eserlerin kapsamlı olarak incelenmesi ayrı bir yazının konusu olsa da, içlerinden ikisine, “cezaevi edebiyatı” kavramının 90 kuşağı tarafından nasıl tartışmaya açıldığını örneklemek bakımından yer vermek zorunlu gibi görünmektedir. Bu yazarlar Murat Saat ve Nibel Genç’tir.

 

İki Kitap, İki Kurgu Ustası: Murat Saat ve Nibel Genç

21 yıldır cezaevinde olan Murat Saat’i, geçtiğimiz yılın Aralık ayında hücresinde geçirdiği kalp krizi sonucu kaybettik. Saat’in ring yerine ambulansla hastaneye götürülmeyişi ve cezaevlerinde hasta tutuklu ve hükümlülerin durumu, ilerleyen günlerde bu acı kayıp vesilesiyle kısmen gündeme gelse de, sonradan diğer pek çok şey gibi memleketin gündemi arasında kayboldu. Tanıyanlar, okurları ve yazar arkadaşları Murat’ın kitaplarına sarıldı; kaldı ki ikinci kitabı yine Dedalus Yayınevi tarafından ölümünden sonra basıldı. Saat’in, ödüllü ilk kitabı Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın ve Ters Kule adlı kitaplarıyla bir kez daha görüldü ki, hapishane hücrelerinde yazılan ve artık edebiyat tarihinde de kendine yer açmaya çalışan hücre edebiyatında, önemli karakteristik özellikler ortaya çıkmıştır. Murat Saat’in eserlerinde rastladığımız muazzam soyutlama yeteneği, ayrıntı zenginliği, sonsuzluk ve özgürlüğü arayış, yabancılaşma, monolog ve yazarın kendi ‘içini’ karıştırırken diğer yandan okurun içini de karıştırarak inceleyip durması dikkat çekicidir. On küsur yıldır hücrede tek başına yaşamaktan kaynaklı, kendisinin tanığı, kendisinin düşmanı, kendisinin arkadaşı, kendisinin her şeyi ve kimi zaman da hiçbir şeyi olan insan, elindeki bu malzemeyi -kendisini- insanlık tarihinde görülmemiş bir sabır ve inatla çözümleyecek, yazma edimiyle de kesişen bu ‘kapanma’ sürecini, ortalama yazarın çok üstüne çıkarak değerlendirecektir. Kendisiyle kimi zaman başka bir insan gibi konuşacak, kimi zaman kendisini başkasının gözüyle görecek denli yabancılaşacak, yabancılaştıkça da özgürleşecektir. Murat Saat’in satırlarında bu yabancılaşma halinin zirvesini görürüz; “Nereden düştüğünü bilmediği bir yaprak sağa sola yumuşak kavisler çizerek geldi, ayaklarının dibine düştü. Eğildi, aldı yaprağı, burnuna götürüp kokladığını gördü.” [1]

Sinemacının bir yerde ‘kamera-göz’ olması gibi, yazarın da hücre-yazar olduğu bir durumu görürüz Murat Saat’in öykülerinde. Hücre-yazar, kendisini ve insanı hücrelerine kadar çözümlemiş, bunu yapma imkanına sahip, bütün duyargaları bunu yapmaya yetecek çıldırtıcı bir açıklıkta, bunu yapmak zorunda olan yazardır. Ayrıntıları, onun gördüğü yerden ve onun kadar görmek mümkün değildir. Bir yaprağın düşüşünü, bir kar tanesinin savruluşunu görmek, duymak için açılmış binlerce göze, kulağa sahiptir hücre-yazar. “Yarı aralık kapısından, sarı ışık demetlerinin ve ilk anda yeni bir dil izlenimi veren havada dolaşık kelimelerin arasından nükleer bir sonsuzluğa sahipmiş gibi yoğun bir duman boşalıyor.” Duyguları katılaştırma, katı cisimlere/eşyaya ise duygu yükleyerek zamanın içinde eritme, soyutlaştırma, zamanın ve mekanın birbirinin içinde eridiği bir yerde yazılabilir ancak. İlk kitabı Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın ne kadar dışarıya, sokaklara, caddelere ve dünyaya dönük ise, ikinci kitabı Ters Kule de o denli insanın içine, daha içine, zihninin ve benliğinin derinliklerine dönüktür. Yazarın yazma serüveninde içerisi ve dışarısı arasında sınırlar yoktur.

23 yıldır cezaevinde olan Nibel Genç de Murat Saat gibi cezaevine konulamamış, sokaklardan koparılamamış olanlardan. Genç ile Saat, durağanlık taşımayan akıcı dilleri, öykü avcısı olmaları, ince bir zeka ile kurdukları muazzam kurgusal yapı, anlatımlarında dikkat çeken imgesel zenginlik, modern ötesi bir yerden bakarak biçimsel yeniliklerle de metinlerini kurmaları gibi yönlerden birleşiyorlar. Nibel Genç’in Notabene Yayınevi’nden çıkan Mısır Koçanlarını Kızartan Koku[2] adlı kitabı içerik olarak okuru sarsarken, biçim olarak da klasik roman tekniğinden ayrı bir yerde durmaktadır. 2017 yılının sonlarında yayınlanan Mısır Koçanlarını Kızartan Koku romanı ayrı ayrı bağımsız öykülerden oluşan bir “roman”. Yazarının, neredeyse çeyrek asırdır içeride olmasına rağmen kitabın ilk baskısının bir çırpıda bitivermesi, iyi edebiyatın engel tanımazlığının da ispatıdır. Kitap hakkında pek çok inceleme yazısı yayınlandı. Oya Yağcı’nın değerlendirmeleri, Genç ve Saat’in eserlerinin, neden “cezaevi edebiyatı” kategorisinde değerlendirilemeyeceğini ve bu kavramı nasıl tartışmaya açtığının göstergesi niteliğinde:

“Nibel Genç’in “roman olmayan” romanı, Picasso’nun “Pipolu Adam” resmini anımsattı ilk adımda. İlk bakışta ayırt edemediğiniz bütünlük, resmi içerden kat ettikçe kuruluyor. Figüratif değil ancak figür, parçalanmış bütünün kendisi. Nibel de orada olmayanın hikayesini orada olmayan romanın varlığında kuruyor, inşa ediyor. Bu yönüyle de sanat ve edebiyatta biçim tartışmasına açtığı kapıdan, daha temel soruları çoğaltarak alıyor içeri. Sonuna kadar politik bir roman. İnsanın en temel hakkı olan varolma hakkının göreceleştirildiği, kendi varlığına ve köklerine dair mihenk taşının yıkıldığı ve değersizleştirildiği bir coğrafyanın, kadim olanın hesabını sormak bir anlamda. Hafızadır romanın ve derdimizin ortak politik paydası bu nedenle. Politik olanı hiçleştirecek denli genişletmeyen, görececiliğe gönül indirmeyen bir hikaye anlatıcılığı duruyor karşımızda. Bana göre tam da postmodern söylemselliğin karşısına, hakikatin inşa edilmesi gereğini koyuyor. Bütünleştirmekten korkmayan ama bu sorumluluğu da kimsenin elinden almayan, hakikate borçlu hisseden bir yaklaşım. Kolektif akla ve hafızaya güvenen ve ‘el ele, elden ele’yi hatırlatan. Edebiyat, sanat ve politik alanda ikili karşıtlıklarla düşünmeye hapsedilen aklımızı kadim olanın bütünlüğüne çağırıyor yeniden. Postmodernden çok yapı bozumcu-diyalektik bir yaklaşım. Her bir öykü kendi anından geriye ve sonraya ilmekler dokuyarak ilerliyor ve somut zaman ve mekan algısının darlığı, hikayelerin taşıdığı yaşamlarla genişliyor. Romanın ilk ve son öyküsünün aynı başlıkta olması bir kapanmaya değil, açık uçlu bir genişlemeye olanak sunuyor”[3]

90 kuşağının, 20 küsur yıldır cezaevinde olan biri kadın biri erkek, aynı yaşlarda iki üyesi; tecrit politikalarının imbiğinden geçmiş ancak tecrit edilememiş, sokaktan/hayattan koparılamamış iki hayat; yayınlanmış iki iddialı kitap; yenilikçi ve gelenekle bağını koparmış iki modern kalem. Birini kaybettik… O, hepimize, “Yoksa Sen Benim En İyi Arkadaşım Mısın” sorusunun yükünü bırakarak çekti gitti. Ters Kule’nin yerin altına doğru inen sonsuz helezonik merdivenlerinden aşağı, toprağın derinliklerine doğru, yok-okuru bulmaya…

“Cezaevi Edebiyatı” mı dediniz?

 

[1] Saat, M. (2018) Ters Kule, Dedalus Yayınevi, İstanbul.

[2] Genç, N. (2017) Mısır Koçanlarını Kızartan Koku, Notabene Yayınevi, İstanbul.

[3] Yağcı, O. (2017). Tarihin Sökük Yerleri ya da Na-mevcudun Hikayesi

 

Sibel Öz – Özyaşam Öyküsü

1973 yılında İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünden mezun olmuş, aynı üniversitenin Sinema alanında yüksek lisansını bitirmiştir.

Öykü yazarıdır. Öykü alanında çeşitli ödüllere layık görülmüş, kendisi de pek çok öykü yarışmasının jürisine katılmıştır. En Çok Seni Bekledim (Agora Yayınevi, 2006), Serçeler Ölürse (Notabene Yayınevi, 2012) ve Yokuş Yukarı İstanbul (Notabene Yayınevi, 2015) adlı öykü kitaplarının yazarıdır.

Kıyıya Vuran Dalgalar (Notabene Yayınevi, 2012), Pabucu Yarım (Notabene Yayınevi, 2013) ve son olarak Ayşegül Tözeren ile birlikte Korkma Kimse Yok (Notabene Yayınevi, 2014) adlı kolektif kitapları hazırlamıştır.

Halen Notabene Yayınevi’nde edebiyat editörlüğü görevini sürdürmekte olan Sibel Öz, çeşitli dergi ve basın mecralarında sürekli yazılar yazmakta, sinema alanıyla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir.