Burak Irmak

29 Ocak 2018

Kısacık boylu bir kız çocuğu… Evinin önünde yanan ateşin rüzgarında dalgalanan kıvırcık saçlarını savurarak, üzüntü ve endişe ile ateşin içindeki kitaplarına bakıyordu. Saçları gibi kıvrılarak yanan kitap yaprakları yüreğinden bir parça koparıyordu sanki. Yetmiş iki kitap… Tek kişilik yatağının altına saklayabildiği miktar buydu. Kitaplarının yandığı o meşum günde bir karar verdi ve kendi kendine şunları söyledi: “Siktir et, ben de kendiminkileri yazarım”. İşte Jeanette Winterson o günden sonra kendi hikâyelerini yazmaya başladı. Bu, kitapların sonu demek değildi onun için. Okudukça güçlenecek ve savaşacaktı.

Jeanette 1959 yılında gözlerini dünyaya açtığında başına gelecekleri muhtemelen tahmin bile edemezdi. Hayat ilginç bir şekilde başlamıştı. Kaosun merkezi Manchester’da doğmuştu. Dünyadaki belki de ilk sanayi şehriydi bu. Marx’ın Komünist Manifesto’yu yazdığı, Engels’in İngiliz işçisini gözlemlediği bu şehir, bir çok siyasal akımın merkeziydi. Sürekli büyüyen bir şehir, o şehrin fabrikaları, feminizm, kölelik karşıtı hareket, sosyalist hareket ve daha bir çoğu bu şehirde kendine yer bulmuştu. Sokaklarda yatan, soğuktan donanı da vardı; maddi zenginlikleri akla hayale sığmayacak fabrika sahipleri de.

Böyle bir şehirde biyolojik annesi Jeanette’i doğurduğunda 17 yaşındaydı. Muhtemelen bakamayacağını anladı ve Jeanette evlatlık verildi. 1960 yılında Winterson ailesi evlatlık olarak verilecek bebeklerin beşikleri arasında dolaşırken onu gördü ve “Tanrıya adanacak bir hayatı olsun” diyerek alıp evlerine götürdüler. Fakat Bayan Winterson, Jeanette’i aldığını pişman olduğunu yıllar boyunca dile getirecek ve de “Şeytan bizi yanlış beşiğe götürdü” diyecekti. Kimdi peki bu Wintersonlar? John William Winterson bir fabrikada işçiydi. Constance Winterson ise muhasebeciydi. İşçi sınıfına mensup bir aileydi. Büyük bir mal varlığına sahip değildiler. Tanıdıkları hiç kimse böyle bir varlığa sahip değildi zaten. Savaştan sonra kendilerine bir ev almışlar ve de kendilerini dine adamışlardı. Fakat Bayan Winterson din konusunda ilginç bir yaklaşıma sahip bir kadındı. İnandığı dinin temeline kıyameti yerleştirmişti. Kıyamet gününe ulaşmak için yaşıyordu. Hayat, ölmeden önceki bir dönemdi sadece onun için. Bazen evde kıyamet tatbikatı yaptırırdı. Hep birlikte evin bodrumuna iner, kıyametin kopmasını beklerler sonra da dışarı çıkarlardı. Kitaplara güvenmezdi Bayan Winterson. Okunmasına da izin vermezdi. Evde okunabilecek altı kitap vardı. Daha fazlası yasaktı. Var olan kitaplar da İncil ve İncil yorumlarından ibaretti. Kocasından ayrı yerde yatar, onunla cinsel münasebette bulunmazdı. Din onun için tek yaşam amacıydı. Bunun dışında kalanlar afakiydi.

Jeanette Winterson ile Bayan Winterson arasındaki bitmek bilmeyen savaş, Jeanette evlerine geldikten hemen sonra başlamıştı. İki yaşına kadar neredeyse susmadan ağlamıştı Jeanette. Bayan Winterson onun şeytan olduğuna inanıyordu çünkü bir çocuk bu kadar ağlayamazdı. Jeanette büyüdükçe bu kapalı kutu hayattan, bu grilikten kaçmanın yollarını düşünmeye başladı. Hayat bundan ibaret olamazdı. Bayan Winterson’ın yarattığı distopik dünya, hayal gücü güçlü bir çocuk için fazla sınırlayıcıydı. Okumayı öğrendikten sonra kendini kitaplara verdi. Gizlice okuyordu. Bir söyleşisinde şu anki hızlı okuma alışkanlığını bu şekilde edindiğini söylüyordu. Bayan Winterson’a yakalanmamak için kitapları hızlıca bitirmesi gerekiyordu. Bayan Winterson’ın alanını sürekli daraltması nefesini kesiyor gibiydi. Hayatın kısa olduğunu her daim hatırlamak durumundaydı Jeanette. Kitaplar ise bu kısa hayatın içine milyonlarca hayat sığdırmasını sağlıyordu. Kitaplar düz hayatımıza katmanlar ekler, normalde binlerce hayata sığdıramayacağımız deneyimleri kitaplar sayesinde tek bir hayata sığdırırız. Jeanette, Bayan Winterson’ın evine kitaplarıyla binlerce hayat sığdırmıştı ama bu ev binlerce hayatı kaldıramıyordu, eskimiş duvarlarının çatlaklarından sızmaya başlıyordu hayat. Sevgisiz bir evdi bu. Birini nasıl sevebileceğini bilmiyordu Jeanette. Okulda da arkadaşlık için yaklaşan biri olunca, onu kaçırmak için elinden geleni yapıyordu. Fakat bir gün ummadığı bir şey oldu. Helen’a aşık oldu. Helen de Jeanette gibi 16 yaşındaydı. Olay duyulunca, Bayan Winterson Jeanette’in içine şeytan kaçmış olduğu kanaatine vardı ve kilisede Jeanette üzerine şeytan çıkarma ayini düzenlendi. Helen ise Jeanette’ten uzaklaştırıldı. Sonrasında ise Jeanette’in hayatına Janey girdi. Sevgisizlikle yoğrulmuş Bayan Winterson durumu anlayamıyor, ve cinsel ilişkiyle birlikte üvey kızının günaha battığını düşünüyordu. Artık aynı evde kalamazlardı. Jeanette evden ayrılmak için eşyalarını toplamaya başladığında, Bayan Winterson yanına geldi ve de aralarında şöyle bir diyalog yaşandı:

-Jeanette nedenini söyler misin bana?

-Neyin nedenini?

-Neyin olduğunu biliyorsun…

-Onunlayken mutluyum. Çok mutluyum.

-Normal olmak varken neden mutlu olasın ki?

Bundan sonra Jeanette günlerini bir arabanın arka koltuğunda uyuyup, ön koltuğunda halk kütüphanesinden aldığı kitapları okuyarak geçirecekti. Kütüphanede A harfinden başlayıp Z harfine kadar edebiyat ile ilgili tüm kitapları okudu. Bir gün sevgilisi Janey’i de alıp Oxford’un yolunu tuttu, şaşkınlığına mani olamıyordu çünkü kabul edilmişti. Artık okudukça yazıyor ve yazdıkça okuyordu.

25 yaşındayken ilk kitabı basıldı.  Tek Meyve Portakal Değildir romanında kendi çocukluğunu anlattı. Masallar dünyasında geçiş yapmaya başladı daha sonra. Jeanette Winterson öyle bir tarzda yazıyordu ki, romanlarını okurken bir masal kitabından çıkmış karakterlerle karşılaşıyordu okur adeta. Her romanında farklı bir dönemi anlatıyor ve anlatırken de  erkekliği, kadınlığı, cinsel yönelimleri ve cinsel kimliği sorgulattırıyordu. Anlattığı bu masallarda bazen on yedinci yüzyıla dönüyor, bazen de var olmayan bir gezegende buluyordu kahramanlarını. Bu gezegeni öyle gerçekçi tasvir ediyordu ki Dünya var olmadan önce gerçekten de buradan geldiğine inandırıyordu okurunu. Ne yazık ki hâlâ Türkçe’ye kazandırılmamış olan Stone Gods (Taş Tanrılar) böyle bir kitaptır. Daha sonra birden kendinizi Herkül’ün yanında bulabiliyor ve erkekliğini on iki görevle kanıtlamak yerine erkekliğini sorgulatıyordu ona. Bir başka kitabında ise bir bakarsınız Shakespeare’in bir oyunundasınız. Ama bu oyun Shakespeare zamanında değil günümüzde geçer. Zaman Boşluğu adlı yeni kitabında Shakespeare’in Bir Kış Masalı adlı oyununu alır ve zaman kavramını sorgular durur. Kısacası okur, Jeanette Winterson ile sorgular, düşünür ve hayallere dalar. Postmodern masalları ile büyüler, var olan ve olmayan dünyalarda ve zamanlarda yeni kapılar açar önünüze. Okuduğunuz her kitabında cinsiyetin sabit ve katı bir kavram olmadığına tekrar ve tekrar şahit olursunuz. Kendisi de inanmaz zaten ikili cinsiyet kavramına-  ya da değişmez cinsel yönelimlere. Ona göre aşkın cinsiyeti yoktur ve olmayacaktır. Aşk ve sevgi kavramları zamandan ve mekândan bağımsız, bedenle bütünleşik ama bedenden üstün kavramlardır. Hatta bazen beden bile gerekmez aşk ve cinsellik için. Stone Gods (Taş Tanrılar) bunun en iyi örneğidir. Aşkı bedende bulur kalpte yaşarız.

Günümüzde ise Jeanette Winterson hâlâ masallar yazmaya devam ediyor. Aşklarını hâlâ tutkuyla yaşıyor ve düşüncelerini tüm dünyayla paylaşıyor. Atlasın Yükü kitabında söylediği gibi: “Hikâyeyi tekrar anlatmak istiyorum”.

Çünkü hikâyelerin başı hep aynıdır. Bütün hikâyeler benzer başlar, ama zamanla birlikte sonlar değişir. Yeni sonuçlar, yeni sonlar. Hikâyeleri yeniden yazar, masalları yeniden üretiriz. Ürettiklerimiz ise değer katar bize. Jeanette Winterson hayat hikâyesini yeniden anlatıyor. Biz de onunla birlikte çocukluğuna dönelim ve o çelimsiz kıvırcık saçlı çocukla birlikte tekrar yazalım hikâyemizi ve tekrar okuyalım dünyamızı…

 

Burak Irmak – Özyaşam Öyküsü
1989 yılında Tekirdağ’da doğmuştur. Günümüzde İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde doktora yapmaktadır.