“Belki de, beni romanlardan çok kısa öyküler yazarı yapan şey, başlama ve bitirme sorununun yol açtığı kaygıdır, sanki anlatımın varsaydığı dünyanın, içine kalıcı olarak ya da hiç olmazsa uzun sürelerle yerleşebileceğimiz, ayakları yere basan, özerk kendine yeterli bir dünya olduğuna asla inanamıyormuşum gibi.”

Italo Calvino

 

Yaşadığımız zaman edebiyata sarılanlara belki de her gün şu soruyu sorduruyor: Neden yazıyorum?

Yazmak bir varoluş biçimi, bir başkaldırı; hayatı ve kendini anlama çabası. Edebiyatta öykünün yeriyse bu anlamda daha da elzem. Çünkü öykü, durum yakalama sanatı. Olanı biteni belki de önyargısız dile getirebildiğimiz tek edebi tür. Ne roman kadar nesnel ne de şiir gibi kişisel. Fikrin duyguyla aktığı bir nehir. Her şeyin ötesinde öykü, bitmeyen bir hikâye. Yarısını arayan diğer yarı, kapanmamış bir kapı ya da tamamlanmamış bir şarkı. Çünkü insanlar kim olduğunu ararken öyküler yazar. Yazdıkça zaman sözcüklere sızar. İnsan hatasının kısır döngüsü bu metinlerde yatar. Alberto Manguel, öykü anlatmayı, çözümler ve tavsiyeler sunmak yerine soruları soru halinde bırakan rahat dolaşım alanı diye tanımlar ve sorar: “Öykülerin bizi ve içinde yaşadığımız dünyayı değiştirmesi mümkün müdür?”

İnsanlık sözlü anlatıdan yazılı anlatıya geçtiğinden bu yana yaşamı kaydediyor. Çünkü yazı bellektir. Metin bize yaşamın izlerini sunar evet ama öykünün yaşamı değiştirebileceği iddiası, hatta bu nedenle mesaj verme kaygısı onu sanattan uzaklaştırabilir. Acı içinde kıvranan çaresiz kişi, içindeki ateşi söndürmek için yazmaya soyununca sanat düşer. Acının dipsiz kuyuya atılmış çığlık gibi yankılandığı dönemlerde söz hükmünü yitirir. Gerçek dilsizleşir. Hayat acının karşısında gerçeküstüleşir. Ki böyle bir dünyada “kurmaca” eser gerçeğin ısıtılıp yeniden sunulmasına dönüşebilir. Gördüklerini toplayıp söze döken kişi yazdıklarını damıtmaz ve inceltmezse fotoğraf gerçekçisi olmanın ötesine geçebilir mi?

Hayatın gerçeküstüleşmesi, acının şiddetinin artması bir yana medya aracılığıyla acının görsel iletimi, bilginin sınanmaksızın hızlı dağılımı vs. dili bozuyor. Yaşamın kalbinden akan her şey Alberto Manguel’in söylemiyle “Konuştuğumuz dile neler oluyor?” sorusunu akla getiriyor. Konuştuğumuz dilin edebi dili etkilemeyeceğini düşünebilir miyiz?

Peki, 21. yüzyılda sanat işlevini yitirdi mi? Şiiriyle, romanıyla ve öyküsüyle edebiyat bitti mi? Ve başladığımız yere geri dönersek, “neden hâlâ öyküler yazıyoruz?”

Tüm bu soru ve sorgulamalar bir bakıma yaşamın kalbinden yazınınkine ulaşma çabası. Asıl niyetim Türkiye’de öykünün öyküsünden yola çıkarak günümüz öykücülüğüne değinmek. Çünkü bir süredir bu topraklarda öykünün yükseldiği söyleniyor. Burada kastedilen öykü yazanların ve öykü kitaplarının sayısındaki artış. Fakat nicel olanın niteliksel yorumuna pek girilemiyor. Bu, ürün sayısındaki çokluktan mı kaynaklanıyor yoksa kuramın artık ihtiyaç sayılmamasından mı? Durumun geçici bir süreç olduğu mu düşünülüyor?

Romana göre okuru az olan öyküde ısrar etmek sanatta ısrar etmek demek bir bakıma. Bir yazar, her ne kadar yüksek sesle kabul etmese de okunmak için yazar. Buna bir de tanınma arzusunu yani görünür olma isteğini ekleyelim. Okunma isteğinin ağır basması öykünün biçimini, dilini ve temasını dolaylı da olsa belirliyor. Peki, böyle bir etki sonucunda sanat öyküde yaşar mı? Sanat aslında alkış beklemez, sadece anlayış umar. Üstüne göz düşmüş bir yazar içinden geldiği gibi akıtabilir mi ki sözcüklerini?

Eğer günümüz öykücülüğü üzerine konuşacaksak kendimizi bu çelişkilerin uzağında tutamayız. Çünkü öykü adı altında kurmaca düzeyine varamayan metinlerle karşılaşabiliyoruz. Mesaj verme kaygısıyla veya gazeteci tavrıyla yazılmış metinler okuyabiliyoruz.

90’lardan sonra yayımlanan öyküleri ve kitaplarını izleme yolumuz maalesef sadece tanıtım yazılarından geçiyor. Metinler hakkında derinlemesine inceleme bulmak zor. Bunun sebebi yayımlanan metinlerin derin olmayışı mı, yoksa artık metinlere gereken değerin verilmeyişi mi? Okur beklentisinin metnin niteliğinin önüne geçmesi mi? Konuşma dilinin öykü dilini yenmesi mi? Çünkü öykü üzerine çalışan pek çok Türkiyeli kuramcı öykücülüğümüzün bilinmeyen bir güzergâhta olduğunu söyleyip geri çekiliyor. Garip ki Türkiye’de siyasette ve sanatta dönemler ve buna bağlı kuşaklar olmuş. Bunu bugün her iki alanda da söyleyemiyoruz. İzler birbirine karışmış durumda. Üstelik felsefe küskün. “Eleştiri” yok diye yakınıyor, “eleştiri” görünce örtbas etmeye çalışıyoruz. Herkesin övgüye ihtiyacı var. Yazmak için heveslenecek okur bolluğu olmadığından, “edebiyat otoritesi” diye kabul edilenlerden bir çift güzel söz bekliyoruz.

Edebiyatımızda öykünün yolculuğuna ilişkin bugüne değin yazılmış pek çok inceleme var. Edebiyatın felsefe, sosyoloji ve diğer sanatlarla sıkı bir bağ sürdüğünü, en azından yazarın yazma sürecini bir biçimde gerekçelendirebildiği dönemlere rastlıyoruz. 12 Eylül’ün tankları araya girene dek fırtınalı tartışmalara da. Peki, 12 Eylül’den sonra ne oldu? 90’lı yıllarda ne değişti? Genel görüşe göre tam bu yıllarda “eleştiri” yitti ve edebiyat gelişemedi. Piyasa sinsice değerlerin arasına yerleşti. Peki, adı üstünde eleştiri bir muhalefet haliyse, neden bunlardan etkilendi? Bu yüzden eleştiriden neyin kastedildiği de muğlâk kalıyor. Eleştiri, modern edebiyatla birlikte doğan, türün doğasına ilişkin kıstaslarla eseri inceleyen bir yetke sayılır aslında. Oysa modernizm çok değil 20. yüzyılın ortalarında sorgulanmaya başlandı. Yazarlar biçimde yeni denemelere giderken, her zaman olduğu gibi yeniye direndi dünya. Bir metnin öykü sayılması için bir takım özellikler barındırmalı elbette. Her kısa metin öykü sayılmaz. Eğer genel geçer kıstaslarla metni yargılamaksa eleştiri, o zaman deneysel olanı dışlamamız gerekir. Bu sebeple eleştiri yerine kuram sözcüğünü kullanmak, metni yargılamaktan çok yazarın niyetiyle metnin niyetini karşılaştırmayı savunmak, metnin ruhunu anlamaya çalışmak gerekmez mi? Bu çaba zaten metne değer verildiğini göstermez mi? Yazarı kendi metnine nesnel bakmaya çağırmaz mı? Çünkü genelde kuram, özelde öykü kuramı yazarın bilinçdışına yönelir.

Öyleyse 90’lardaki değerlendirmeyi yeniden yazalım. Kuram hiçe sayıldığında öykü yerinde sayıyor ya da gelişmiyor. Çünkü kuram bir yapıtın tarihidir. Ki geçmiş inkar edilirse gelecek belirsizleşir. Döneminin izini süremeyiz. Bir yazar, kendinden önce yazılan metinleri tekrar ederken bile devraldığı gelenekle bağını kurabilmeli. Kısacası 90 sonrası yazarlarda, tanımı Harold Bloom’dan çalarsak, etkilenme endişesi görülüyor. Bloom, “Etkilenme endişesi karmaşık bir güçlü yanlış okuma ediminden, benim ‘şiirsel yanılgı ya da yanlış okuma’ adını verdiğim yaratıcı bir yorumdan doğar,” der. Bu açıdan bakılınca çok sayıda öykü kitabına rağmen öykü sayısı az. Peki, nitelikli öyküden kasıt nedir? Madem iyi öykü az, neden bu kadar çok öykü yazarı var veya daha soruyu daha net sorarsak, bu yazarlar neden öykücü kabul ediliyor?

Dünya yalan ve zalimken, insanın varoluş hallerinden biri olan yazma eylemini baltalamak niyetinde değilim. Herkes yazsın. Yazmak sihirli bir eylem çünkü. Ama metnin yayımlama ve tanıtılma eşitliği yoksa, “herkes yazsın, su akar yolunu bulur ne de olsa” tutumu durumu çözmeye yetmiyor. Öykü, kurallarını geri çağırıyor. Bir eserin yayımlanıp yayımlanmayacağına, nitelikli olup olmadığına karar veren merciiler oldukça adaletsiz davranıyor. İşte bu yüzden herkes yazsın ama “yazılan öykü mü değil mi” diye düşünmenin kimseye bir zararı yok. Öykü yazmak yazmanın en nitelikli hallerinden biri. Yazan kişi için öyküye ulaşmak bir hedef olursa yol da yürüyüş olur.

Bu topraklar sözlü gelenekten beslenmiş olduğundan deneyimleri nakleden anlatılarla dolu. Türkiye’de modern anlamda öykü 1900’lü yılların başında yazılıyor. Dolayısıyla o dönemlerde en çok Çehov ve Maupassant’tan etkileniliyor. Öykü tekniği açısından hem anlatma hem de gösterme teknikleri kullanılıyor. Öyküye yüklenen anlamınsa yine iki ayrı görüş doğurduğunu fark ediyoruz. Sanat sanat için mi yoksa sanat toplum için mi tartışması. Sanatın toplum için olduğunu savunanlar genelde okur odaklı bakan, öykü dilini konuşma diline yaklaştıran, öykünün bir derdi aktarma niyetiyle yazılması gerektiğini düşünenler. Yani edebiyata işlevsel yaklaşanlar. Okuru gözetme tavrının dönemsel zorunluluk olduğunu kabul etmek gerekir belki de. Çünkü öykünün Türkiye’deki gelişimi, modernleşme sürecine eş. Kolay anlaşılır öyküler yazmak, gerçeklikten ayrılmamak, hatta umulanı öykü yoluyla nakletmek modernleşme sürecinin bir parçası gibi algılanmış edebiyatçılar tarafından. Hatta Uşaklıgil, Tanpınar gibi yazarların öyküleri eleştirilmiş. Süslü ve hayatı odağına alan, mevcut durumla kavgasız metinler olarak görülmüş onlarınki.

Yani dönemi resmetme niyetiyle başlamış öykümüzün öyküsü. Ta ki 50’li yıllara kadar. Gelenekten ve kurumsal edebiyattan bu yıllarda kopulmuş. Sancılı bir kopuş bu. Çünkü “yeni öykü” alışıldık üsluba dört elle sarılan “eleştirmenlerce” kabul görmemiş uzun yıllar. Oysa 50’ler sadece öyküde değil her anlamda gelenekten kopuş demek Türkiye için. Kentleşme, dolayısıyla mimari yapının değişimi, resmin yaygınlaşması, yabancı dilden çevrilen eserlerdeki artış… Dünyada birinci ve ikinci dünya savaşlarının ardından modernizmi sorgulayan felsefi akımların ortaya çıkması ve bu düşüncelerden etkilenme… Tüm bunların öyküye ve şiire yansımaması mümkün mü? 50 kuşağı öykücüleri de bu sebeple gerçekliği yeniden tanımlamış. Ve bu yüzden batı taklitçiliğiyle, anlaşılmaz eserler vermekle, toplumu bireye indirgemekle… suçlanmışlar.

Evet, 50 kuşağı bireyin iç gerçekliğini edebiyata taşır. Üstelik okuru yüceltir. Kuşak, zihin felsefesini kavramış olduğundan, dilin düşünce üzerindeki etkisini önemser. Biçimde yeni arayışlara gitmeleri, dünya edebiyatında modernizmi sorgulayan eserlerden feyiz almaları boşuna değil. Belki de öykünün edebiyat içinde yerini bulmasını sağlarlar. Yazmanın tek başına bir amaç olması; öyküye öykünün kendisinden başka anlam ve işlev yüklenmemesi için ön ayak olurlar. Bugün edebiyatın edebiyat için var olduğu düşüncesi bu kuşağın mücadelesinde yatıyor. Öykünün damıtılmış, saydam ve naif bir tür olduğu bilinci de. Bu açıdan Türkiye’de öykü bir sanat olmayı başardı, nitelikli okur kitlesini yarattı.

Bugün bir yazardan etkilenmek nedense ayıp sayılıyor. Oysa herkesin sık sık dile getirdiği üzere yazılmamış konu kalmadı edebiyatta. Peki, denenmemiş biçim kaldı mı? Ama madem yazmak durduramadığımız bir eylem ve madem her zaman belleğe ihtiyaç var, öyleyse bizden önceki metinlerden esinlenmekten daha doğal bir şey olamaz. Yeter ki o metinlerden el aldığımızı unutmayalım. Çünkü reddediş, biçim, dil ve tema üzerine derinlikli tartışmalara girilmesine, metin üzerine konuşulmasına engel olabilir. Şu yaygın görüş ortaya çıkar: Bırakalım metin kendisini anlatsın, kendini çoğaltsın, zaman karar versin metnin ölümsüz olup olmadığına… Peki, ya o denli derinlikli değilse metin. Ya çoğalmak yerine tüketiliyorsa? Bunu bilmek yazarın hakkı değil mi? Değil ki eleştiri ruhunu çağıranlardan çok eleştiriyi eleştirmek moda şimdilerde. Bunca mutsuzluk varken, bir de yazdıklarımıza üçüncü bir gözle bakıp, niye daha iyi yazamıyorum diye mi dertlensin yazar? Oysa Türkiye’deki eleştiri anlayışının kendisi eleştirilebilir. Üstelik daha evvel önyargıyla karşılaşan ve buna rağmen direnen yazarların varlığından güç alınabilir. Aslında tüm kaygı burada yatıyor. Çünkü bana göre gerekli olan anladığımız anlamda eleştiri değil, edebiyat kuramı. Çünkü kuram yapıtla değil söylemle ilgilenir. “Öykü bir anlatısal söylem aracılığıyla iletilir,” der Umberto Eco. Oysa eleştiri geleneğimize bakıldığında yapıtı bir tarafa koyup yazarla ilgilenen bir tarzın ağır bastığını görürüz. Kişiselleşmemiş çok az tartışma var. Terry Eagleton’ın savunduğu gibi kuramın ideolojiden bağımsız olamayacağını düşünüyorum. Fakat söyleme bakmak daha teknik bir konu olduğundan, eserin doğasına yönelmemizi sağlayarak nesnel bir bakış sunabilir okura. Seymour Chatman’ın deyimiyle edebiyat kuramcısı “Machbet’i mükemmel yapan nedir?” diye sormak yerine, “bu yapıtı trajedi yapan nedir?” sorusunu yönelttiğinde doğru soruyu sormuş olur.

Öyleyse öykü üzerine söylenecek daha çok şey var. Öykücülüğümüz niceliksel genişliyor. Ama anlatılaşan eserlerin sayısıyla doğru orantılı olarak… Üst üste yığılan ve katmerleşen acılar, gerçeğin kendini yerin bin kat altında sakladığı bir zaman, yazmanın iş yaşamından geriye kalan vakitlere bakması, kaos, inançsızlık… Tüm bunları yanımıza aldığımızda nitelikli öykü zor doğuyor. Evet, herkes yazsın. Ama 50 kuşağını neden aşamadığımız sorusu sadece kuram yokluğuna bağlanırsa eksik kalır. Daha yalın biçimde sorarsak, yaşayış biçimimiz, duygu evrenimiz öykünün yoluna taş mı koyuyor?

Dünyada en iyi metinlerin sancılı zamanlarda doğduğunu, iki büyük dünya savaşının bile sanatı yıkamadığı düşüncesi edebiyatın sürdüğünü ve süreceğini doğrular durumda. Haklı bir görüş bu. Ama neye edebiyat dediğimiz değişebilir. Çünkü edebiyatın acıya direndiği zamanlarda dünya bu denli hızlı dönmüyordu. Walter Benjamin, yirminci yüzyılın on dokuzuncu yüzyıldaki kadar hijyen olmadığını söyler. Bu sebeple öykünün katmanlı yapısını yitirmiş olabileceğini de. 21. yüzyıl bırakalım hijyeni, çöpten bir dünya bıraktı bize. İnsanlık bazı yeni değişkenler ekleyerek geçmiş hikâyeleri tekrarlıyor. Zamana direnen bir eser yaratmak zor ama yine de denemeye değer. Çünkü yine Benjamin’den güç alırsak, her ne kadar deneyimler değer yitirdiyse de, bir hikâyeyi layıkıyla anlatan insanlar azaldıysa da, öykü gücünü toplayıp kendini tüketmeden yeniden harekete geçebilir. Çünkü hiç yazılmamış olan şeyi okumak, en eski okumadır. Ve ne de olsa H.E Bates’in deyimiyle “Düşünce ve felsefi söz kalabalıkları yitip gidecektir; olağanüstü güzellikteki resimler ve doğrudan betimlenmiş yaşam kesitleriyse sonsuza kadar varlığını koruyacaktır.”

 

*Bu yazı ÖYKÜLEM dergisinin 2. Sayısında yayımlanmıştır.

 

Çok Şey Söylendi Öykü Üzerine: Çok + Bir

 

Paylaş
Önceki İçerikToplumsal Cinsiyet ve Edebiyat Söyleşileri Bahar Dönemi Başlıyor!
Sonraki İçerikKafka Üzerine Notlar – 6
Avatar
1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. "Sabır Ağacı" ve "İpek Gönül" adlarında iki öykü kitabı ve "Çok Çağı" adlı bir romanı bulunmaktadır.