Yusuf Serdar Esen

23 Ekim 2018

 

“Hayat çok kısa, tek çare heyecan!” diyen, ünlü Fransız cambazı Philippe Petit, New York’taki, 2001 yılına kadar var olan İkiz Kuleler’e arkadaşıyla birlikte nakliyeci kılığıyla giriş yaptı. Bir gün sonra, 7 Ağustos 1974’te cambazlık mesleğinin en çılgın rekorunu tarihe yazacaktı. 415 metre yükseklikten İkiz Kuleler arasına gerdiği ince çelik telde 45 dakika kalacak ve sekiz kez gidip gelecekti. Bununla da kalmayacaktı, izleyenlere mesleğinin ustalık çıtasını aşmış olduğunu, hamakta yaylanırcasına serilir gibi çelik telin üzerinde uzanarak ispatlayacaktı. Elinde sadece beş metrelik sırık ve New York şehir merkezi için aldığı hava durumu verileri vardı. Bir de zihninde gerçekleştirmeye ramak kalmış hayalleri…

İki gökdelen arasına gerdiği ince telin genleşmesi veya aniden gelen rüzgârla sallanması hayatına mal olabilirdi. Odaklandığı işi bitirmesini engelleyecek, motivasyonunu düşürecek olumsuz hiçbir durumun aklını çelmesini istemiyordu. Ömür boyu beklediği gün, belki de son günü olabilirdi. Aklına koyduğu ve inanılması güç olan yürüyüşle tüm dünyanın dikkatini üzerine çekmek istiyordu. Gösterinin hazırlıklarını izleyenler, onun canını umursamaz veya lakayt biri olduğunu düşünmüş olmalılar; oysa Philippe Petit, ölüm riski yüksek olan cambazlık mesleğinin en iyisi olduğunu kanıtlamanın heyecanı ve büyüsündeydi.

Şehrin en yüksek noktasındayken gösterisinin ilk adımını atmadan önceki saniyelerde, gökyüzüne bakıp, ömrünü bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiren Philippe Petit, daha sonra aşağıya bakarak, bir yandan dünyadaki ilklerden birine şahitlik edecek olan şehir devriyelerini ve sayısı da heyecanları gibi zaman ilerledikçe artan topluluğu, diğer yandan New York’un beton ve metal yığınları arasında saklı bahçelerini bir süre izledi, dünyayı kuşbakışı son kez izlercesine!

Şehir polisleri, Philippe Petit’in çılgınca yürüyüşünü sonlandırması için, dünya rekoruna şahit olmanın heyecanı ve merakıyla isteksiz anonslar yapıyordu! Onun çelik tel üzerindeki ilk adımından itibaren başlayan gösterisini, adeta saniyeyi dilimlerine bölerek, an be an kalplerine üşüşen ürperti duygusuyla izleyen seyirci kitlesinin oluşturduğu ve ebediyen süreceği sanılan sessizlik, hemen sonrasında alkış ve çığlıklarla yırtılıyor, adeta bir coşku anaforunun içinde kayboluyordu. Tabanlarında hafiften başlayan ince sızının kendisini endişelendiren ağrıya dönüşmesinden dolayı ancak sekiz defa üstünde yürüyebileceği çelik ipe ve elindeki beş metre çubuğa odaklanan Philip Petit, artık gösterisinin tüm detaylarına hakim olduğunu belirli aralıklarla çelik ipin üzerinde uzanarak ispatlamıştı. O dakikalarda kendini dünyaya sağır eden Philippe Petit’in, kulak vermesi gereken tek dostu vardı; Denge!..

Gösteriden sonra yaşayacaklarını kendisine dert etmemesinin nedeni, yıllar önce aklına düşen hayallerine olan borcunu ifa etmesinin ferahlığıydı. Yepelek yüreğini, hülyasına peşkeş çekercesine girdiği bu yoldan zaferle çıkmış olmanın edasıyla, Dünya Ticaret Merkezi’nin çatısından polis eşliğinde huzurlu adımlarla aşağıya iniyordu. İzinsiz gösterisinden sonra New York eyalet polisleri tarafından tutuklanarak ceza aldı. Cezası, kendisinin de ödül kabul ettiği, daha sonra mutlu bir halde uygulayacağı kamu görevine çevrildi. Bu yüzden Central Park’ta kamu yararına çocuklar için gösteriler yapmaya başladı.

İzleyenler, onun 415 metre yükseklikte, 1 cm çapı bile olmayan çelik telin üzerinde sekiz defa yürüyerek ve arada mola verircesine ipin üzerinde sere serpe uzanarak hata yapmadan gösterisini tamamlamasının, çok zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyordu. Cesareti ve özgüveni dışında, biri göz önünde, diğeri soyut olan iki meslek sırrı vardı Philippe Petit’in. Birincisi elindeki uzun sırık ve diğeri ise onunla sağladığı denge!

“İmkânsız olan gerçekleşti!” denildiği gün, hayallerin, sadece onu izleyene imkânsız geldiğini de fark ettiğimiz gündür. İmkânsız görüneni başarmak ve rüya kadar güç olan hedeflere ulaşmak için, bir yandan emek verip öte yandan herkesçe inşa edilen dengenin farkında olurken, niyetin iyi ya da kötü olduğuna bakmadan, dengeyi kullananların zor olanı imkânlı hale getirdiğini düşünmeli insan. Çubuğunu bir sağa bir sola ve bazen de dirsek hizasında tutarak ip üstündeki varlığını sürdüren cambazın hikmeti, sadece beş metrelik sırık değil, dikkat ve sabrı dengenin öncülü saymasıydı.

Nasıl ki izleyenlerde, cambazın sadece yetenekleriyle değil aynı zamanda sihir yardımıyla 415 metre yükseklikteki ip üzerinde yürüdüğü yanılgısı varsa, kendine ait olmayan güçler arasında akılla ve sabırla dengeyi kullanarak hızlı büyüyen insanların arkasında koruyucu özel güçlerin olduğuyla ilgili toplumun aynı şekilde yanılgısı vardır. Zira denge unsurunu kullanabilmek; hayata geniş düşünce penceresinden bakabilen, zamanın kudretine inanan sabırlı, marifet sahibi olan insanların işidir.

“Hayatın meşakkatli yollarında dengeyi kullanmak katı faydacılık mıdır, yoksa makul fayda mıdır?” sorusuna cevap olacak ayraç, dengeyi kullananın iyi veya kötü niyetli olmasıyla alakalıdır. 1943 yıllarında Türkiye’de Devlet musiki sanatçısı olan Yesari Asım Arsoy, tesadüf eseri Fatih tramvay mevkiinde, kültür insanı olan Neyzen Tevfik le karşılaşmış ve Neyzen’e nasıl olduğunu sormuş. Neyzen de halini şöyle anlatmış. “Kırlangıca sormuşlar; neden diğer kuşlar gibi dümdüz uçmazsın, bir alçaktan bir yüksekten uçarsın? Kırlangıç da şöyle cevap vermiş; belanın kâh altından kâh üstünden uçarım, ondandır!” Denge, ne zaman alçaktan ne zaman yüksekten uçacağına karar veren kırlangıçta olduğu gibi, varmak istediği yere ulaşmak için karşılaştığı zorluklara, korunma gayesiyle insan halinin doğal tepkimesi de olabilir.

Cambaz her zaman iyi niyetli anılmayabilir! Hatta elindeki sırık da terbiye çubuğu olabilir! Agresif rekabetin veya korkunun hakim olduğu zamanlarda ve sahalarda rolünü oynayan cambaz, terbiye çubuğunu belli periyotlarla; bir sağa bir sola, bazen de her iki yana değdirerek ipin üzerindeki ömrünü uzatır ama denge hesabının şaşmasıyla ipin üstünden düşebilir de! Muktedirler, güçlü şirketler, büyük lobi ve kulüpler de katmerli bir şekilde artan güçlerini ve uzun ömürlü varlıklarını, kendilerine ait olmayan güçler arasında kurdukları ortaklıklarla, karşılıklı faydaya dayalı birleştikleri partnerlerle sağlarken, bazen yanlış denge hesabıyla bir anda tüm güçlerini kaybederek, bilye gibi dağılan kulüp ve lobilere, iflas eden asırlık şirketlere, itibar ve güç devreden muktedirlere dönüşebilir.

Yolunda seyreden cambazın gösterisinin içinden bu defa trajik olan, başka bir gösteri de eş zamanlı çıkabilir. Trajediyi, ipin üstündeki cambaza ayakları yerden kesilircesine odaklanan masumlar yaşar! Kalabalığın içine serpilen yankesicilerin konfor yaratma gayesi kaçınılmaz olur! Çünkü sirklerin girdiği her kasabaya, cambazlarla birlikte yankesiciler de girer!

 

Yusuf Serdar Esen – Özyaşam Öyküsü

1976 yılında Diyarbakır’da doğdu. İlk öğrenimini Diyarbakır, orta öğrenimini Adana’da tamamladı. 1998’ de Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Coğrafya Bölümü’nde öğrenciyken, ilk şiirleri ve denemeleri üyesi olduğu DİSED (Diyarbakır Edebiyatçılar ve Sanatçılar Derneği) bünyesinde çıkan Amida dergisinde yayınlandı.

2011 Yılına kadar öğretmenlik yaptı. Daha sonra yarıda bıraktığı hukuk öğrenimini CİU Hukuk Fakültesini bitirerek 2015 yılında tamamladı.