Arzu Eylem

15 Kasım 2018

 

Edwin Abbott Abbott’un Düzülke adlı küçük dev kitabı uzun süredir üzerine çalışmak istediklerimdendi. Hayatıma yön veren iki önemli değeri, matematikle edebiyatı buluşturan yazar, geometri dilini kullanarak insanın değişime ve gelişime olan lüzumsuz direnişini anlatır Düzülke‘de. İktidarın ve gücün gölgesinde alışkanlıklarına yenilmiş, gördükleri dışındakine inanmayan insanların dünyasını.

Abbott’un üçgenler, kareler ve daire üzerine kurduğu dünya bildiğimizden farklı. İki boyutlu. Her şey nokta ya da çizgi şeklinde. Kişileştirilmiş geometrik karakterler üçüncü boyutun varlığına inanmamakta. Bir bakıma üç boyutlu uzayı kabul etmiş insanlığın dördüncü boyutla ilişkisini ve böylesi bir uzamı reddeşini anlatır yazar. Hatta kitabın 1884 yılında yayımlanmış önsözündeki yayıncı notunda içeriğe ilişkin bir göndermede bulunulur: “Noktalar, Çizgiler, Küpler, Ek- küpler – hepimiz aynı hatayı işliyoruz; hepimiz sırasıyla kendi boyutsal önyargılarımızın kölesiyiz, tıpkı sizin Uzayülkenizden bir ozanın dediği gibi: Doğa’nın bir fırça darbesi / bütün dünyaları benzer kılar…”

Sınırlamalar başlığıyla Isaac Asimov’un önsözündeyse kitaba ilişkin şu sözler geçer: “Düzülkeliler, yalnızca kendi iki – boyutluluklarını değil, kadınların kafaca aşağı oluşlarını da tartışılmaz bir doğa yasası olarak görmektedirler.” Son zamanlarda “fıtrat” sözcüğünü sıkça duyan bizlere tanıdık gelmiştir sanırım bu tasvir.

Bahsi geçen zaman 1800’lerin son çeyreği. Esere bakıp günümüz yaşamında pek çok yargının aynı kaldığını görüyoruz, Abbott çağını kavrarken insanı kavramış, zamanı aşmış bir yazar Asimov gibi o da Shakespeare’ci.

Abbott, Düzülke’de hayatın matematiğini kurarken toplumsal sınıflandırmayı geometriyle yapar. Bu yanıyla hem matematiğe yüklediği anlamı gösterir hem de düzendeki rollerin biçimsel olarak da sınıflandırmasını sağlar. Fakat okuru da bir bakıma zorlar. Çünkü okur üç boyutlu evrene aşinadır, içinde yaşadığı evrenin iki boyutlu biçimini hayal etmesi gerekir. Kâğıda çizdiğimiz bir şekli makasla kesip kopardığımızı, elimize alıp ona yandan baktığımızı düşünelim. Abbott’un evreni somut biçimde böyle anlatılabilir belki.

Düzülke’nin dışında bir de Uzayülke var kitapta. Bu aslında bizim yaşadığımız evreni sembolize eder. Yazar böylelikle kendi döneminde kabul gören değerlerin önceden reddedilen değerler oluşunu göstermek ister. Gördüklerimizden başka gerçeklikler de vardır: Biz onları görmemekte direniriz, direndikçe de yok sayarız. Oysa onlar vardır ve bakış açımızı değiştirmemizi bekler.

Meseleyi boyut üzerinden ele alışı büyüleyicidir Abbott’un. Üstelik Düzülke’de üst sınıfları çokgenler belirler. Kenar sayısı arttıkça da refah artar. Ama ne yazık ki bu çokgenler artan kenarlarına rağmen iki boyutludurlar ve yazar üçüncü boyutu görmüş olduğunu(kitabın sonunda vahiy der) daha ilk bölümde belirttiği için kendilerinden daha üstün küplerin farkında bile olmayan Düzülkelileri acınası halde resmeder. Yani yazar anlatıcı taraflı bir anlatıcıdır. Gelelim üçgenlere. Onlar orta ve alt sınıfı temsil ederler. İkizkenar üçgenleri konumlandırışı sivri kafalılıkla buluşur. Onlar düzeni koruyan askerlerdir. Çünkü dar açılı kafa sabrı ve disiplini çağırır. Eşkenar üçgenler biraz daha geniş ve üçgenler içerisinde en mükemmel sayılışından olsa gerek tüccar sınıfındandır. Karelere gelince, onlar serbest meslek sürdürür. Fakat bunların hepsine üstten bakmamızı söyler yazar. Çünkü eninde sonunda hepsi birer çizgidir.

Tam burada çizginin anlamı üzerine düşünmeliyiz. Çizgiyi elde edebilmek için en az iki noktayı birleştirmemiz gerekir. İki noktayı buluşturan çizginin üstünde yine sayısız nokta bulunur. Dolayısıyla belirleyici noktalar, diğer noktaları kendi düzleminde var eder. Ama her nokta ayrı bir koordinatı gösterir. Çizginin noktalardan oluştuğunu görmekle, çizginin üstünde noktalar olduğunu söylemek de aynı şey değildir. Bu bir perspektif sorunundan öte yorumlama farkı. Düzülke’de de yakınlaşıp uzaklaştıkça çizgiler büyür ya da küçülür. Birbirlerinden ayırt edilemezler. Aynılaşmayı, tek düze düşünmeyi çağrıştırır çizgi. Oysa farklı noktaların birleşimidir. Abbott’un matematiği böylece edebi kurguya dönüşür.

Yazar ilk bölümde geometrik çizimlerle bahsi geçen evreni kurar ki diğer bölümlerde olay akışına geçebilsin. Kadını da bu bölümde konumlandırır. Narin sayılan kadın sadece işleri düzenleyen bir yol gösterici romanda. Erkek dünyasındaki yeri bu övgüyle sınırlı kadının. Evler penceresiz. Çünkü ışığın kaynağını merak etmemeli kimse. Genelde evler çokgen. En çok kullanılansa beşgen. Çekirdek aileye bir gönderme bu aynı zamanda. Kadınlar ve erkeklerin ayrı kapılardan girmesi evle ilgili bir başka ayrıntı. Mimari iktidar ilişkisini tanımlıyor. Cephaneler, kışlalar, devlet binaları üçgen. Evlilik ve çocuk meselesine de gelince, yazar, ikizkenar üçgenlerden eşkenar çocuk doğmasının sevinçle karşılandığını söyler. Ancak kabul edilirse çocuk devlet tarafından büyütülerek eşkenar üçgen sınıfına alınır. Genelde herkes yargısıyla doğuyor Düzülke’de. Biçimi neyse o olarak yaşıyor kişiler. Dar açıların ayak takımı kabul edildiği bu yerde kimse açısını genişletemiyor. Bu şartlarda üçüncü bir boyutun var olabileceğini kabul etmeleri de zor elbette.

Anlatıcı karakter rüya ile gerçek arası bir atmosferde küreyle karşılaşır. Küreyi görür. Küre ona, dört boyutlu evrenin yani kendilerinden de üstün olanların varlığından söz eder. Daha küreyi kabul ettiremezken dördüncü boyut bir baş dönmesi olmalı. İnanmayacaklar ona. Bu durum tutucu demeden tutuculuğun anlatılması bir bakıma. Son çare anlatıcı gördüklerini/hayal ettiklerini torununa anlatmaya çalışır. Böylece metin kurulmuş olur.

Düzülke‘nin distopyayla kesişen yanları var. Ama türün tipik örneği değil. Hem geçmişi hem de geleceği bir arada sorgulatan harika bir yapıt Düzülke. Aslında birer üçgen, kare veya daireyken, çizgi olduğuna inanların trajedisi… Dördüncü boyutta buluşmak dileğiyle…

Edwin Abbott Abbott, Düzülke, Çev. : Hasan Fehmi Nemli, Helikopter Yayınları, 1. Baskı: Nisan 2012.

 

Arzu Eylem – Özyaşam Öyküsü

1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. Sabır Ağacı ve İpek Gönül adlarında iki öykü kitabı bulunmaktadır.