Resim: Tatyana Ilieva

 

Gündüz Vassaf Tarihi Yargılıyorum isimli kitabında, insanlığa dayatılan resmi tarih öğretisinin, kanlı savaşlar ve güçsüzü ezmek üstüne kurulu şanlı zaferlerle dolu olmasının altında yatan nedenleri inceler. Barış dönemlerini bahsetmeye değer bulmayan resmi tarih öğretisi, Moğol bir denizcinin 1402 yılında, o güne kadarki en büyük donanmayla (kitapta o kadar büyük bir donanmanın tekrar ancak 1. Dünya Savaşı sırasında kurulduğundan bahsedilir) çıktığı 28 yıllık ticaret ve tanışma amaçlı geziyi görmezden gelir. Onun yerine, aşağı yukarı benzer zamanlarda yapılan sömürgecilik turlarını baş tacı ederek ballandıra ballandıra anlatır dünyamızın tarihi. Çin’den ipek, porselen ve müzik aletleri götürüp, 28 yıl sonra zürafa ve baharatlarla dönen 28.000 kişilik filo, bizlere fetheden ya da sömüren açgözlülüğün dışında bir alternatifmiş gibi sunulmaz resmi tarih kitaplarında.

Hükmetme peşinde koşmak istemeyen insanların, dünya tarihine hiçbir etkisinin olamayacağı mesajı verilmektedir adeta. Egemen sistemin, bu hızda ve gürültüde devam etmesi, ona ayak uydurmayanı ezip geçmesi için, “bugüne kadar hep böyle olmuş” deyip kendimizi güçsüz hissetmemiz gereklidir. Hükmetme isteği ve açgözlülüğün dünyayı mahvetmeye devam etmesi için, şiddeti yadsımasak da, “rekabet” isimli minimal şiddete -anlık üste çıkmaların bizi kötü etkilediğini içten içe bilmemize rağmen- kendimizi kaptırmamız lazımdır.

Tüm medya kanalları, hatta muhalif olanlar bile, dünya tarihini egemenlerin şekillendirdiği inancını besler ne yazık ki. Üstümüze karabasan gibi çöken ağırlığının altında ise bizler; hayatı şekillendirmekte küçümsenemeyecek kadar önemli rollere sahip olduğumuzu unuturuz. Gündelik hayatlarımızda, rekabetin yerine dayanışmayı önceleyerek dünya tarihini bambaşka hale getirebileceğimizi de. Başkalarının aynı önceliği benimsemeyeceğinden, bu nedenle de canımızın yanacağından dem vurarak akmasına izin vermediğimiz şefkatin, karşılaştığı her şeyi, -rekabetin üstünkörü hızıyla değil- derinden ve kalıcı olarak dönüştürdüğünü görmeye kaparız gözlerimizi.

Tüm bu gürültünün dışında kalan, resmi öğretilerde kendilerine yer bulamayan oluşumlar görmezden gelinemeyecek kadar yaygındır halbuki. Güç kullanarak üstün olmak yerine, dayanışarak uyum yakalamayı tercih ettikleri için olsa gerek, sessiz sedasız sürdürürler varlıklarını. Yolumuz böyle bir ortamla kesiştiği noktada ise, dünyanın çivisinin neden hâlâ yerinde durduğunu anlama şansı buluruz. Çünkü böyle oluşumlar; bize neden bu dünyaya geldiğimizi, insanlığın birlik ve uyumla nasıl bir yere evrilebileceğini, mütevazilikle gösterirler.

Tropik güzeli İlha Grande adasında, bir gece elimden tutan kadın sayesinde, ben de girmiş bulundum böyle bir dayanışma ortamına. Üç genç kadının bando eşliğindeki dansını izleyip, bir köşede kendi halimde sallanırken, içlerinden biri geldi yanıma, dans etmeyi seviyorsam adadaki karnavalda yapılacak dans gösterisinde yer almak için onlara katılabileceğimi söyledi. Elimden tuttu ve biri dans öğretmeni olan iki kadının yanına götürdü beni.

O günden sonra, gösteride hareketleri çalışmak için iki günde bir buluşmaya başladık ve grubumuz büyüdü. Dans öğretmeniyle beraber, toplam 6 kadın olduk. Birimizin dansı güzelleşince, diğerlerininki de güzelleşti. İçimizden biri ritmi yakalayınca diğerlerinin yakalaması kolaylaştı.

Karnavalda Afro Samba, Samba Reggae ve Afroxe müzikleriyle bize eşlik eden bando ile çalışma yapabildiğimiz günlerde ise, kendimizi müziğe kaptırdıkça bandonun müziği derinleşti, müzik derinleştikçe, dansımız müziği daha kusursuz tamamladı.

İki buçuk saat süren çalışmaların sonunda dansçılar olarak kan ter içinde ilk yaptığımız şey, kafaları bir araya getirip, kollarımız birbirinin omzunda, sessizce durarak, paylaştığımız yoğunluğun hakkını vermek oldu. Bandodaki herkesle elele tutuşup kocaman bir daire olmayı da es geçmedik. Güldük, çığlık attık, paylaşmanın kıymetinin farkına vardık ve teşekkür ettik.

Rekabetin getirdiği geçici üstünlük ve tatmin hissiyle değil, birliğin ve dayanışmanın alçakgönüllü ve sınırsız gücüyle birbirimize bağlandık. Şilili, İspanyalı, Arjantinli, Avusturyalı, Brezilyalı ve Türkiyeliydik, yani Dünyalıydık. Genel geçer olan her öğreti, bizi hala etkisiz eleman konumunda saymaya devam etse de, o an ne yaşadığımızı biliyorum. Artık hiçbir kuvvet, el ele vermiş insanlarla dünya tarihini beraberce yazmadığımıza inandıramaz beni…

 

Paylaş
Önceki İçerikDünyanın İkincilleri: Kadınlar ve Çocuklar
Sonraki İçerikJale Sancak: “Kırk Yıla Yakın Bir Zaman Geçti Edebiyatla.”
Avatar
1984 yılında İstanbul’da doğdu. Liseyi Üsküdar Amerikan Lisesi’nde okuduktan sonra Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar bölümünden 2007’de mezun oldu. Kendine belirli bir meslek edinmedi. Edebi nitelikte olmayan metinleri çevirdi, yoga meditasyon merkezi işletti, ikinci el tekne satımı işinde tek bir tekne bile satamadan çalıştı, çiftçilik yaptı. Tüm bu işlerin arasında hayat onu Zanzibar adasına, bir su sporları merkezinde çalışmak üzere davet etti. Bilinmedik topraklarda olmanın getirdiği özgürlükle; içinde yaşamın oralardaki halini aktarmak için can atan bir gözlemci olduğunu keşfetti ve yazılar yazdı. Sonrasında, yani çiftçilik döneminde 4,5 yıl kadar eline kağıt kalem almadı. Bu işten ayrıldıktan sonra yolu Brezilya’ya düştü ve baktı ki gene yazılar yazmaya başlamış. Şu an ise seyahat etmeden yazı yazmanın bir yolunu bulmaya çalışmakta…