Fotoğraf: Hulton Archive / Getty Images

Umut Dağıstan

3 Haziran 2018

 

21. yüzyıl okuru için Dickens, kurguladığı bir sahnede birbirine zıt iki duyguyu aynı anda hissettirebilir. Hem muazzam bir gözün, ince detaylarla yarattığı bir tablonun içinde olunduğu hissi, hem de bu tabloyu bir anda bulandıracak yapma bir duygusallık denizi. Ama ilk duygunun hatırına, biz modern okurlar onu okumayı sürdürürüz. Denilebilir ki, bir sahneyi kurma, atmosfer yaratma ve betimleme söz konusu olduğunda Tolstoy’dan önce Dickens vardı. Özellikle son dönem büyük romanlarında bize sürekli bunu hatırlatır. Üslup zenginliği ve karakter çeşitliliğinin yanına mizah duygusunu da eklemeyi başarmıştır. Kabul etmek gerekir ki, 19. Yüzyılın büyük romancılarında pek görülen bir özellik değildir bu.

1812 yılında sekiz çocuklu küçük bir devlet memurunun oğlu olarak dünyaya gelmiş ve 58 yıllık hayatına İngiliz dilinin önemli eserlerini sığdırmıştır. Özel hayatı da çalkantılarla doludur. Kendisine on çocuk vermiş karısıyla evliliklerinin başından beri mutlu bir ilişkisi olmamıştır. Boşanmanın yasal açıdan olanaksız olduğu bir devirde Dickens, yirmi iki yıldan sonra karısından ayrılmış ve kendisi ellisine yaklaşırken on sekiz yaşındaki bir tiyatro sanatçısına vurulmuştur. Bu arada genç baldızıyla da aynı evde oturmaktadır. Viktoria Çağı İngiltere’si için akıl almaz bir skandaldır bu durum. Normal şartlarda bunları yapan bir yazarın o devirde kitaplarını basacak yayınevi bulması bile imkânsızdır. Ama Bay Dickens’ın arkasında ona tapan geniş bir okuyucu kitlesi vardır. Bu ilgi ve hayranlığın boyutlarını bugün anlamak pek de kolay değil, hele 19. Yüzyılın ilkel iletişim ağında bir yazarın bu kadar ünlenmesi başlı başına hayatın tuhaf bir şakası gibi durmaktadır.

Charles Dickens’ın yaşarken kazandığı ün ve itibar, gördüğü sevgi ve ilgi, belki de edebiyat tarihinde hiçbir yazara nasip olmamıştır. Belki de hiçbir yazar yaşarken onun kadar sevildiğini ve kollandığını hissetmemiştir. Hiçbir yazar kendisini onun hissettiği kadar kudretli hissetmemiştir. O bir anlamda yaşadığı çağın, dilin ve edebiyatın rock yıldızı olmuştur. Tefrika halinde yayımlanan romanlarını önceden alabilmek için insanlar uzun kuyruklar oluşturmuş, çay sohbetlerini Copperfield’e Dora’nın mı yoksa Agnes’in mi uygun olduğu tartışmaları süslemiş, önce ülkesi İngiltere, sonra Amerika, Avustralya ve Kanada’da insanlar çıldırmış bir ilgi ve hevesle aynı cümlelere aynı tepkileri vermiş, romanlarının girdiği evlerde bir yandan kahkaha atılırken, hemen ardından aynı içtenlikle gözyaşı dökülmüştür. Dickens’ın Amerika ziyareti yeni kıta için eşi benzeri görülmemiş bir olaydır. Onuruna görkemli şölenler, balolar verilmiş, başkan Beyaz Saray’da onu ağırlamıştır. Kışın en dondurucu soğuğunda insanlar gişelerin önünde evlerinden getirdikleri şiltelerin üzerinde uyumuşlardır. Bütün salonlar küçük geldiğinden Brooklyn’de yazara konferans salonu olarak bir kilise verilmiş, yazar vaiz kürsüsü üzerinden Olivier Twist’i huşu içinde kendisini dinleyen kalabalığa okumuştur. Dickens büyük kalabalıklara romanından parçalar okuyan ilk yazardır. Sahnenin ortasında hiç kıpırdamadan durarak, sadece ses tonunu ve mimiklerini değiştirerek onlarca kişiyi konuşturup, sayısız karakterini canlandırmıştır. Onun okuma günlerinin tek kişilik bir şov olduğu söylenmiştir hep. Bu popülerliği eleştirmenlerin uzun süre ona mesafeyle yaklaşmaları sonucunu doğuracaktır. Bu kadar çok sevilmesi ileride onun edebi niteliğini sorgulanır hale getirecektir.

Dickens’ın yaşarken bu kadar sevilmesinde edebi yeteneği ve sezgisinin rolü büyüktür elbet. Ama onu çağının yazarlarından ayıran sadece edebi yeteneği değildir. Byron, Shelley, Wilde da yetenekli yazarlardı. Zweig’a göre, Dickens’ın farkı, onun kişisel görüşleriyle çağının entelektüel ihtiyaçlarının çakışmasından kaynaklanmaktadır. Romanları mutlak bir şekilde o zamanki İngiliz dünyasının zevkini, estetiğini, ahlakını, nüktesini, düşünce yapısını dile getirmektedir. Dickens içinden çıktığı gelenekle kavga etmeden, ya da çok az kavga ederek, romanlarının çatısını kurmuştur. Kahramanları ne Balzac’ınkiler kadar hırslı ve açgözlü, ne de Dostoyevski kahramanları kadar ateşli ve coşkundurlar. Genel olarak onun kahramanlarını makul bir gelir, sevimli ve sadık bir eş, bir düzine çocuk ve güzel bir ev, birkaç da hoş sohbet arkadaş mutlu etmeye yeter. Beklentiler küçüktür ama hayat bu küçük beklentilerin dahi gerçekleşmesini engelleyecek kadar acımasızdır. Kahramanları küçük mutluluklar için büyük bedeller öderler hep.

Dickens yoksulları ve her türlü tehlikeleri ile sokağı, daha önce olmadığı biçimde romana sokmuştur. Mekânın edebi bir anlatı için ne anlama geldiğini çağdaşlarından çok önce anlamış ve bir şehirle özdeş bir edebi mimari kurmuş belki de ilk romancıdır. Defalarca Avrupa’ya gitmesine, mektuplarında birçok şehirden beğeniyle söz etmesine, hatta Venedik kadar görkemli bir şehir hayal edilemeyeceğini belirtmesine rağmen Londra’dan asla kopmamış, çağdaşı birçok İngiliz yazarın tersine şehrini terk etmemiştir. Londra’da doğmuş, Londra’da yaşamış, Londra’da yazmıştır. En büyük tutkusu hava ne kadar kötü olursa olsun, tıpkı mekân araştırmasına çıkmış bir yönetmen gibi, Londra’nın en pis, yoksul ve karanlık sokaklarında saatlerce dolaşmak olan yazar için Londra tek gerçek olmuştur hep. Kendi tanımlaması şehre duyduğu tutkuyu ortaya koymaktadır: “onda iticiliğin çekiciliği var.

Dickens’in yirminci yüzyılda yeniden keşfinde onu bir kategori içine koymak isteyen eleştirmenler gerçekçi tanımlamasının onun yapıtlarını açıklamak için yeterli olmadığı görüşünde birleşmişlerdir. Onun için yapılan sınıflandırma, romanlarının romantik-gerçekçi olduğu yönündedir. Dickens’in romanları döneminin değerlerini, günlük yaşamını, insanlarını, mekânlarını anlatırken son derece gerçekçi, bunun yanında iyiliğin ve dürüstlüğün her zaman galip geleceğine duyduğu inançla da romantiktir. Tam da burası, o romantik yaklaşım, belki çağında Dickens’in yaygın biçimde sevilmesini sağlayan bu bakış açısı, yazının girişinde belirttiğim, yirmi birinci yüzyıl okurunu rahatsız eden noktadır. Dickens’daki duygusallık denizi, bir anlamda iyi ile kötünün mücadelesinde, iyinin galip gelmeden önce başına gelen bir sürü talihsiz hadiseyi betimlemek için kullanılan bir yöntemdir. Sondaki mutluluk yoğunluğu kahramanın verdiği mücadelenin boyutlarıyla doğru orantılıdır. Acı ne kadar büyükse ödül de o oranda büyük olacaktır. Buradan hareketle Dickens’ın romanlarına bugünkü okurun belki de farklı bir açıdan bakması gerekmektedir. Bazı eleştirmenlerin de dediği gibi, Dickens’ın kendine has bir anlatı dünyası vardır. Bir anlamda onun romanları bir tür peri masallarıdır. Büyüklere yönelik peri masalları. Bu açıdan bakmak, onun romanlarını okurken böyle bir zımni antlaşmaya girmek, alınan hazzı, anlatıda kaçırılan birçok parlak noktayı ortaya çıkarma potansiyeli taşımaktadır.

Gerek popülerliği, gerek zaman zaman inandırıcılığını yitiren duygusallığı nedeniyle uzun bir süre görmezden gelinen Dickens, edebiyat tarihinde Kafka’dan Nabokov’a birçok yazarı etkilemiş, Harold Bloom onu Batı kanonunu başlatan Shakespeare’e rakip bir romancı olarak görmüştür. George Orwell, Dickens’in romanlarının birbirinin takip eden eserler olarak değil, tek bir yapı olarak değerlendirilebileceğini söylerken, ortak temalardan fazlasını kastetmektedir. Aynı karakterler insanın değişik hallerinde ve koşullarında durmadan karşımıza çıkarlar. Bir çocuğun gece yatmadan önce babasından bıkmadan aynı masalı istemesi gibi, bir noktada aynı kahramanları aynı atmosferlerde gördüğümüz hissine kapılır ve bundan tuhaf bir haz alırız. Ancak Dickens her gece aynı masalı anlatmaktan sıkılan bir baba gibi, hikâyeleri çeşitlendirmeyi de ihmal etmez, üstelik bunu diğer babalardan farklı olarak benzersiz bir üslupla yapar. Bu nedenledir ki, onun en rahatsız edici sahnesini okurken bile, bir şekilde güvenli ellerde olduğumuzu bilir, bu bilgiyle sayfaları meraklı bir huzurla çeviririz. Hava soğuduğu zaman kötü bir şeyler olacağını, yağmurun bir çeşit haberci olduğunu, karın yalnızlık getirdiğini, sıcağın özlenen bir aileyi temsil ettiğini biliriz. Ama kötü havanın er geç açacağını da biliriz.

Dickens’in Türkiye serüveni ise kendi zamanına geç kalmış bir hikâyeyi andırır. Eleştirmenler tarafından en önemli yapıtı olarak değerlendirilen Kasvetli Ev romanı ancak 2001 yılında yayımlanmış ve ne yazık ki hak ettiği ilgiyi de görememiştir. Müşterek Dostumuz ise ancak 2017 yılında Türkçe okuyucuyla buluşabilmiştir. Neden bu kadar geç sorusunda bugünkü toplumsal, siyasal yapımızı açıklayan bir şeyler olabilir diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Belki iyi kurulmuş bir mimari yapı, sağlam bir üslup ya da son derece zeki bir mizah anlayışını yansıtan eserlere ihtiyacımız olmadığı içindir. Belki de daha basit ya da daha derin bir neden yüzünden Dickens’a tenezzül etmemişizdir.  Peri masallarını küçümsediğimiz için… Ama belki de peri masallarını küçümseyen insanlar, Antikacı Dükkanı’nın Quilp’i, David Copperfield’in Uriah Heep’i, Mister Pickwick’in Serüvenleri’nin Buzfuz’u ya da Kasvetli Ev’in Smallweeds’i gibi karakterlerle gerçek hayatta mücadele etmesini bilmiyorlardır. Belki de peri masallarını küçümsemek, “umut” denilen hazinenin yerini gösteren haritayı okunmaz kılıyordur. Kim bilir!

 

Umut Dağıstan – Özyaşam Öyküsü
1978 yılında Adana’da doğdu. Çukurova Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Akdeniz Üniversitesi’nde yönetim alanında Doktora yaptı. İlk romanı Üst Kattaki Cinler 2008 yılında, ikinci romanı Boşluğun Sesi 2012 yılında yayımlandı. Şu aralar üçüncü romanı üzerinde çalışmaktadır.