Meltem Arıkan ile Tekgül Arı söyleşisi 

27 Nisan 2018

Meltem Arıkan eserlerinde ataerkil sistemin yüzyıllardır kadın üzerine kurduğu baskıyı deşifre etmekle kalmamış, kendi bedenini yadırgayan, ona dokunmaktan korkan kadını, bedensel mekânına olan yabancılığıyla da yüzleştirmiştir. Elbette bu durum ataerkil sistemi rahatsız etmekle kalmamış yazarın, 2004 yılında “Yeter Tenimi Acıtmayın” kitabı “Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu” tarafından yasaklanıp toplatılmıştı.  2012 yılında ise “Mi Minör” oyunu sakıncalı görüldü ve baskılar sonucunda yazar, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Dokuz romanı bulunan Arıkan, “Tek Bildikleri Aşktı” adlı son romanını Galler’de yazdı. Arıkan’ın kitabını okurken epey soru biriktirmiştim. Bu nedenle sosyal medya üzerinden bir röportaj gerçekleştirdik.

 

Eleştirmenler bile, ne yazık ki kimi zaman sadece ait oldukları kanonu hoşnut etmek için eleştiri yapıyorlar.”

 

Roman başkarakteri İnci Tanır bir edebiyat eleştirmeni. Bir roman yazmaya başlıyor. Eleştirmenler roman yazmalı mı? Çünkü edebiyat kanonuna dahil ve iktidar olmuş bir eleştirmenin eserini eleştirme cesaretini kim gösterecek? Türkiye’de böyle bir kanon var ve onların kitapları hakkında ya eleştiri yapılamıyor ya da yazılanlara edebiyat dergileri pek yer vermek istemiyor.  

Eleştirmenlerin roman yazmalarını ya da yazmamalarını söylemek bana düşmez. Sonuçta kimin roman yazıp yazamayacağına bizler karar veremeyiz. Kanonlara gelince, sen de benim kadar iyi biliyorsun ki kiminle yakın olduğun, kiminle yakın olmadığın, kimin seni sevdiği ya da sevmediği, senin edebiyat dergilerinde yer alıp almayacağını ya da hangisinde yer alıp hangisinde yer almayacağını belirliyor. Eleştirmenler bile, eleştirilerini yaparlarken ne yazık ki kimi zaman sadece ait oldukları kanonu hoşnut etmek için eleştiri yapıyorlar. Bugüne kadar hiç anlatmadığım ama yaşadığım bir olayı paylaşayım seninle; araştırma kitabım “Beden Biliyor” çıktığında, kitabın matbaadan geldiği gün, basına gönderilecek kitapları imzalamaya gittim. Yayınevi sahibi elinde Radikal Kitap eki ile geldi. Adını vermeyeceğim bir hanımefendi, araştırma kitabım “Beden Biliyor” ile ilgili tam sayfa bir eleştiri yazmıştı. Birkaç gün önce yayınevinin kendisine gönderdiği basın bültenini bile tam okumayan hanımefendi, yazısında bu romanımın da tıpkı diğer romanlarım gibi ne kadar berbat olduğunu anlatmıştı… Tam bir sayfa, daha eline geçmemiş bir kitap hakkında yazmak… Hem de roman olmayan bir kitabın ne kadar kötü bir roman olduğunu anlatarak… Yayınevi sahibi Radikal Kitap’ın o sıradaki yöneticisi beyefendi ile konuştuğunda, aldığımız yanıt da harikaydı. Ne yazık ki bunun için bir özür yayınlamalarının mümkün olmadığını, ancak “Beden Biliyor” için bir sayfa ayıracaklarını ve yayınevinin göndereceği bir yazıyı orada yayınlayacaklarını söyledi. O günden sonra Kitap eklerine de, dergilere de, eleştiriye de inancım tamamen bitti. Bu yaşadığım ilk olay değildi ama benim için noktayı koyan olay oldu. Bırak eleştirmenin kendi eserini eleştirme cesaretini göstermeyi, Türkiye’de insanlar ellerine geçmemiş bir kitabı bile eleştirebiliyor, hem de hiçbir vicdan azabı duymadan…

 

Romanda İnci Tanır’ın “İtiraf” bölümleriyle karşılaşıyoruz. Tolstoy’un uzun yıllar önce okuduğum “İtiraflarım” eserini anımsattı bir an. Tolstoy’un yaşam, ölüm ve gerçeklikle ilgili iç hesaplaşmalarını anımsıyorum. İnci Tanır da aslında bedensel mekânını, düşüncelerini eril düzene göre şekillendirmiş bir kadın. Bastırılmış bedensel mekân ve düşüncelerinin kontrolünü kendi eline geçirmek için itiraf etmekle kalmıyor, onları bir roman kurgusuyla da kendine göstermeye çalışıyor. Şöyle bir şey düşünmeden edemedim. Acaba “özne” olabilmek için önce kendimizi mi ikna etmemiz gerekiyor? Çünkü Tolstoy’un da yaşama tutunma çabasında kendini ikna ettiğini “İtiraflarım” eserinden anımsıyorum.  

İnci Tanır’ın itirafları yazar Meltem Arıkan’ın itirafları değil, elbette benden izler taşıyordur, ama İnci Tanır benim çevremde olan pek çok kadının birleşiminden oluşmuş bir karakter. Bazen bir şeylere kendimizi ikna edecek fırsatı bulamadan kendimizi o durumun içinde bulabiliyoruz…

“Tek Bildikleri Aşktı” romanını çok ağır, sorunlu, acılı ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir dönemin ardından yazdım. Hayatımın o dönemindeki kadar yıkıldığımı hiç hatırlamıyorum, o nedenle de o zor dönemlerimde gerçekten delirmenin eşiklerinde dolaştım diyebilirim tüm samimiyetimle… Aylar boyunca her gün 5-6 saat ormanlarda tek başıma yürüdüm… Kimi zaman günlerce kimselerle konuşmadım… Hayatım boyunca yazmak benim için yaşamla başa çıkma yöntemi olmuşken, ilk defa bu romanımı delirmediğim için yazabildim, ya da başka bir deyişle yaşama tutunabildiğim için bu roman yazılabildi…

 

Roman üçlü kurgu karakter, yer ve zaman ve ses şeklinde ama birbiriyle bütünlüğü sağlayacak şekilde kurgulanmış. İstanbul’da İnci Tanır, şimdiki zamanın içinde,  Elsi, İnci’nin ayağa kaldırmaya çalıştığı ve hayalini kurduğu kadın, gelecek zamanı işaret ediyor, Şeker ise geçmişi, Antik Dönem kadınını gösteriyor. Kadının tarihi, kayıtlara geçmedi ancak roman onu kayıt altına da alıyor sanki. Ne dersiniz?

Eğer kadının tarihini biraz olsun kayıt altına almayı başarabiliyorsam ne mutlu bana…  Özellikle Galler’de yaşamaya başladıktan sonra, kadının kayıtlara geçmemiş tarihi ile her zamankinden çok daha fazla ilgilenmeye başladığımı söyleyebilirim. Hatta hayatımda ilk defa bir romanım basıldıktan üç ay sonra yeni romana başladım. Bu sefer “Periler Zamanı” roman olarak gelecek… Ve orada kadının kayıtlara geçmeyen tarihi çok daha fazla yer alacak…

“Dünyanın her bir yerinde erkekler de, kadınlar da birbirine çok benziyor.”

 

Prof. Erik, eğitimli ve gelişmiş bir ülkede yaşıyor da olsa, fallus etkisini sürdüren bir adam. Kadını kendi kuralları içerisinde biçimlendirip hapseden ve yeteneklerini bastıran, istediği kıvama gelince de başka kadınlara yönelen bir adam. Bir de fırsatçı Enzo var. Arzuladığı bir kadını uzun yıllar sonra bulur bulmaz elde etmek için yalanlara sığınan biri. Elsi her defasında aynı saflıkla inanıyor karşısına çıkan erkeklere. Kadınlar sadece aşka mı odaklanıyorlar da bu adamları göremiyorlar?

Aslında dünyanın her bir yerinde erkekler de, kadınlar da birbirine çok benziyor. Prof. Erik de, fırsatçı Enzo da ve her seferinde aynı saflıkla erkeklere inanan Elsi de dünyanın her yerinde bulunabilecek karakterler… Ülkelerin gelişmişlik seviyeleri değişse bile, kadınların ve erkeklerin tavırları bence özünde birbirine çok benziyor… Aşka odaklanan kadınlar adamların gerçeklerini görmekte zorlanıyorlar ya da aşklarının gördükleri adamı değiştirebileceği gibi bir umuda kapılıyorlar ki bu da çoğu zaman büyük bir hayal kırıklığı ile sona eriyor. Ancak her kadının da aşka odaklandığını söylemek zor ne yazık ki…

 

“Gerçek belki de yok olandır…” diyor Elsi. Akıl ve duyularımızla kavradığımız gerçeklik bir yanılsama olabilir mi? Üstelik Elsi’nin deneyimledikleri de var. Acaba biz kadınlar gerçeklik ile yanılsamalarımızın arasında bir yerden mi bakıyoruz ilişkilere?

Bence sadece kadınlar değil, hem erkekler hem kadınlar, ilişkilerine gerçeklik ile yanılsamaları arasında bir yerden bakıyor… Geçmişte yaşananlar, acılar, aldatılmışlıklar ve korkular çoğu zaman gerçeklik algısının çarpıtılmasına neden oluyorlar. O nedenle de gerçekte yaşananın ne olduğu herkesin algısına göre değişebiliyor.

 

“Kadının kendini dönüştürebilmesinin ya da kendisini var etmesinin ilk koşulu bedeniyle barışması.”

 

Romanda dikkatimi çeken bir şey de kadın eleştirisi. Cinsiyetler üzerinde eşit bir yaklaşım var aslında. Kadın artık kendisiyle de yüzleşmeye mi başlamalı? Çıplaklık imgesi kadının bedensel mekânıyla yüzleşmesini sağlıyor aslında.

İlk romanlarımdan itibaren kadın varoluşuna yoğunlaştığım için kadınların kendileri ile yüzleşmeleri gerekliliğinin de her defasında altını çizmeye çalıştım. Kadınlar her anlamda çıplaklaşamazlarsa kendileriyle barışık, keyifli, doyumlu bir yaşam alanı yaratmaları ne yazık ki imkansız. Sürekli ataerkil sistemi suçlayarak ne yazık ki ne sistemi ne de kendimizi değiştirebiliriz çünkü aslında sistem biziz, o nedenle de değişim önce kadından, kadının kendinden başlamalı. Kadınlar kendilerini dönüştürebilirse, çevreleri de onlarla birlikte dönüşecektir… Kadının kendini dönüştürebilmesinin ya da kendisini var etmesinin ilk koşulu da bence bedeniyle barışması, bedenini kabul etmesi ve bedeninden utanmaması olmalıdır.

 

Zayıflık belirtisi olarak görülen “ağlamak” imgesiyle sıkça karşılaşıyoruz. Biz kadınlar aslında ağlarken, düşüncelerimizi bir hizaya sokup öyle mi ayağa kalkıyoruz?

Biz kadınlar ağlama özgürlüğümüz olduğu için çok şanslıyız, çünkü ağlamak gerçekten bir anlamda içimizin temizlenmesine neden oluyor. Ağlamak sadece rahatlatmakla kalmıyor ayrıca gerçekten de kimi zaman düşüncelerimizin hizaya girmesine yardımcı oluyor. Ağladıkça içimizde biriken acı, öfke ve keder dağılmaya başladığı için belki de daha net düşünmeye başlıyoruz. Ağlayamamak bence korkunç bir ağırlık getiriyor insana… Sürekli içinde kalan duygular, acılar, öfkeler…

 

“Bir gün aşk da unutulursa eğer, insanlığın hiç umudu kalmaz.”

 

“Periler Zamanı” bölümünü okurken bir masalın içine girmiş gibi hissettim. Kadının ve erkeğin eşit olduğu bir zaman diliminde, dünyanın geleceği için aşkı kurtarma çabaları fantastik öğelerle kurgulanmış, periler ve büyücüler. Gerçek aşk cinsiyetsiz gelir bana. Şeker ve Toprak farklı cinsiyette olsalar da sonuçta bütünleşiyorlar ve bir oluyorlar, aralarında cinsiyet diye bir şey de kalmıyor. Gerçekten aşk bitiyor mu bu çağda? Çünkü kapitalist ekonomik sistem insancıl tüm değerleri parçaladı. Keskin bir cinsiyet ayrımcılığına da izin veriyor.

Bir gün aşk da unutulursa eğer insanlığın hiç umudu kalmaz diye düşünüyorum ben de, tıpkı Kar Ana gibi… Günümüzde ne yazık ki aşk arsız bedenlerde hızla tüketilen bir alışverişe dönüştü… Umarım bir gün insanlar gerçekten hem bedenlerini, hem duygularını hem de ruhlarını tüketmek yerine onlara sadece kendileri için sahip çıkmayı öğrenirlerse, o zaman belki kapitalist ekonomik sistem kendini parçalamaya başlayabilir…

Seçtiğiniz mekânlar oldukça canlı. Rüzgârın sesini duyabiliyor, soğuğu hissedebiliyoruz. Elsi’nin doğayla bütünleşirken, kendi kendini doğaya uyumlama ve olumlaması bilgisel anlamda oldukça açıcı.  Meditasyon yapıyor musunuz?

Çok gençlik yıllarımda uzun yıllar meditasyon yapmıştım, sonra bıraktım ancak daha önce de belirttiğim gibi bu romanı yazmadan önceki aylarımın çoğunu ormanlarda yürüyerek geçirdim. Romanı yazarken artık sadece ormanlarda değil, Galler’in çeşitli yerlerinde düzenli olarak yürüyüşlere gitmeye başlamıştım. Galler’in en yüksek iki dağının zirvesine yürüdüm mesela… Galiba ormanlarda, dağlarda, deniz kenarındaki kayalıklarda yürümek, doğanın sesini dinlemek, her şeyi unutup sadece doğada doğa ile birlikte var olabilmek benim için en büyük meditasyon.

 

“Üç nokta benim için noktalama işaretinden öte cümleye farklı bir anlam veren bir sözcük gibidir.”

 

Sizin eserlerinizin dili her zaman sade olmuştur. Bu kez özellikle biçim üzerine deneysel bir çalışma yaptığınızı görüyorum. Şiirsel metinlerle hikâyeler daha bir belirginleşip derinleşiyor.  3. yüzyıl lirik aşk şairi Sappho’yu da aklıma düşürdü bu şiirler. Karşılaştırma yaptığımda üsluplarınız farklı ama seslerin ahengi ve dizelerin açıklığını benzeştirdim. Ayrıca üç zamanın hikâyesinin seslerini ayrı ayrı verebilmişsiniz. Bir eser oluştururken nelere dikkat ediyorsunuz?

Öncelikle bu güzel benzetmen için çok teşekkür ederim. Üç zamanın hikayesinin seslerini ayrı ayrı verebilmek benim için çok önemliydi. Bir eser oluştururken benim için her zaman en önemli olan şey dilimin sadeliği olmuştur. Ve son zamanlarda uzun uzun tümceler yerine daha da kısa anlatımları tercih eder oldum, o nedenle de üç noktalar benim için daha bir önemli oldu. Bir eser oluştururken kendimi tekrar etmemeye, anlaşılmaz uzun tümceler kurmamaya ve okurları aptal yerine koymamaya çok dikkat ediyorum.

 

Son günlerde öykü ve romanlarda sıkça kullanılan üç nokta üzerine bir tartışma var. Siz sanki tüm eleştirilere karşı belli bölümlerde bilinçli olarak kullandığınız üç noktalarla tartışmalara da son vermişsiniz. Leyla Erbil de edebiyat kanonuna karşı kendi imla kurallarıyla öyle güzel eserler verdi ki.   Noktalama işaretlerinin de cümleye dâhil farklı anlamları olan sözcükler olduğunu düşünürüm.  “İmla kuralları” kavramını kullanmak istemiyorum çünkü “kural”ın altında baskılama vardır. Neden bazı bölümlerde üç nokta işaretini tercih ettiniz?

İlk romanım Ve… Veya… Belki’den yana, onuncu kitabım olan “Tek Bildikleri Aşktı” da dahil bütün kitaplarımda üç noktayı çok sık kullandım. Üç nokta benim için noktalama işaretinden öte cümleye farklı bir anlam veren bir sözcük gibidir… Tartışmalar nereye varır bilemem ama ben bundan sonraki eserlerimde de üç nokta işaretini severek kullanmaya devam edeceğim… Ayrıca kimi zaman yazarların imla kurallarını bozmaya, deforme etmeye ya da hiçe saymaya hakları olduğuna inanıyorum.

 

Sizin geleneksel bir toplumun içinde özellikle cinselliği ve bedenimizin eklentileri olan organlarımızı oldukça cesur yazdığınızı biliyoruz. Türkiye’de kadın yazınında dilimize katkı sağladınız ve hiçbir zaman eğip bükmediniz.  Bu konuda oldukça sıkıntılar da yaşadınız. Şimdi Galler’de yaşıyorsunuz. Orada yazmak daha mı kolay?

2017 yılında “Enough is Enough” isimli müzikli bir oyun yazdım. Oyunun metni dışında, oyundaki şarkı sözlerini de ben yazmıştım. Bu oyunla bütün Galler’i gezdik. Kimi zaman bir tiyatro, kimi zaman bir pub, kimi zaman bir rugby kulübünde oynadık oyunumuzu. Oyun İngiltere ve Galler’de yaşanmış gerçek taciz ve tecavüz hikâyelerini de içeriyordu. Oyunun şarkılarından bir tanesinin adı ‘fuck’tı. Bir orospunun dilinden yazılmıştı ve şarkının içinde ‘fuck fuck fuck’ diye nakaratlar vardı. Bu şarkı sahnede her söylendiğinde gülümseyerek dinledim. Şarkıyı yazarken de en ufak bir endişe duymadım. O nedenle de soruna ‘evet’ diye yanıt verebilirim. Burada yazmak daha kolay, en azından yazdığın eserler yasaklanmıyor, aile yapısını bozmakla ya da yazdığın oyun nedeniyle hükümeti devirmek için silahlı terör örgütü kurmakla, ateist bir kışkırtıcı olmakla suçlanmıyorsun ya da senin ve oyunun hakkında bir belediye başkanı haftalarca, günde en az 2-3 saat televizyon kanallarında yayın yapıp seni hedef göstermiyor… Yazdıkların nedeniyle burada tecavüz edilmekle, öldürülmekle ve vatan haini olmakla suçlanmıyorsun, o nedenle de evet burada yazmak daha kolay…

 

Sevgili Meltem Arıkan uzun uzun beni dinlediğiniz ve sorularıma Galler’de verdiğiniz içten yanıtlarınız için çok teşekkür ediyorum.

Teşekkürler karşılıklı… Ben de sana beni dinlediğin ve Galler’e bu soruları gönderdiğin için çok teşekkür ederim.

 

Meltem Arıkan – Özyaşam Öyküsü

7 Ocak 1968’de Ankara’da doğdu. Arıkan’ın ilk kısa öykü ve makaleleri 1992 – 1995 yılları arasında çeşitli edebiyat dergilerinde yayınlandı. İlk romanı 1999 yılında basıldı. Dördüncü romanı “Yeter Tenimi Acıtmayın” 2004 Şubat’ında Küçükleri Muzur Neşriattan Koruma Kurulu tarafından yasaklandı ve toplatıldı. Arıkan’ın hukuki mücadelesi sonucunda yasak kaldırıldı ve aynı yıl Yayıncılar Birliği tarafından “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”ne layık görüldü.

Arıkan’ın dokuz romanı, bir araştırma kitabı ve beş tiyatro oyunu ve bir libretto’su bulunmaktadır. Birçok ödüle aday gösterilen ve birçok da ödülü olan Arıkan 2014 yılında, İngiltere’nin öncü ifade özgürlüğü kuruluşu olan Index on Censorship tarafından, Mi Mİnör oyununun siyasi yetkililer ve hükümete yakın medya tarafından Gezi Olayları’nın provası olarak suçlanmasının ardından, “Sanatta İfade Özgürlüğü Ödülü”ne aday gösterildi. Kendisine ve Mi Minör ekibine karşı yürütülen karalama ve nefret kampanyası İngiltere’de yaşamasına neden oldu.

Dijital Dünya, sansür, kadın hakları, çocuk tacizi üzerine yazdığı, ifade özgürlüğünü savunan makaleleri 2011 yılından beri News Junkie Post, Index On Censorship gibi dünyanın çeşitli yerlerindeki internet portalllarında yayınlanmaktadır.

Paylaş
Önceki İçerikGözleri Oyuk Gölgeler
Sonraki İçerikGodot’yu Beklerken
Avatar
Ankara doğumlu olup, işletme okuyan yazar, Mali Analist ve Eğitmen. 2003 yılında öykü yazımına ağırlık vermiş ve öyküleri, yazıları birçok edebiyat ve sanat dergisinde yayımlanmıştır. Ayrıca Matrix ve Arta Zeitschrift für Kunst und Literatur Alman edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlanan yazarın, “Balkan Writers in Action” kitabında bir İngilizce öyküsü yer aldı. Dünyanın Öyküsü Dergisi'nde 2012-2013 yıllarında köşe yazarlığı da yapmıştır. Maden Mühendisleri Odası’nın düzenlediği Madenci Öyküleri-Madenci Edebiyatı yarışmasını düzenlemekte, yayına değer görülen öyküleri yayına hazırlamaktadır. Ayrıca kanser hastalarına yönelik, kemoterapi ünitesinde başlattığı Gülümsüyoruz etkinliğini bir yıldır Ankara ve İzmir’de yazarların ve müzisyenlerin katılımını sağlayarak sürdürüyor. Şizofrenlere dört yıldır öykü yazdırıyor. Halen, Yeni Adana Gazetesi’nde Düşler Düşünceler köşesinde yazıyor. Yapıtları: "Bedenim Tetikte", Postiga Yayınları, (2010), "Aşk Susmadan Git", Notabene Yayınları, (2015), "Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim", Notabene Yayınları, (2017).