20. yüzyılın en parlak beyinlerinden biri olan Antonio Gramsci, kurduğu İtalyan Komünist Partisi’nin milletvekili olarak parlamentodayken Mussolini’nin iktidara el koymasıyla, milletvekilliği dokunulmazlığına rağmen tutuklanıp hapse atılır. Faşist Mussolini savcısı, “Bu beynin işlemesini yirmi yıl durdurmalıyız,” der ve böylece Gramsci ölümüne dek hapiste kalır. Ama Gramsci’yi dört duvar arasına hapsederek onun beyninin işlemesini durduracaklarını zanneden aklı evveller yanılırlar. Gramsci hayatının en önemli eserlerini hapishanede kaleme alır. İki buçuk yıldır hapiste rehin tutulan Selahattin Demirtaş’ı siyasi kimliğiyle düşündüğümde aklıma Gramsci gelir. Bunu sırf bir benzerlik kurmak için veyahut Demirtaş’ı Gramsci üzerinden, Gramsci’yi Demirtaş üzerinden okumak için yapmıyorum elbette. Zihnim bana o günlerin İtalya’sındaki faşist rejim ile bugünlerin Türkiye’sindeki “din soslu faşist” rejim arasındaki yakıcı benzerliği ve her iki rejimin doğaları gereği özgür ve yaratıcı düşünceye, işçilere, emekçilere, köylülere ve ezilen halklara olan düşmanlığını gösterip durur. Ama nasıl ki Gramsci, faşist Mussolini rejiminin yıkıntıları altında kalmayıp bugün hala yaşıyorsa, Selahattin Demirtaş da ‘din soslu faşist’ rejimin darbesiyle yıkılmayıp her geçen gün siyasi aklıyla, sanatçı ruhuyla parlıyor.

Demirtaş’ı bugün artık sadece ülkenin siyasi iklimini bir sözüyle değiştiren (31 Mart seçim sonuçlarını düşünün) bir siyasi lider olarak değil, öyküler yazan, resim çizen, besteler yapan sanatçı yönüyle de konuşuyoruz. Seçim dönemlerinde yankı uyandıran besteleri, yasaklanan şiiri, baskı rekorları kıran ve imza kuyrukları ile gündem olan Seher adlı öykü kitabından sonra Devran adlı yeni bir öykü kitabıyla okurun karşısına çıktı Selahattin Demirtaş. Elbette yaptığı ‘işler’in karşılık bulmasında siyasi kimliğinin rolü inkar edilemez ama bu, o ‘işler’in değerinden bir şey götürür mü, bence götürmez. Bir kitap, bir şarkı, bir şiir siyasi iklimin aleviyle zirveye çıkabilir ama eğer ‘sıkı’ bir sanat eseri değilse o zirvede uzun süre kalması mümkün olmaz. Selahattin Demirtaş’ın öykülerini okuyunca, onun daha yıllarca okunacağını rahatlıkla söyleyebiliyorum.

Gelelim Devran’a. Kitap on dört öyküden oluşuyor. Sırasıyla: “Gün Olur Devran Döner”, “Ardiye”, “Sultan Reşat’ın Torunu”, “Kapkaç”, “Direnmek Güzeldir”, “Baran’ın Beşiği”, “Taş Ocağı”, “AVM”, “Kobay”, “Şeftren”, “Aşk Boğar İnsanı”, “Dedemin Krallığı”, “Yeni Hayat”, “İnsan Kalabilmek”.

“Gün Olur Devran Döner”de karakolda işkence ile öldürülüp ‘terörist’ diye kayda geçirilen Devran Sürgücü’nün hikayesini okuyoruz. Ölüm tutanağına imza atan savcı Salim Bey’in olaydan yirmi beş sene sonra evlat acısıyla sınanması, onu yıllar önce işlediği bir insanlık suçuna dair düşünmeye daha doğrusu eyleme geçmeye sevk ediyor. Yazarın üslubu, öykünün ilerleyişi okurdaki merakı diri tutuyor. Okurken dikkatimi çeken bir nokta öyküde Devran’ın babası Hasan Sürgücü’nün bir anda Hasan Amca’ya dönüşmesi yazarı bir anda öyküye dahil eden bir şey mi yoksa sorun mu? Devran’ın anne babasının oğullarının öldürülmesinde parmağı olan birini ‘ama’sız ağırlaması da düşündürücü nokta. Bir öfke, kızgınlık belirtisine dair bir şey yok. Yirmi beş yıl sonra, işlediği suçun verdiği vicdan yüküyle kapılarına gelen birine nasıl davranır ki insan? Öte yandan, Salim Bey’in bu yolculuğa çıkması, içinde bir vicdan kırıntısının kalmış olduğunun göstergesi olarak okunabilir ki bu da Selahattin Demirtaş’ın insandan umudu kesmemek gerektiği düşüncesine götürdü beni. Savcı Salim Bey’in Devran’ın fotoğrafını gördüğü anda kilitlenip kalması, son anlarında yine o gözlerin üzerinde olduğunu sarsılarak hissetmesi kendi vicdanının ağır yükü altında ezilmesinden mi, diye soruyorum kendime öyküyü okurken. Sanırım bunu yıllarca hak savunuculuğu yapmış bir avukat ve halkla içiçe siyasi mücadelesini veren bir siyasetçi olarak çokça deneyimlemiştir yazar. Kim bilir o karakterler kaç yüz, kaç bin insanın hikayesinin özeti. “Gün Olur Devran Döner” öyküsü kitabın ilk öyküsü ve öyle bir ilk öykü okuyorsunuz ki merakınız bir sonraki öyküye geçmek için sizi iteklerken, geçirdiğiniz sarsıntı durup öyküye dair düşünmeye zorluyor.

“Ardiye” öyküsünde “Enikonu yoksul bir kasabaydı bizimkisi. Birkaç aile dışında neredeyse herkes fakirlikten kırılırdı.” diyor ana karakteri. İşte öyle bir yoksullukta insan ilişkilerinin, kişisel çıkarların, yoksulluk maskesi altına gizlenmiş vicdansızlığın öyküsünü okuyoruz. Üç ardiye dolusu odun varken, yakacak odunu olmadığı için donan bir çocuk düşünün. Bir çocuğu ısıtmayan odunlar neden öylece ardiyede dursun ki? Öylece duracağına yanıp kül olsunlar değil mi? Yoksulluk berbat bir şey ama o yoksullukta insanlığını yitirmek daha da berbat.

“Sultan Reşat’ın Torunu”nda ziraat fakültesi mezunu, işsiz Serhan’ın hikâyesini ve gittiği bir
düğünü okuyoruz. Bolca gülümseten bir öykü. Serhan’ın babasının ziraat mühendisi oğluna “çayır çimen mühendisi” demesi beni çok güldürdü.

“Kapkaç” öyküsünde de bolca mizah var. İşsiz Gazanfer’in kendini var etmek için bir çevre oluşturmaya çalışırken, ilk kapkaçı ile bambaşka bir çevreye dahil olması sarsıcı bir dille anlatılıyor. Tahmin edemediğim sonla bitti öykü. Öyküyü bitirirken aklımda Demirtaş’ın insana dair umudu kaldı. Hep bir umut var. İnsanın değişebileceğine dair. Şartlar uygun olursa, bir şansı olursa, iyi insanlarla karşılaşırsa değişebileceğine dair bir umut. Gazanfer’in hikayesini okurken onun şöyle dediğini duydum: Bir kapkaç yaptım hayatım değişti. Bir kitap okudum hayatım değişti, der gibi. Yelda’nın Gazanfer’i tanıyıp bunu en sona saklaması da öykünün en etkileyici anlarından biri.

“Direnmek Güzeldir” öyküsü atanamamış fizik öğretmeni Tufan’ın bir fabrikada servis şoförü olarak işe başlamasını, Sevtap’a sevdalanmasını, Sevtap’ın işten atılmasını anlatıyor. Fabrikadan atılan işçiler grev yapınca, polis tarafından yaka paça gözaltına alınır. Sevtap ve arkadaşları polis şiddetine maruz kalarak Tufan’ın kullandığı servise bindirilirler ve Tufan sırf sicili bozulmasın diye sadece izler. Öğretmen olarak atanır atanmasına ama Tufan’ın ruhuna bir utanç yerleşmiştir o günle ve o utançla ezildiğini okuruz. Öykünün giriş paragrafı ile bitiş paragrafının aynı düşüncelerin farklı şekilde ifade edilişi olması dikkat çekici. Öykü, bana bir kez daha Demirtaş’ın karakterlerinin elle tutulabilecek kadar gerçek olduğunu söyletti.

“Baran’ın Beşiği”, mevsimlik işçilerin, yoksul Kürtlerin hikayesi. Hem ekmek kavgası hem siyasi mücadele verenlerin hikayesi. Öyküde Selahattin Demirtaş, kendi siyasi hareketine eleştiriden kaçınmıyor. Medya eleştirisi de öyküde var. Öyküde Şevin, Ferit ve bebek Baran’ın yoksulluk içinde hayata tutunmaya çalışmalarını, kışı atlatıp yoksulluktan nefes almak için mevsimlik işçi olarak Çukurova’ya gitmeye karar vermelerini ve yolda geçirdikleri kaza ile hayatlarının son bulmasını okuyoruz. Ferit, bir yanda ekmek kavgasını verirken bir yandan siyasi mücadelesine devam ediyor. Yazarın satırlarıyla aktaralım: “Yoksulluk yoksulluğu besliyor, suya baktıkça ağırlaşan paçavra misali, dibe doğru gittikçe çıkış imkansızlaşıyordu. Bu bir kader değildi elbette, bir yandan ekmeğinin peşinden koşacak, bir yandan siyasi mücadelesine devam edecek ve gün gelecek, mutlaka ama mutlaka bu sömürü ve işgal düzeni değişecekti. Buna yürekten inanıyordu Ferit.” (s. 63)

“Taş Ocağı” öyküsü bir Yaşar Kemal öyküsü tadında. Öykü, köye kurulan taş ocağından şikâyetçi olan köylülerin devletle imtihanına odaklanıyor. Muhtar, topladığı imzaları bir dilekçe ile kaymakama iletir. Köylüler, hayatlarını kabusa çeviren taş ocağının kapanması ister. Devletten umutludurlar. Devlet bir taş ocağının sahibini koruyacak değil ya! Çok güvendikleri devlet köylüyü dinlemez. Aralarında uçurum vardır. Köye arabasıyla gelen kaymakam, onca hazırlık yapan köylüleri selamlamak için dahi arabadan inmez. Aydın Kızılcaköy’de jeotermal enerji santrali (JES) yapılmasına tepki gösteren köylülere karşı vali yardımcısının tavrını unutmadık değil mi? İşte öyle bir şey canlansın gözünüzde.
Devlet (kaymakam) ile yurttaş (elbette ki varlıklı olanlar değil) arasındaki uçurum, devletin zenginlerle ( taş ocağı sahibi) aynı araca binmesi (kaymakamın arabası), köylülere giderken kaymakamın arabadan inmeye dahi tenezzül etmemesi, devlet olarak (evet devleti temsil eden herkes kendini devlet olarak görüyor bu topraklarda) yurttaşa tepeden bakması yalın ve sarsıcı bir dille anlatılmış. Yurttaşların da devleti yukarıda bir yerde görmesi, kendilerinin var ettiği bir olgu olarak görmemesini de okuyoruz. Bu öykü üzerinden bir devlet-yurttaş okuması yapılabilir kuşkusuz. Öyküyü okurken Karadenizli Havva Ana’nın sesi kulaklarımda çınladı: “Devlet nedir? Devlet yok halk var. Kimdir devlet? Devlet bizim sayemizde devlettir.”

Son birkaç on yılda hayatımıza dahil olan (özellikle büyük kentlerde) haftada en az bir gün uğradığımız, yazın serinlemek veya kışın ısınmak için olsa da girip çıktığımız AVM’deki işçilerin çalışma koşullarını kaçımız merak ettik, ediyoruz acaba? AVM çalışanlarına karşı davranışlarımız, bakış açımız nedir mesela? Geciken bir siparişte, ufak bir kazada, sipariş alıp verirken, mağazalarda alış veriş yaparken, tuvalete girip çıkarken karşılaştığımız çalışanlara nasıl davranıyoruz? “AVM” adlı öyküsünde Selahattin Demirtaş, okura AVM çalışanlarının hikayelerini anlatıyor. Zeynep’in ve Serhat’ın hikayesini okuyoruz. İçinde mizah da var, dram da var. Serhat’ın kot taşlama işinde çalışıp, hastalanınca işten atılan ve sonrasında ölen annesini anlattığı bölüm öykü içinde bir başka öykü olarak karşımıza çıkıyor. Baştan sona tempoyu düşürmeden, merakı diri tutarak okunan bir öykü.

“Kobay” öyküsü Demirtaş’ın mizahi yönünün tavan yaptığı bir öykü diyebilirim. Bir sahne performansı dahi çıkar bu öyküden. Baştan sonra güldüren bir öykü.

“Şeftren” öyküsü son yılların melankoli dolu dergilerini ve internet mecralarını tiye alır bir havada. Ama tam o moda kaptırıp gidiyorken bir Demirtaş sürpriziyle basıyorsunuz kahkahayı.

“Aşk Boğar İnsanı” öyküsünde Nusret’in yürek burkan hikâyesini okuyoruz. Aysun’a olan aşkını, Server’e karşı öfkesini. Gülerek başlayıp hüzünle, boğazımda bir şeyler düğümlenerek bitirdim öyküyü. Hiçbir zaman anlamadığım, anlayamayacağım ve asla komik bulmadığım ‘eşek şakalarına’ (ayrıca neden eşek şakası deniyor,onu da anlamış değilim.) dair düşünürken buldum kendimi.

“Dedemin Krallığı”, film tadında bir öykü. Okurken, bunu Sırrı Süreyya çeker mi acaba, diye bir soru düştü aklıma. Belli mi olur? Öykünün ana karakterinin hikayesinin birçok ağızdan anlatılması ve sonunda kendi ağzından hikayeyi dinlememiz etkileyici ve merakı cezbediyor. Yusuf Hoca ve Esmer’ in aşkının en sarsıcı cümlesi bence Esmer’in bu cümlesi: “Sen günaha girmemek için beni yaktın. Bu da günah değil mi peki?”

“Yeni Hayat” öyküsünde hayatımızın kaçınılmaz sonuna dair, ölümle ilgili bir mesleğe, cenaze levazımatçılığı, dair usul usul bir hikayeye dahil ediyor bizi Demirtaş. Cenaze levazımatçılığı yapan bir ailenin bireylerine sinmiş ölüm havasını, yaptığımız mesleğin karakterimizi nasıl etkilediğini kasvetli bir iklim içinde mizah eşliğinde okuyoruz. Baba mesleği olan bu mesleği yapmamanın yollarını arayan bir gencin hikayesini ayrıntılarıyla, özellikle duygu durumlarına dair, anlatıyor yazar.

“İnsan Kalabilmek” öyküsünde Cemşid’in Cizre’den Bodrum’a uzanan hikâyesini okuyoruz. Lise ikiyi bitirip son sınıfa geçerken, mezun edilen, sokağa çıkma yasakları esnasında arkadaşları öldürülen, bodrumlarda yakılan Cemşid’in hikâyesi. Şöyle diyor Cemşid: “Ölüm sıradanlaşmış, yıkımlar, kıyımlar günlük hayatın bir parçası haline gelmişti. Ölümden daha acı olansa ülkenin geri kalanının ve bütün dünyanın sessizliğiydi.” Bu öyküye dair söylenecek o kadar çok şey var ki ama yeter mi söz o acıyı, vahşeti anlatmaya bilemiyorum. Sadece öyküden bir satır yazmak istiyorum: “Mesele insan kalabilmekti.”

İlk defa bir kitaba dair bu kadar uzun yazdım. Bu, hem kitabın öykü kitabı olmasından kaynaklanan bir şey, hem de Demirtaş’ın Devran’da yer alan her öyküsünün bende bir çağrışıma vesile olmasından sanırım. Özetle söyleyecek olursam, Selahattin Demirtaş, Devran’da ülkenin ‘lanetlilerinin’ sesini duyuruyor, hikayelerine ses oluyor. Sanki bir mitingde yaptığı konuşmasındaki gibi sesleniyor, ama bu sefer karakterleri aracılığıyla: Demirtaş ben değilim, Demirtaş sizsiniz siz.

İşte Devran, o siz’lerin kitabı.

 

Selahattin Demirtaş, Devran, İletişim Yayınları, 2019.