Header Reklam
Ana Sayfa Ayın Kitabı Denize Kıyısı Olmalı İnsanın: Malafrena Üzerine Bir Yazı

Denize Kıyısı Olmalı İnsanın: Malafrena Üzerine Bir Yazı

 

“Sahip olunacak, saklayıp korunacak bir şey değildir özgürlük. Eylemdir. Hayatın ta kendisidir. Ama başkalarının köle olarak tutulduğu hapishanede nasıl yaşayabilirsin ki? Herkes özgürce kendisi için yaşayabilene kadar ben de kendim için yaşayamam!”

Malafrena’da hayatın aralığından sızıp kelimelere dönüşen dünya gerçek… Hikâyenin geçtiği zaman gerçek… Mekân mı, işte o hayal. Orsinya diye bir yer. Kişiler ve olaylar bütünüyle kurgusal. Çünkü Ursula K. Le Guin tarihin döngüselliğini, insanın değişime direnişini, bir zamanın her zaman üzerindeki etkisini, soyutla somutu, kurguyla gerçeği aynı yerde buluşturarak bize sunmuş Malafrena’da.

 

Malafrena diye bir yer yok ya da Malafrena her yer.

Le Guin’in belki de bilimkurgu diye tarif edemeyeceğimiz, dolayısıyla distopya damgasını vurup sıyrılamayacağamız tek romanı Malafrena. Gerçekte olmayanı, olabilecek olanı var eden bir yazarın gerçekliği hayallere dayanarak çıplaklaştırma çabası. Çünkü Le Guin, fantazmayı gerçeğe yaklaşmanın, saklı olanı açığa çıkarmanın yolu diye tanımlıyor. Edebiyatını yaşama dair eleştiri, hatta hiciv diye açıklıyor. Ütopya veya distopyalarda “yokyer” ifadesi ortak bir tanım. Le Guin bu yüzden olmayan coğrafyayı var olanı göstermek için kuruyor. Olanla olmasını beklediğimizi birlikte tasvir ederek “iyiliğin tasarlanması”na ilişkin çaba gösteriyor. Yokyerin varlığını, var olanı yıkıp yeniden yaratmamız gerektiğini böyle hatırlıyoruz.

İnsanlığı kazanılacak özgürlük söylemiyle kendine bağlayan modern düşüncenin, önce sinsice, sonra da bağıra bağıra, özgürlüğün ihtiyaç olmaktan çıktığını söylediği geniş zamana yapılan bir yolculuk Malafrena. 1979 yılında kaleme alınmış olmasına rağmen geçmişle geleceğe aynı anda uzanabilen bir eser. Le Guin tarihin içinde yolculuk ederken, onu daha iyi anlatabilmek için yokyere yerleştirmiş. Kurgu, gerçekten daha gerçek olmasıyla tarihsel roman okuyormuşuz izlenimi yaratıyor bu yüzden. Öyle ki bir şeyi anlatmanın en iyi yolu onu iyi tanımaktan ve bilmekten geçiyor. Ursula, her zamanki bilgeliğiyle kuruyor dünyasını. Tarihi ciğerlerine çekiyor önce, sonra bir solukta bırakıyor okurun kollarına. Sanki anlattıklarını yaşamış bir yazar duruyor karşımızda. Biliyoruz ki Le Guin Sartre’ı desteklercesine insanın özgür doğduğunu, tersine yaşadıkça özgürlüğünü feda ettiğine inanıyor. Bu yüzden adına özgürlük mücadelesi denilen her hareketin yalan söylediğini ortaya çıkarmış oluyor. Bu yanıyla Malafrena geçmişin yeniden kurgulanışı sayılabilir. Sadece bu yanıyla Le Guin’in Lavinia’sına benzer. Tarihin yazmadığı kahramanları romanın başköşesine oturtmasından kaynaklı bir benzerlik bu.

Ütopyayla distopyayı birbirine bağlayarak kurduğu dünyasını ete kemiğe büründüren, kendi gerçekliğini yaratan, gerçeği delip geçen Le Guin’in o keskin bakışlı gözlerinden bu defa 19. yüzyıl Avrupa’sını okuruz adeta. Evet, Fransız Devrimi yaşandı. Evet,  Napolyon sonrası dönem de vardı. Peki, ama o tarihi kim ya da kimler yazdı? Tarih bir yanıyla edebiyata benzer aslında. Kimin tarafından ele alındığına bağlı olarak gerçeklik değişebilir. Nesnellik havada asılı kalır. Ölüleri dile getirmek gerekir belki çoğu zaman.

Aydınlanmaya bugünden bakınca görünen, o dönemin devrimcilerinin hissettikleri ve inandıklarından farklı elbette. Yine bugünden bakınca dönemin özgürlük söyleminin içi boş bir vaat olduğunu, özgürlüğümüzün üstünün örtülmek istendiğini, bu boş vaadi gerçekliğe taşımak isteyen inançlı isyancıların düştüğü durumları, samimiyetin gözden kaçırdığı yanları görebiliriz. Ursula, gözümüz olmayı seçer. Fakat evrensel bir metin yazmayı hedeflemiş her yazar gibi, anlattıklarını döneme sıkıştırmamak için eserin felsefesini geniş tutar. Malafrena özgürlüğün ve devrimin ne olduğuna dönük tartışma açar fakat tarafsız, buyruksuz bir dille. Romanın merkezindeki soru şu: Kimin için özgürlük?

Ursula K. Le Guin, egemen tarih anlayışında gösterilmeyen fakat tarihe yön veren karakterler açısından ele alır Malafrena’yı dedik. Yazara göre tarih mücadelelerin tarihi. Lavinia’da erkek dünyaya ait bir metin olan Vergilius’un Aeneas’ındaki gizli yüzü, Lavinia’yı başkarakter yapması gibi, Malafrena’da doğuştan sahip olduğu fırsatları özgürlük mücadelesi için elinin tersiyle iten Sorde’yi öne çıkarır. Le Guin, aristokrasinin bakış açısını romanın arka planına gizlerken, aşkı olay örgüsünün paraleline koyar. Sorde idealleriyle aşkı arasında kalır çoğu zaman. Hatta bir yerde dostuna şöyle der:

“Anlamıyorum. Âşığız birbirimize ama… ama geçinemiyoruz. Birbirimizin canını yakıyoruz sürekli. Neden, anlamıyorum.”

Her şeyi anlayan hatta devrim için makaleler yazan, inancı sağlam genç Itale Sorde, aşk söz konusu olduğunda cahil kalır. Dostu, aşkın bir şair icadı olduğunu söyleyerek Sorde’yi yalanlar… Çünkü aşk özgürlüğün hissedilmediği yerde kendini sürekli inkâr eder.  

Le Guin, Sorde’u hem maddi hem de manevi açıdan çok güçlü, bağımsız bir kadınla, kontesle aşka zorlar. Böylece metinde bir katman daha açmış olur. Devrimle her şeyi çözecek erkek akıl, aşk ve kadının toplumdaki yeri söz konusu olduğunda çuvallar. Kadının gücünü ve aklını görmezden gelen her düşünce yenilgiye mahkûm Ursula’ya göre. Cinsiyetçilik, alışılagelmiş ilişkilenme halleri değişmesi en zor olan. Ya da başka türlü söylersek cinsiyetçiliği yeryüzünden silen, sevmeyi öğrenen insanlar karşısında adaletsiz hiçbir düzen duramaz.

Sorde’nin aşık olduğu kontes dışında, neredeyse çocukluğundan beri ona bağlı, eski düzeni temsil eden başka bir kadın daha var romanda: Piera. Feodal ile modern arasında elbette kontesi tercih eder Sorde. Fakat erkek egemenliğin kendisine dayattığı duygularla boğuşur. Duygusal gerilimi yansıtan bölümler kadın ile erkeğin birlikte dönüşümünün hikâyesini saklar. İsyanın asıl yüzünü gösterenin kadın erkek ilişkisi olduğu gerçeği, aşkı mevcut düzende sürekli sınava tabi tutar. Sorde devrimci bir yazar. Başkentte çıkardıkları yayında kaleme aldığı makalelerle oldukça dikkat toplar. İsyana yön çizer. Özgürlük mücadelesinde durduğu yerin meşru olduğuna inanır fakat devlet onunla aynı fikirde değildir.

Le Guin böylece aydınlanmanın maskesini düşürür. Modernizmin doğuşu sırasında, devletlerin neyin ne kadar aydınlık olmasını istediğini, “eşitlik, özgürlük, adalet” söylemlerinin kimler ve ne adına olduğunu, inançla inkâr arasındaki o ince çizgiyi işaret eder.  Ama Itale Sorde bir kişi değildir, onun mücadelesi de. Babasının ona sunduğu imkânları reddederek, dünyayı değiştirmek için yollara düşen idealisttir Sorde. İnancın başına gelenleri, inanç sekmesinin ne olduğuyla birlikte anlatır yazar bu yüzden. Sorde idealizmin bedelini inancını yitirmekle öder. Evine geri döndüğünde artık kendisi değildir. İsyanın zıddı kabullenmekse eğer, Sorde bir zamanlar elinin tersiyle ittiği yaşamın doğru olduğuna inanır nedense.

Ursula K. Le Guin’in başka bir dünyanın mümkün olacağına dair inançla kalemine sarıldığını bildiğimizden, böylesine umutsuzluk dolu bir metni neden yazmış olabileceğinin birkaç cevabı var. Dünyayı değiştirme iddiasıyla yola düşenlerin unutmaması gerekenleri, isyan yolunda hiçbir şeyin görmezden gelinemeyecek kadar mühim olduğunu ve insanın sınırlarını hatırlatmak.

“Kendini… kendini dönüştürmek için yola çıkıyorsun. Dünyayı dönüştürmek için. Yapman, görmen, öğrenmen, olman gereken her şeyi yaşayıp tüketmek zorundasın. Evden ayrılıyorsun, şehre geliyorsun, yolculuklar yapıyorsun, hiçbir şeyi kaçırmıyor, her şeyi tadıyorsun, kendini dönüştürüyorsun, dünyayı kendinle, kendi amaçlarınla, hırslarınla, arzularınla dolduruyorsun. Sonunda hiç yer kalmıyor. Kıpırdayacak bir yer kalmıyor.” 

İsyan dünyayı değiştirir, az ya da çok. Hiçbir şey aynı kalmaz. Fakat tüm bunların sonunda bir yöntem tartışması başlar. Halk adına konuşmak, mevki değil devrim istemek,  medeniyetin yalnızca insanlara verilmiş olması, sansür, sorgular, tutuklamalar, hapishaneler… Her şey ama her şey tüm zamanları aşarak geçmişle bugün arasında salınırken, inanmanın, hatta hiç kimse inanmıyorken inanmanın cesaretini taşıyabilir miyiz? Belki de inançtan inkara geçildiğinde hayatın anlamsızlaşmasının tek nedeni bu. Hayal mi, düş mü, imkânsız mı? Biliyoruz insanın denize kıyısı olmalı. Yaşamın anlamı burada saklı.

Malafrena. Ve yine Ursula K. LeGuin… Her zamanda her yerde…

Malafrena, Ursula K. LeGuin, 2013, Metis Yayınları