Bu kadar az sayfaya böyle kocaman bir ‘çöplük’ sığdırmak… Elbette usta işi bir kalemden çıktığı belli olan Tanıdık Şeyler orijinal adıyla Nadigın Sesanğ, Kore’nin önemli ve sevilen yazarlarından Hwang Sok-yong tarafından kaleme alınmış ve Göksel Türközü tarafından Türkçeye çevrilmiş bu eserde bunu görmek mümkün.

Romana başlamadan önce kuşkusuz ismi ve anlattığı hikaye arasında bir bağ kurmak oldukça zor. Ancak romanı bitirdikten sonra etrafımıza bakındığımızda artık gözlerimizin üzerindeki buğulu camları silip sis ve toz perdesini aralayıp gerçek dünyayı saf ve berrak bir şekilde görmeye başlıyoruz. Önce yakınlarımızdan başlayıp daha sonra bütün insanları şöyle bir süzüyor, ne yaptıklarıyla daha fazla ilgilenmeye başlıyoruz. Çünkü artık daha bilinçliyiz!

Hwang Sok-yong’un cümleleriyle çıktığımız bu yolculukta Carolina Maria de Jesus’un Çöplük adlı romanını anımsıyoruz. Yazar, Brezilya’da favelalardaki yaşamın kıyısına vurmuş varoşların hayata tutunma mücadelelerini, romanın özelinde bir kadının tek başına hayatın zorluklarına nasıl göğüs gerdiği gibi konuları başarılı bir şekilde kaleme almıştı. Fakat Maria de Jesus favelaları ve yaşadığı şehri çöplüğe benzetirken Hwang Sok-yong ise hiçbir benzetme yapmayıp gerçek çöplükleri önümüze sunarak bu çöplüklerdeki insanların verdiği hayat mücadelelerini anlatıyor. Başlangıçta birbirlerini ayna gibi yansıttığını düşündüğümüz bu iki romanın ortak noktalarını sadece içerisinde kullanılan benzer kelimelerin çağrışımlarından kaynaklandığını görmüş oluyoruz. De Jesus’un gerçekleri çöplüğe dönüştürürken Sok-yong’un çöplükleri gerçeğe dönüştüren bir anlatımdan beslendiğini fark ederek Sok-yong’u benzerleri arasından sıyırmış oluyoruz.

Hwang Sok-yong’un zorlu yaşantısına baktığımızda böyle bir eserin ortaya çıkmaması şaşırtıcı olurdu. Romanda kişilerin askerler tarafından ıslah kamplarına götürülmesi ve çöplük amirlerinin rüşvet ile beslenmesi gibi konular bize Sok-yong’un hem gözlemci hem de otobiyografik bir anlatım ortaya koyduğunu gösteriyor. Nasıl bizde Nazım Hikmetler, Namık Kemaller idealleri için, umutları, hayal ettikleri gelecek için çetin zorluklara katlanmak zorunda kalmış, sürgünler yemiş, çok sevdikleri vatanlarına hasret kalmışlarsa Hwang Sok-yong da aynı şekilde kendi yurduna bir dönem hasret bırakılmıştır. Bizde nasıl Namık Kemal vatan şairi ise Hwang Sok-yong da Kore’de bir vatan yazarı diye anılmalıdır.

Her ne kadar birisi şair birisi yazar diye düşünsek de kelimelerin hepimizin olduğunu hatırlatmak ve şiiri, romanı da ihtiyacı olan bizlerin sımsıkı sarılması ve sahiplenmesi gerektiğini vurgulamalıyız.

Romana dönecek olursak yazar, başkişi olan Pörtlek’in dünyasında gizlenmiş bir şekilde anlatımda yer alıyor. Pörtlek hem halkın dili hem de Sok-yong’un iç sesinin yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Sok-yong anlatmak istediklerini, vermek istediği mesajları küçük ama bir o kadar büyük bir hayat mücadelesi veren Pörtlek ve Saçkıran aracılığıyla önümüze koyuyor. Romanın yardımcı kişisi olan Saçkıran, bir kaza sonucu kafasına kızgın yağ dökülerek babası tarafından dışlanmış bir şekilde büyüyor. Yanıklarından duyduğu utancı roman boyunca şapkasıyla kapatmaya çalışan Saçkıran, babasından görmediği sevgiyi Pörtlek ile başka yerlerde aramaya koyuluyor.

Romanın dili oldukça sade ve abartıdan uzak, bu sadeliğin dilimizde bırakmış olduğu naif tat bir yana, karakterlerin üzerinde kullanmış olduğu konuşma üslubu bizi karakterlerin dil kıyafetlerinin üzerine tam oturmuş olduğuna ikna etti. Yan karakterlerin ana karaktere gerektiğinde destek olup ana karakterden gereksiz ön plana çıkmaması, pişmiş bir anlatımda yazarın hakkını vererek keyifli bir serüvene dönüşüp kitabı bir çırpıda bitirmeme vesile oldu.

Romanda dikkatimi çeken bir diğer husus da karakterlere isimleriyle hitap edilmemiş olmasıydı. Hemen hemen hepsine lakaplarla hitap edilmiş gerçek adları neredeyse hiç kullanılmamıştı. Burada Sok-yong tabiri caizse insan yerine bile konulmayan bu kişilerin bir adı bile hak etmediklerine dikkat çekiyor. Bunu yaparak hikâyesinde tasarladığı dünyanın acımasızlığını göz önüne sermiş oluyor. İnsan ve toplumdan uzak yaşamak zorunda bırakılan kişilerin artık insanlığa ait olgulardan uzaklaşarak kendilerine yeni bir dünya yarattıklarını ya da yaratmak zorunda bırakıldıklarını dile getirmiş oluyor.

Hwang Sok-yong’un tasarladığı dünyada aslında gereksiz hiçbir şey olmadığını, bu gereksizliğin içimizdeki gereksizlik algısının bizden başka bir nedeni olmadığını gördüm. Onun dünyasında gereksiz olan şeyleri zannımca biz insanoğulları yaratıyoruz. Hep tatmin etmeye uğraşıp daha fazlasını istediğimiz, daha iyiye koştuğumuz, yeterince değerli dahi olsa umarsızca vazgeçtiğimiz, bitmek bilmeyen arzularımız, aç gözlülüğümüz, doymak bilmeyen hırsımız, maddeye ve maddiyata olan bağlılığımız önümüze koyuluyor.

Yazar toplum statüsünü usta bir şekilde inşa ediyor. Bir çöplükte dahi yaşasanız her zaman daha aşağı bir tabakada olabileceğinizi, “hayatın koca bir çöplük içinde küçük bir insandan ibaret olduğunu ve yeterince çabalamayıp umutlarımızdan vazgeçtiğimizde bu küçük çöplüğün dahi elimizden alınabileceği” mesajını veriyor. “Hayatın karşısında cesur ve iyi kalpli bireyler olarak durduğumuzda bir gün bir martının bizi bu çöplükten kurtaracağını bilmemiz gerektiğini, umut hep var ve olacak” sloganı ile hikâyesini okurlara tanıtmış oluyor.

Aklımıza getirmeden edemediğimiz bir diğer konu da Dostoyevski’nin Gogol’e “hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık” iltifatından sonra yorumumca başka bir eserinde Gogol’e ithafen “Keşke yazar burada karaktere biraz daha insaflı davransaydı.” göndermesi oluyor. Hwang Sok-yong da hikâyesinin sonunda Saçkıran’a biraz insaflı davranamaz mıydı, davransaydı biz okurlar olarak daha mutlu mu olurduk, Saçkıran’ın ölmesi gerekli miydi sorusunu sormadan geçemiyorum. Bu kadar eziyet ve zorlu bir hayata tutunma mücadelesinden sonra “Pörtlek, annesi ve Saçkıran hep birlikte mutlu bir sonu hak etmeliydi .” diyerek içimde bir uhde kaldığı sitemini etmeden geçemiyorum.

Yazımı bitirmeden önce İlber Ortaylı’nın da dediği gibi çevirmenliğin de en az yazarlık kadar önemli olduğunu ve bu konuda Göksel Türközü’nün oldukça iyi bir iş çıkartmış olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Kore’ye özgü kelimelerin, kalıpların ve kültürel öğelerin anlatımın akışını bozmadan bize verilmesi hem romanın akışını bozmamış hem de biz okurların dikkatini dağıtmamış oluyor. Çevirmen aklımızda soru işareti bırakmadan sanki ana dilimizce yazılmış bir eser rahatlığında kitabı okumamızı kolaylaştırıyor.

Sonuç olarak Hwang Sok-yong’un Tanıdık Şeyler romanında küreselleşen dünyada bitmek bilmeyen bir tüketim çılgınlığını, büyük ekonomiye sahip ülkelerin küçük kendi halinde yaşayıp giden ülkeleri sömürü altına almalarını, bu ülkeler ve insanların farkında olmadan bu hiyerarşiye katılıp en büyükten en küçüğe kadar birbirlerini sömürüp karşılıklı çıkar ve menfaat ilişkilerinin dünyamızı ne hale getirdiğini gözler önüne seriyor. Toplumdaki aile kavramının anlamını yitirdiğini ya da yitirmeye yüz tuttuğunu, maddi imkânsızlıkların hayat şartlarını kısıtlandırdığını, insanları ve insanlığı kısıtladığını, paramparça ettiğini “İnsanların para verip istedikleri eşyayı satın alıp, kullanıp sonra da atmaları gibi biz de artık işe yaramadığımızdan buraya atılmış değil miyiz?” satırlarıyla artık uyanın mesajı veriyor. (syf.112)

Siz de bütün bu olumsuzluklara rağmen hala yaşanılabilir bir dünya yaratabileceğinizi, umutlarınızla yeni bir dünya inşa edebileceğinizi, inançlı bireyler olarak yolunuza devam etmeniz gerektiğini düşünüyorsanız, benim gibi güneşli günlerin geleceğine inancınız hala var ise Tanıdık Şeyler tam size göre bir kitap.

 

Hwang Sok-yong, Tanıdık Şeyler, Çev: S. Göksel Türközü, Doğan Kitap, 2018.