19. yüzyılda susma zevkine erişeceğimiz gerçek bir dünyada özgürleşmek için konuşuyor, yazıyorduk. 20. yüzyıldaysa –tabii edebi sözü düşünerek konuşuyorum- deney yapmak için, artık sadece kelimelerde var olan ama kelimeleri de kasıp kavurmuş olan bir özgürlüğün boyunu ölçmek için yazıyoruz.

Michel Foucault

 

Başlangıç

“Başlangıçta söz vardı,” der İncil, sözün gücüne mukabil.

Dilbilimcilere göreyse sözden önce eylem vardı. Eylemi dil izledi ve söz dilin peşine düştü. Dil, zihni doğurdu. Dil, sözü aştı. Dil zamanla yarışırken mekânı kurdu. İnsanlar konuşma yetisini kazanmadan önce de anlaşıyordu şüphesiz. Paradoks: İletişimi kolaylaştırma niyetindeki dil, sözde kendini var etti ama söz insanın kendisini iletmesi için yeterli olmadı hiçbir zaman: Özle söz bir türlü eş olamadı. Wittgenstein’ın deyimiyle dil düşünceyi örttü. Logos yani düzenlenmiş söz: anlamlı tümce: düşünce demekti Wittgenstein için; dilse tümceler toplamı…

Nesneler dilsiz olduğundan, imgesi dille söz arasındaki gerilimde yaşadı, hep. Doğrudan insanı ilgilendiren bu durum öyküyü de bağladı. Çünkü öykü, dil ve zamanla gerilim içinde delirmeye eğilimliydi. Delirdi mi? Kimi zaman. Metnin uzunluğunu ya da kısalığını belirleyen içerik zamansa eğer, zamana sığdırılacak anlatımı kuran dilden doğan söylem: kelimelerin keyfi karşılaşmalarıyla ortaya çıkan sözdizimi. Bu dizilim ya hiçbir şey söylemez ya da çok şey söyler. Esasen edebiyatı var eden de bu anlam ya da anlamsızlık hali. Yoksa dil yalnızca iletişim için icat edilmiş olurdu. Ki çevirmenler daha iyi bilirler. Çoğu zaman kelimesi kelimesine değil anlamına göre yeniden yazarlar tümceleri. Çünkü edebiyatı edebiyat, öyküyü öykü yapan sözün kendi dışında bir yere düşüp dağılması.

“Edebiyat dildir, kelimelerden yapılmış bir metindir – kelimeler aleladedir ama öyle bir seçilip düzenlenmişlerdir ki dile getirilemez, sözle anlatılamaz (ineffable) bir şey aralarından sızar.”

Foucault’nun modern edebiyata dair düşünceleri dil etrafında şekillenir. Ona göre bir eserin edebiliği ilk cümlede başlar. Kelimeler aldatıcılığa yani gibiliğe soyunur. Boş sayfaya düşen her gerçek kelime edebiyat yapmak isterken edebiyatı ihlal eder. Dolayısıyla söylenmiş her söz, yazılmış her kelime edebiyata dâhil değil: dilsiz bir dil doğurmaksa edebiyat…

Yazınsal süreci dil üstüne inşa eden yazarlar dilin kendisini de sorunsallaştırır. Öyküyü düz yazıdan ayıran şey de bu: dili araç değil amaç kılmak. Dil gücünü anlamdan alır. Peki, nedir anlam? John Lyons, “Konuştuğu dillerden bağımsız olarak insana özgü tüm düşünce ve duygu yığınıdır,” der anlam için. Bu tanımı kabul edersek eğer, anlamın, tek başına sözcüklerden oluşmadığını, bütüne haiz olduğunu, hatta oluştuğu andan itibaren kelimelerle bağını kopardığını da onaylarız. Anlam nedenselliğe şapka çıkarmasa da gerçekgibilikle yan yana durur.

 

Orta

Tüm bu tespit ve niyetler bize bir şeyi işaret eder. Öykü, romana göre daha fazla sorumluluk üstlenir edebiyat adına. Madem öyle, öykü dili üzerine söylenen genel geçer bazı kabulleri hatırlayalım. Öykü, rafine bir tür olduğundan, kısıtlı bir alanda kurulur, dedik. Tutumlu yani eksiltmeli anlatım, anlatılmak istenene odaklanmayı bekler, dedik. Ayrıca öykü, olay akışı üzerine kurulabileceği gibi atmosfere de yaslanabilir; durağan ya da süreğen olabilir, dedik. Anlatmadığı yerden destek alır da dedik. Kısacası tüm bu dediklerimiz, dilin öykünün kalbi diyebiliriz. Kalp sorunlu atıyorsa metabolizma yavaşlar ya da hızlanır. Dil, sadece sözcük ya da cümle değil: İnsan, adlandırarak yaşar. Adlandırdığını sözle ifade eder. Yani dile getirir. Dile getirmek bir hitap. Söz gücünü tasavvurun dile getirilebilmesinden alır. Yazan kişi zihninde kurguladığını dilin olanakları ölçüsünde yazıya aktarır. Peki, yazının öykülüğü nerede başlar?

Epik, anlamın tekliği üzerine kurulmuştu. Her sözcük kendisini dile getirirdi. Oysaki şiir dili dediğimiz şairane tutum imge dünyasını hedefler. Bu sebeple imgesel dille yazılmış bir öykü için “şiire yakın” deriz. Hatta “bu metin öyküleşememiş” diyenlere de rastlarız. Öykü sınırı geçmiş sayılır. Öykünün şiirle kan bağı hep konuşulagelmiş. Dil bir görme biçimiyse ve yaşayan bir şeyse, insan değiştikçe o da evrimleşir. Oysa yazılmış metin yazılmıştır. Bu durumda metin dil karşısında zamana yenilebilme riski taşır. Yaşayan dil başkalaştıkça edebiyatın bundan etkilenmemesi mümkün değil. İşte bir paradoks daha: Öykü dili sorunsallaştırdıkça ve konuşma dilinden bağını kopardıkça öyküleşir; anlaşılır olmak için gündelik dilin evrimine boyun eğdikçe edebilikten uzaklaşır. Dil topluma bağımlı. Yalnız unutmamak gerekir ki, dil zihni belirleyen bir değişkense toplum da dile bağımlı… Psikanalist açıdan öteki bilinçdışını anlatır. Lacan’a göre bilinçdışı dil gibi yapılanır. Özne, ötekinin/bilinçdışının varlığını bilmez; yorumlar ya da anlamlandırır. Dolayısıyla öykü bilinçdışına seslenir. “Özne” bu seslenişle hakikate yaklaşmayı umar. Bilinçdışının simgelerle örülü olduğu söylenir. Hayat da bir bakıma metaforlarla düşünülür. Bu sebeple dil, kolektif ya da bireysel bilinçdışını yıkıp yeniden yaratma açısından mühimleşir. Yazarın tercihi burada devreye girer. Ya var olanı yeniden üreten ve onaylayan bir söyleme yaslanır –ki edebi olmaktan çok bir gerçeği kayda geçirdiğinden habersiz bir uydurma şeklini alır- ya da bilinçdışını bilince taşıyıp gerçekleşmemiş/başka türlü olanı hedefler.

Sözcük dediğimiz şeyin nesnesi imgesinden doğar. Sözcük tek başına görme biçiminin sessel yansımasıysa eğer dışarıda olanı tasarlama işi de sanata karşılık gelir. Öykü de diğer edebi türler gibi gerçekliği yeni baştan tasarlar ve kurar. O, topluma inen ya da topluma tepeden bakan değil, okurunu yaratan bir tür desek sanırız yanlış olmaz. Şiirle akrabalığını da bu düzeyde sürdürür. Çünkü roman özünde sisteme uyum gösterebilir bir tür. Dille gerilimi az ve boşluk sevmez. Oysa dil, öykünün bütününü yani öykünün kendini iletme isteğini anlatır -aktarılanı. Sözcükler, atmosfer, betimleme ya da imge, olay ya da durum bir araya gelir, öykünün dilini kurar. Yazar her daim bilinçli değilse de yazma esnasında, metin ortaya çıktıktan sonra belli bir mesafeden bakabilir. Bu sebeple öykü hızla yazılmış olsa da, işlenme süreci o denli ağırlık ve uzaklık ister. Yazarın dilinden süzülüp gelen söz dizimi okura hitap etmeye hazırlanır. Kısacası bilinç öyküye son halini verir. Bu sebeple öykü dilinin teknikten uzak olduğunu düşünemeyiz. Ama bu tekniğin öğretilip öğretilemeyeceğini tartışabiliriz. Çünkü yazmak karmaşık bir bileşim. Hayal gücü, kurgu, dilbilgisi, görüş gibi pek çok etkeni içinde barındırır. Acıyı mı, neşeyi mi, heyecanı mı, öfkeyi mi, neyi ileteceğiz okura? İletmek istediğimiz dili, dilse biçimi çağırır. Öyküyü anlatıdan ayıran yere gelmiş olur yazar. Anlatı dili, olanı olduğu gibi, anı düzeyinde, iç dökme şeklinde aktarırken, metin öyküye yükselmek için biçim denilen tasarıma ihtiyaç duyar. Dil göstergeye dönüşür. Ama kendimize en az hatırlattığımız şey: Dil aslında susunca ortaya çıkar: sessizliğin melodisidir. Öykü ne kadar az konuşursa, dili o denli güçlenir. Yani öykü susar, dil sürer.

Ne anlattığımızla nasıl anlattığımız öyküde bir bütün haline gelmeli. Spinoza duygunun oluşması için önceliği fikre verir. Örneğin, birisi hakkında bir şey hissedebilmemiz için önce onun hakkında fikrimiz olmalı. Bu bir yanılsama da olabilir, gerçek de. Adlandırma insanın en eski hastalığıysa eğer, adlandıramadığımız şey zihinde anlama dönüşmüyorsa, haklı saymalıyız Spinoza’yı. Öykü de önce bir fikre işaret eder, ardından duyguyu çağırır.

Heidegger’deki dilimiz evimiz fikri, Wittgenstein’ın dilin incelik olduğu ve eylemden sonra doğduğu varsayımı, Chomsky’nin dilin sözden ayrılıp zihni yeniden yarattığı düşüncesini yanımıza alırsak, öykünün asi bir tür olduğuna inanırız. Öykü, sistem içinde hep marjinal kalmış. Hatta mevcut ahlakı savunan ve kollamaya çalışan öyküler, “iyi” nitelemesine girememiş. Özelikle günümüzde karakter yaratma, nedensellik bağı kurma, gerçeklikle doğrudan ilişkilenme özelliğini kaybetmişse öykü; görünmeyen hayatları gösterme çabasına soyunmuş, anlam yaratırken dünyanın anlamını sorunsallaştırmışsa; mananın maddede saklı olduğunu kavramışsa; yaşamı yeniden yaratmak için en uygun biçim sayılır. Dil yoluyla yaşama dokunur ve değiştirir.

İnsan neyse dili o kadar. Wittgenstein, Dilimin sınırları dünyamın sınırlarını imler, der. Dünyayı değiştirmek için dünyanın sınırlarında dolanan özneyi belki de bilmeden kendini aşmaya çağırır. Edebiyat dünyayı değiştirir mi sorusunu bu çerçevede ele alırsak, düşünceyi, yani tümceleri değiştirir edebiyat. Dünyanın sınırlarını değiştirir. Çünkü dünya bir kelime oyunundan ibaret. Son kez yine Foucault’a sığınırsak “…artık mutlu olamayacağımızı bildiğimiz bir dünyada dil bizim tek çaremiz, tek membaımızdır.” Ne de olsa, hayallerle dönüyor dünya hâlâ.

 

Son/uç

Son’a kadar söylediklerim belki bir anlam ifade etmiyor. Anlatmak istediklerim ayaksız, temelsiz ve örneksiz, belki de. Neden bu denli çok daire çizdiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim, bir öykü/öykünme okuduğumda ve haddimi aşıp üzerine konuşmak istediğimde, sevdim, fena değil, sevmedim, olmamış sanki, eksik, garip… gibi tek sözcüklü yorumlardan sıkılmış olabilirim. Üzerinde konuşamadığımız şey hakkında susuyorsak eğer bana göre bu iki anlama gelir: Ya konuşmaya değer bir şey yoktur ortada, ya da o kadar çok şey vardır ki metnin büyüsü bozulabilir. Kendi adıma bir öyküden beklediğim zihnimi/dünyamın sınırlarını zorlaması. İşte buna büyü diyorum ben. Metin o denli kendini anlatmaya gönüllüdür ki o zaman, her seferinde başka bir şey söyler, durduğu yerde çoğalır, onu sahiplenmek istesem de kendini kolay kolay ele vermez. Ama aslında çok şey verir. Şu sefil hayatın sınırlarında dolaştırmaktansa dışarı atar beni. Bu paragrafın üstündeki paragrafların/cümlelerin kendini zora sokması bundan sanırım. Nadir bulunanı tarif etmenin zorluğundan… Dil edebiyatın kalbiyken, kan sadece felsefenin damarlarında dolaşınca böyle oluyor sanırım.

Anjiyo vakti!

 

  • Bu yazı Öykülem 4’te yayımlanmıştır.

 

Çok Şey Söylendi Öykü Üzerine: Çok + Bir

Çok Şey Söylendi Öykü Üzerine: Çok + İki

Paylaş
Önceki İçerikVe Ateş Bizi Tüketiyor
Sonraki İçerikRoman Okurunun Acemliği
Avatar
1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. "Sabır Ağacı" ve "İpek Gönül" adlarında iki öykü kitabı ve "Çok Çağı" adlı bir romanı bulunmaktadır.