Header Reklam
Ana Sayfa Söyleşiler “Dil, kültürel aktarım ve bilinçle olmasa bile sezgisel olarak kadından kadına geçiyor.”

“Dil, kültürel aktarım ve bilinçle olmasa bile sezgisel olarak kadından kadına geçiyor.”

Ayten Kaya Görgün ile Neslihan Cangöz Söyleşisi

 

Seni ilk kitabın, ilk romanın “Arıza Babaların Çatlak Kızları” ile tanıdık. Ardından bir öykü kitabın geldi, “Kimseye Söylemedim”. Ve şimdi yeniden bir romanla “Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda” ile okuyucunun karşısındasın. Nedir seni yeniden romana yönelten? Çatlak kızların devamını yazmak mı veya ikinci romanın, ilkinin devamı mı?

Yola çıkarken aklımda roman yoktu. Yıllarca öykü yazdım, Arıza Babaların Çatlak Kızları’nda anlatılanlar tek tek öykü olarak yazıldı, çoğu dergilerde yayımlandı.  2004’de yayınevlerine öykü dosyası olarak gönderdiğimde olumlu bir dönüş alamadım. Ancak o dönem Everest Yayınları’nın editörü Sırma Köksal, “Malzeme güzel, dil iyi, yalnız bu öyküler roman çatısı altında buluşursa daha iyi olur,” dedi. Ona cevabım, “Ama ben öykü yazıyorum, isterseniz başka öykülerim var, onları da göndereyim,” şeklinde oldu. Aradan zaman geçti, Sırma Köksal’ın işaretlediği yola ancak yedi yılda girebildim, kitap roman olarak 2011’de Ayrıntı Yayınları’ndan yayımlandı. Arkasından hemen Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda’yı yazmaya başladım. Ancak dilini, anlatıcısını oturtamadım, binayı üç dört kez yıkıp yıkıp yeniden kurdum. Neyse ki bilgisayar var… Bu arada baktım Çatlak Kızlar’ı toparlayamıyorum, bendeki çatlaklar artıyor en iyisi biraz uzaklaşıp dostum öykünün kapısını çalayım dedim ve Kimseye Söylemedim çıktı. Sonrasından Çatlak Kızlar’a geri döndüm.

Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda, Arıza Babaların Çatlak Kızları’nın devamı mı? Birebir kaldığı yerden devamı değil. Ancak hikâye yine aynı mahallede bu kez bir alt sokakta geçiyor… Çatlak kızlar birbirlerini tanıyorlar, üstelik bıraktığım yerde kalmamışlar artık devlet kapısına dek gelmişler.

Hem romanlarında hem de öykülerinde ilk göze çarpan şey mizahi dilin. Çok ağır şeyleri anlatırken bile mizahı elden bırakmıyorsun. Son romanında şöyle bir bölüm var: “Yıllarca Mete’den dinlediğim, sokakta duyduğum, kimi yaşadığım anları birbirine ulayıp dilime doladım. Ama aynı Mete’ninkiler gibi hep şen hikayeler anlatmaya çalıştım…(S)onra anlattıkça fark ettim ki, Mete bize aslında ağlanacak hikayeler anlatmış.” Ayten Kaya Görgün de ağlanacak halleri gülerek anlatıyor. Karakterlerinin direnişini, her şeye rağmen ayakta kalma gücünü bu alandan kuruyorsun gibi geliyor bana. Ne dersin?

Tam da öyle yapmaya çalışıyorum.  Yeni bir şey anlatmıyorum, keşfettiğim bir şey yok, bin yıllık gökyüzü altında hikâye aynı. Ve benim anlattıklarım ağlanarak o kadar çok anlatıldı ki, üstelik yaşarken bin yerimizden kırılmışız bir de okurken tekrar tekrar kırılmayalım desem de zaten eski kırıklar yerinden sızlayacak. Gülmek, kırıklara da iyi gelir aslında…

İki romanında da büyükşehirde doğmuş (veya küçük yaşlarda gelmiş) ilk kuşak kadınların hikâyelerini anlatıyorsun. Alevi, Kürt,  tahmin ettiğimiz sebeplerle köyünü terk edip gelmiş, şehrin çeperlerine yerleşmiş ailenin kızlarının hikayesi. Bu kadınlar ve büyürken özelikle kız çocukları, birbiriyle iç içe geçmiş iktidar biçimlerinden, baskılardan kurtulmak yahut nefes alanları açmak için çabalıyorlar. Kürt kadın hikâyeleri genelde köyleri, kasabaları mesken tutmuşken sen farklı bir mekâna yerleştiriyorsun kahramanlarını. Diğer yandan dilinde sözlü tarihin, masalların izleri var. İkisini bir araya getirmek zor oldu mu?

Kütüphanesi olan bir evde yetişmedim. Babam üç gün okula gidip ilkokul diploması almış bir adamdı. Annem okuryazar bile değildi. Sokağımızdaki diğer insanların da aşağı yukarı bizden farkı yoktu. Hâl böyle olunca ben yazılı edebiyattan önce sözlü tarihle, masalla, manilerle, sazla, türküyle karşılaştım. Televizyon, evlerin başköşesine yerleşmeden evvel özellikle babam bizi masallarla eğlerdi. Kadınlar mahalle tandırlarında ekmek yaparken sürekli geldikleri yerlere ait hikâyeler anlatırlardı. Hayat sokaklarda, bahçelerde geçerdi ve cümbür cemaat, kadınlı erkekli akşam oturmaları en büyük eğlenceydi.  O buluşmalarda özellikle yaşlı kadınlar taklitler yapıp köylülerini anlatırlardı, sık sık türküler söylenirdi. Onları dinlemek daima hoşuma gitmişti. Örneğin en büyük ablam da uydurma çok güzel hikâyeler anlatırdı, onu da çok dinledim. Sonra ben başladım anlatmaya. Anlatmakla yetinmeyip bir tık ileri gidip yazmaya başladım. Zorlandım mı? Valla hiç fark etmedim sanki doğal gidişatı buydu.

Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda romanında bir Mete karakteri var. Müthiş! Kimdir bu kadın?

Mete, babamın halasıydı. Tanıdığım en büyük masalcı, en güzel hikâye anlatıcısı, en yetenekli tiyatrocuydu ve iki dilli ağzıyla en güzel küfreden kadınıydı çocukluğumun. Ne yazık ki ben onun değerini çok çok sonra anladığım için birçok ayrıntıyı, güzelliği kaçırdım.

Romanlarındaki kızların babalarıyla bir dertleri var ama her anlamda dilleri annelerinden, anneannelerinden, kısacası kadınlardan geliyor. Diyorsun ki, “Babaannem veya Mete’nin gelmesiyle annemin ağzında dönen dil birdenbire çiçeklenir, şenlenirdi. (…) babam ne yazık ki o dilin evde konuşulmasını, anamın o dili ağzımıza akıtmasını hiç istemezdi.” Dolayısıyla, bir Kürtçe meselesi var, bir de Mete’nin Meral’in dilini ısırmasıyla metaforik olarak gösterdiğin “babanın dili”ni reddetme var romanda. Nasıl yorumlamalıyız bu dil meselesini?

Asıl dert iktidarla; yeri geliyor baba, yeri geliyor koca, yeri geliyor inisiyatif yeleğini giymiş bir amir olup çıkıveriyor karşımıza. Bu iktidarlar, birbirlerine dokunduklarından çok daha fazla kadına dokunuyorlar.  Bunu da normal ve hak görüyorlar.

Dil, kültürel aktarım ve bilinçle olmasa bile sezgisel olarak kadından kadına geçiyor. Anneanneden anneye, anneden kızına.. Ben şanslı kadınlardanım ki dipten, derinden gelen o sesi duyabildim. Duyabildim ki, Mete’nin ve diğer kadınların peşine takıldım. Keşke çok daha önce duyabilseydim o sesi, farkındalığım daha önce oluşsaydı da onlarla geçirdiğim zamanın kıymetini bilseydim.

Mete’nin Meral’in dilini ısırmasını “babanın dili”ni reddetmek olarak değil, Mete’nin toplayıp biriktirdiklerini Meral’e devretmesi olarak kurmuştum. Elif Teyze’nin kurşun dökme işinde Meral’e el vermesi gibi, Mete de “anlatıcı” geleneğini, biriktirdiklerini Meral’e üflüyor. Babanın, Kürtçenin çocukların ağzına akıtılmasını istememesi inkârdan değil korkudan, koruma isteğinden. Aslında hepsi aynı yerden yaralılar. Dil!

Bildiğim kadarıyla tam zamanlı bir işin ve bir de çocuğun var. Kadın yazarlara hep sormak istediğim soru! Ne zaman yazıyorsun Ayten?

Belirli bir zamanım belirli bir mekanım yok, seçme lüksüm de.  Hep tırtıklıyorum; evi temizleme zamanından, yemek yapma zamanından, öğle tatilinden, eşle, çocukla geçen zamandan… Bir akşam eşimle birlikte mutfakta yemek hazırlıyoruz, bir arkadaşım aradı, ağlıyor. “Sana gelebilir miyim?” dedi, “Gel” dedim. On dakika sonra geldi, bir yandan botlarını çıkarıyor, bir yandan ağlıyor. “Buraya gelmeseydim intihar edecektim…” Elimi omzuna atarak salona buyur ettim. Salonun kapısında durdu, girmeden elleriyle gözlerini sildi, parmaklarının arasında gördüklerine inanamayıp gözünü dört açarak bir çırpıda salonu dolandı; ortalıkta oğlumun topları, kalemleri, kitapları, bir köşede kurumayı bekleyen çamaşırlar, diğer tarafta okuyacağım diye biriktirdiğim dergiler… “Aman Allah’ım bu evin hali ne!” demez mi? “Bak, ben bu durumda intihar etmiyorum da sana ne oluyor? Yok illa intihar edeceğim diyorsan, önce yardım et de şu evi temizleyelim,” dedim. Anlayacağınız hiçbir alanım tam değil.

Evrim Alataş ile aranızda bir edebi akrabalık olduğunu düşünüyorum. Kahramanlarının deneyimlerini yazıklanmadan anlatan bir dili vardı onun da. Ne dersin?

Evrim Alataş’ın kalemiyle ne yazık ki geç tanıştım, Her Dağın Gölgesi Denize Düşer’i okuduğumda yer yer kendi cümlelerimi okuyormuşum hissine kapıldım. Kurduğu atmosfer o kadar tanıdıktı. Benzeyen sadece dilimiz değildi, anlattığımız insanlar, kültür, kullanılan kelimeler… Bence biz Evrim’le birbirine dokunmadan-dokunamadan aynı topraklarda yürümüş, aşağı yukarı aynı acılardan payını almış akraba iki kadınız aslında.

Hangi yazarları okursun, hangi yazarlar etkilemiştir seni?

Aklımda ilk okuduğum kitap olarak kalan Aziz Nesin’in Damda Deli Var. Yolun başındayken yazdıklarım hep onu taklitti. Lisedeyken ona bir mektup yazdım, cevap olarak postadan imzalı bir fotoğrafı ve Korkudan Korkmak kitabı çıktı. Beni bu yola çeken Aziz Nesin’dir. Ardından Yaşar Kemal, Sait Faik, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Hasan Ali Toptaş, Latife Tekin geldi. Şimdilerde Bernhard Schlink, Herta Müller, Stefan Zweig… Ve adını sayamadığım nice yazarın emeği vardır üzerimde, hepsine minnetle…

Fotoğraf: Şenay Eroğlu

 

Ayten Kaya Görgün – Özyaşam Öyküsü

1973 Ankara doğumlu. Yazmaya mizah öyküleriyle başladı. İlk yazıları doksanlı yıllarda Pazartesi Kadınlara Mahsus Gazete’de yayımlandı. um:ag’da burslu olarak yazma seminerlerine katıldı. 2001’de Uçan Süpürge’nin düzenlediği Gülmesini de Biliriz kısa film senaryo yarışmasında dereceye girdi. 2011’de Ayrıntı Yayınları’ndan ‘Arıza Babaların Çatlak Kızları’ romanı yayımlandı. Ayizi’nden yayımlanan ‘Kimseye Söylemedim’ ilk öykü kitabı. Son kitabı ‘Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda’ yine Ayizi tarafından Şubat 2018’de yayıma sunuldu.