Hande Balkız

4 Temmuz 2018

 

                                                                     “Ama insan deliliğin güvenli sınırlarına                                                 çekilip konaklayabilir.”[1]

 

Rağmen Biri…

Ayça Güçlüten’in son romanı Disko Topu’nda kendi içinde kaybolmuş bir kadının hikâyesi yer alıyor. Ancak bu, içinde arayış, çıkış yolu bulma isteği taşımayan bir kaybolma durumu. Disko Topu, var olamadığı bir hayatın içinde öylece durmuşken kendi iç zamanında savrulan bir kadını anlatıyor en çok. ‘Rağmen biri’nin hikâyesi Disko Topu. Sürekli kendiyle konuşan, başka seslere inanmayan biri. Dış dünya ve onu bağlayan gerçekliğin dekor olarak kullanıldığı bir anlatı evreni sunuluyor okura.

Romanın zaman dizimindeki kırılmalar başkahramanın bulanık zihniyle paralel ilerliyor. Sürekli geriye akan zaman ve anılarla karmaşıklaşan dış dünya, gerçeklik algıları muğlak bir zihnin anlatımıyla sunuluyor. Şimdinin ritmine karışan kırık zaman parçalarıyla öykü bölünüp çoğalıp yeniden üretiliyor. Her şeyin merkezinde ise geçmişteki bir zaman dilimi var. Olaylar yaşandıkça roman, hep o zamana dönüp düğümleniyor.

Roman ben anlatıcının kendilik tanımlarını içeren bir paragrafla başlıyor.

“Ben bir yıldızdım. Adiydim. Bir tesadüftüm. Yanlıştım. Bir kazaydım. Uğursuzdum. Bir belaydım. Felakettim. Bir yangındım. Küldüm. Bir sestim. Duyulmazdım. Bir kırıntıydım. Yokluktum. Bir lekeydim. Ayıptım. Bir soruydum. Yarımdım. Bir duvardım. Çatlaktım. Bir ağaçtım. Oyuktum. Bir çiçektim. Kayıptım. Bir yoldum. Gidilmezdim. Bir dikendim. Acıttım. Bir anıydım. Bulanıktım. Bir masaldım. Kısaydım. Bir yataktım. Çürüktüm. Bir tavandım. Deliktim. Bir geceydim. Mucizeydim. Ben bir hiçtim. Ben her şeydim. Ne olursam olayım, vardım. Ben de biri idim. Tokalaşmak istemediğiniz biri. Çevrenizi dikkatle taradığınızda bile gözlerinizin görmeyi atladığı biri. Rağmen biri.” (s.7)

Anlatıcının kendine yönelik tanımları, özben’ine dair algılarını yansıtması bakımından son derece önemli. Çünkü ‘ben’in[2] zihinsel yapısındaki bulanıklığa, çelişkilere işaret ediyor. Başkahramanın duygu, düşünce ve eylemleri uyum-uyumsuzluk, varlık-yokluk, gerçek-rüya, normal-anormal, akıl-delilik, tepkisel-duyarsız tezatlarıyla biçimleniyor. Rağmen biri’nin hayatın içindeki yeri sokaklarla başlıyor romanda. Sokaklarda yiyecek arayan, pis, herkesin görmezden geldiği, yok sayılan biri… Evlerin güvenli sınırları dışındaki hayatın tehlikelerinin, kirliliğinin gözler önüne serildiği bölümde hayatta kalmanın, dış dünyaya adapte olmanın, herkesleşmenin zorluğu ve zorunluluğu anlatılıyor.

Sokakta, kalabalığın içinde etrafı izleyen ‘ben’in düşünceleri ben-öteki ayrımının keskin sınırlarını çiziyor.

“Kalabalık yani diğerleri… Diğerleri her gün, her sabah, her gece aynı ritmin içindelerdi. Ellerinde mutlaka çantalar, şemsiyeler, torbalar, paketler, çiçekler vardı. Çok da giysiliydiler.”[3] (s.12)

Hayatın ritmine katılmış insanları izleyen ‘ben’, kendisi ve diğer insanların dünyada bir lunaparkta yaşadığını düşünüyor.

“Ben ve onlar… Dünyanın birbirine uzak iki ağırlığı.”(s.15) diyerek kendini diğer insanlardan ayırıyor. Dolayısıyla ‘ben’in ötekileştirmeye maruz kalmadığını, kendisinin diğerlerini ötekileştirdiğini düşünüyor okur. Yalnızlık ve yabancılaşmanın tersine izleyen bir seyri söz konusu. Ötekileştirmeyi oluşturan sebepler zinciri geriye dönüşlerle -başkahramanın zihinsel geçmişi- adım adım açıldıkça romanın, sokaklarda yaşayan birinin hayatından çok daha fazlasını anlattığı kurgu dünyaya geçiliyor.

Küçük ve Ötekiler

‘Ben’in kişiliği yasaklarla, doktor kontrolleriyle denetim altında geçen bir çocuklukta şekilleniyor. Annenin yokluğu, babanın uzak ve baskıcı varlığı Nene’nin sevgisiyle bir ölçüde kırılıyor. Çok yalnız ve çok mutsuz bir çocuk olarak büyüyor ‘ben’. Babasının dayatmalarıyla oluşan hayat mesafesi büyüdükçe artıyor. Daha çocuklukta uzaklaşmaya başlayan güven duygusu beraberinde sevgiyi, umudu, korkuyu, kaygıyı da götürüyor. Nene’nin ölümüyle boşluk iyice büyüyor. Böylece eksik büyümüş, eksik kalmış bir ‘ben’ yaratılıyor. Eşyalarla konuşan, hayali arkadaşlar yaratan ben’in, hiç tanımadığı bir adamın -Bahçedeki Adam’ın- mektubuyla yeni bir hayata koşma isteği normalleşiyor. Sivilceli’nin yardımıyla doğum gününde evden kaçıyor. Ama Sivilceli’nin cinsel istismarına uğruyor.

“Yeter!” dedim. Durmadı. Aramızda bir yılan vardı artık. Masal anlatması gereken yılan sokuyordu beni. Ve oldu, bir yangın çıktı. İçimde. O gün benim disko topum kül oldu.” (s.33)

“Sen bir hiçsin” diyerek gidiyor Sivilceli. Ancak ‘ben’ hiçbir şey hissetmiyor. Cinsellik, istismar, kötülük nedir bilmiyor çünkü. Kaygı, korku, öfke, sevinç, neşe gibi insanî duygulardan bağımsız bir duyarsızlıkta yaşıyor. Anormal mi deli mi tam olarak belli değil. Nenesinden miras kalan eve gelip yerleşiyor. “Bu her insanı kendi çapında güçlü kılan bir şeydir” (s.36) diyerek eski hayatını öldürdüğünü sanıyor. Fantastik figürler, pencereler, duvarlar, çekmeceler ve kahverengi bavuluyla konuştuğu yeni hayatı Küçük’ün sesiyle sarsılıyor.

“Yaşamak için hiç beklenmeyen bağırtkan sebep böylece benim oldu. Canını acıtana bağlanmayı öğrenmenin yükü hayat bulmuştu. Ve kendiliğimden mahrum bırakılmak benim için yapılmış tek iyi plandı. Nene, sen Küçük’ün geleceğini biliyor muydun?”

“Bu planı kiminle yürütmüştü ve beni kiminle bölüşmüştü acaba? Sanırım tümünü kendine ayırmıştı. Ben artık bir hiç değildim, Küçük’ün esiriydim. Sayesinde büyüdüm, olabildiği kadar.” (s.38)

Tek amacı diğerlerinden uzak ve yalnız kalmak olan ‘ben’ in hayatı, Küçük’le bölünüyor. İstismarın bilinçsizliğinin, gafletinin sonucu Küçük. Kendi olmadan, kendini bilemeden, hayatın ne olduğunu anlamadan gelen annelikle, yaşam bir sebebe bağlanıyor. Özbakımdan yoksunken bir çocuğa bakmaya çalışıyor. Ve tökezliyor, defalarca. Küçük, kendinden farklı çünkü. Aç kalıp günlerce uyumuyor, yemek kokusu duyunca canı çekiyor, ağlıyor, çöpte beslenince hasta oluyor. Anneliği idrak etmenin zorluğu, paranın olmayışıyla birleşince devasa bir sefalet çıkıyor ortaya. Hayatın gerçekleri, Küçük’ün istekleri karmaşık zihnini dumura uğratıyor. Ne yapması gerektiğini bilmiyor. Anormallik ile delilik arasında bir yerlerde salınıyor. Mahallenin nefretine çarpıyor sürekli. “Orospu geldi de eve çöreklendi piçiyle. Ninesinden kalmış ev. Şansa bak be…” (s.41)ler arasında duruyor. Duruyor çünkü kedileri, köpekleri seven insanlar onu dışlıyor. Toplumsal kabulün sınırları dışına çıkan biri, ben. Normal olmayan biri. Toplum kendine benzemeyeni ötekileştirip, yabancılaştırıyor.

Yaşadığı çevredeki insanların ‘ben’i anlamak ve yardım etmek yerine dışlamayı seçmesi toplumsal ikiyüzlülüğün çarpıcı bir örneği olarak sunuluyor. Uyumsuz, deli, pis ‘ben’ ve Küçük’ün sefaleti sadece Komşu Kadın’ı harekete geçiriyor. Komşu Kadın, ben’e kendini, Küçük’ü ve evi temizlemeyi öğretiyor, faturalarını ödeyip, yiyecek getiriyor. Ancak hiçbir iyilik karşılıksız değil. Çocuğu olmayan Komşu Kadın’ın gizli amacı da Küçük’ü evlat edinmek. Ama Küçük, ‘ben’in sevmeyi, korumayı, sahiplenmeyi öğrendiği ilk varlık. Sadece Küçük için Komşu Kadın’ın bulduğu işte çalışmaya başlıyor. Bu, normal hayata da bir ölçüde uyum sağlayabildiğini gösteriyor. Bir kargo şubesinde çalışmaya başlayan ‘ben’in eksik aklı ve eksik beklentileri Patron’u mutlu ediyor. Öğle yemeğinde 2 gofretle doyabilen –Gofretlerle de konuşan- ‘ben’ bir tanesini hep Küçük’e götürüyor. Bir çalışanın, anormale yakın genç bir kadın oluşunu da fırsat bilen Patron onu her şekilde kullanabileceğini düşünüyor. Yine bir cinsel istismara maruz kalan ‘ben’, bu kez tepki veriyor ve boğuşma sırasında Patron’u öldürüyor.

“Patron arkamda ter içindeyken mumu aldım ve birden dönerek yüzüne, gözlerine bastırdım. Bağırdı. Daha çok bastırdım. Çok bağırdı. O kadar bağırmasını istememiştim. Koli bantlarını kestiğimiz bıçak gibi bir şey var, turuncu saplı. Onu aldım.” (s.71 )

Cinayetle başlayan yeni süreç önce hastaneye ardından akıl hastanesine uzanıyor. Cinayeti kendini korumak için işlediği anlaşıldığı gibi normal insanlardan farklı olduğu da anlaşılıyor. Küçük’ün Komşu Kadın’la kayıplara karıştığı akıl hastanesi dönemi deliliğin, normalliğin, anormalliğin çarpıcı görüntülerini içeriyor. Hastanedeki diğer hastaların durumu, gündelik hayatı algılayış biçimleri insana dair farklı ruh hallerini yansıtması bakımından çok önemli. ‘Ben’in hastanedeki yalnızlığında rüyaların çok yer kapladığı görülüyor. Rüyalarında kendiyle karşılaşan ‘ben’, kucağında küreyle çiçekli sabahlıklar içindeki eski ‘ben’ oluyor. Uyku dışındaki zamanını, hayali arkadaşları ve kahverengi bavuluyla konuşarak geçiriyor. Nene’nin yerini alan kahverengi bavul, binada gizli bir odada tutulduğunu, bir an önce bulunması gerektiğini, Küçük’ün sürekli ‘ben’ i sorduğunu anlatıyor.

Michel Foucault Deliliğin Tarihi adlı eserinde delilik ve duygusal/zihinsel her tür rahatsızlık için kullanılan akli sapma üzerinde durur. Deliliğin Batı toplumlarındaki tanımlanma ve algılanma biçimlerine odaklanılan eserde, farklı olanların ‘değerlerden’ yoksun olmakla eşdeğer tutulduğuna değinilir. Batı’da toplumsal düzene uymayan deliler, tehdit olarak algılanır. Ya etkisiz hale getirilip düzene uydurulacaklar ya da hayatın dışına itileceklerdir. Günümüzdeki delilik algı ve tanımlarının temelini oluşturan Foucault tanımına göre delilik; insanın gerçekle ilişkisinin bozulduğu yerde ortaya çıkmakta, kendine özgü biçimlerini de gerçekle ilişkisinin düzeninden veya tahribinden almaktadır.[4] Deliliğin sınırlarında dolaşan ‘ben’’in doktorunun tespiti ise şöyledir:

“Yanıtsızlık… Hasta öyküsü halen yer yer flu… Tepkisizlik… Aşırı ilgi azlığı… Menzil dışında biri… Rutinden kopuk… Bilinçdışı çok yüklü… Birinci yılın sonunda ortalama dalgalı duygulanım… Paranoid-nonparanoid arasında alt tip mensubu. İlk 7 aya göre olumsuz seyir… Son üç aydır sosyal çekilme ve odakta yüksek zorlanma… Sanrısal bozuklukta artış şüphesi… Anlamlı bir düzelme yok” (s.100).

Tepkisiz ve rutinden kopuk ‘ben’in gerçeklik algıları bulanık ancak akıl hastanesinde diğerleriyle belli ölçülerde sosyalleşebiliyor. Zihinsel karmaşasının yoğun olduğu evrede onu ayakta tutan tek şey Küçük’e kavuşma umudu oluyor. Kaçış planı, hastaneye çöpten tanıdığı bir arkadaşının gelmesiyle ortaya çıkıyor. Hastaneden kaçıp eski evine gelen ‘ben’ sokaklarda Küçük’ü aramaya başlıyor.

“Bu defa onu kendime ekleyecektim. Bir olacaktık; o da, ben de başka başka yerlere gidemeyelim diye. Saçlarımızı uzatacak, birbirimize dolayacak ve gidememeyi öğrenecektik birlikte. İkimize yaratacağım tek kader bu olabilirdi.” (s.106)

İtilip kakıldığı hayatın içinde savrulurken Kardeş, Tırnak ve Efendi ile tanışıyor. Efendi ona Küçük’ü bulacağına dair söz veriyor. Gerçekliğe bakış açısının muğlaklığı ve inancı Kardeş gibi onu da Efendi’nin kölesi haline getiriyor. Nene’sinin evine taşınan üç yeni arkadaşıyla fuhuş ve uyuşturucuya saplandığı ancak bunun vehametini anlayamadığı bir hayatın içine sürükleniyor. Çöplükte tanıdığı arkadaşıyla karşılaştığında yönü tekrar değişiyor. Çünkü ‘ben’in farkına varamadığı kötülüğü arkadaşı -aynaya bakmasını sağlayarak- görünür hale getiriyor.

“Aynada bir şey gördüm. Biri. Bu eve nasıl girdiğini anlamadığım biri. O topuklu ayakkabıları nereden bulduğunu bilmediğim biri. Çok boyanmış biri. Çok çirkin biri.” (s.113)

Aynanın arkasındaki hayat, Efendi’nin Kardeş’i öldürüp kaçmasıyla bitiyor. Yalnız ve perişan bir halde yaşamaya çalışan ‘ben’in yardımına Bahçedeki Adam koşuyor. Nene’ye verdiği söz gereği maddi manevi sorumluluğu üstlenen Bahçedeki Adam, Küçük’ü de bulup getiriyor. Ama hiçbir şey iyiye gitmiyor. Küçük’ün artık büyümüş olması, değişen ihtiyaçları ‘ben’in yetersizliğini ortaya koyuyor. ‘ben’in bulanık algıları, eşyalarla konuşması, hastalık konusundaki duyarsızlıkları olayları hızla sona doğru çekiyor. Bahçedeki Adam ‘ben’in Küçük’e bakamadığını, bakamayacağını anlıyor.

“Sen sadece çok sevebiliyorsun. Sevmenin getirdiklerini bilemiyorsun. Sevmek, geleceği görmek için koşmak demektir. Sen duruyorsun.” (s.133)

Yukarıdaki cümle romanın çözülmesini sağlıyor. Sevmenin, anneliğin, insan olmanın gerçekleri ve gerekliliklerini anlayamayan ‘ben’i ölüme götüren süreç başlıyor. Önce Bahçedeki Adam ölüyor, ardından adeta geçmişten koparak gelen Baba, Küçük’ü de alıp gidiyor. Gitmeden önce yaşanan yüzleşme geçmişteki donuk an’ı şimdiye taşıyor. Annenin yitimi ve ‘ben’ in kayboluş sebebi ortaya çıkıyor.

“Kaçtım, koştum, süründüm, emekledim, sıkıştım, havalandım, bağırdım, soldum, sustum, karardım, sarardım. Son bulmayı umarken kendimi çok bardaklı bir yere buldum ve oturdum yüksek bir sandalyeye. İnsanların güldükleri, konuştukları, kendileri dışındakilerden habersiz oldukları bir yerdi. O da geldi yanıma. Çok önceden de bir yerlerde, zaman varken tanışmıştık.” (s.142)

‘Ben’i anormallik ile delilik arasındaki bulanık bir yere hapseden geçmiş tek realite haline geliyor. Geçmişten çıkıp gelen O, bıçak darbeleriyle ‘ben’in hayatla bağlantısını koparıyor.

Savrulan Biri

Disko Topu, çocukluğun, anneliğin, cinsel istismarın, geçmişin sorgulandığı bir roman. Görmezden gelinen, ötekileştirilen, değersizleştirilen insan tipi, bir kadın kahraman üzerinden kurgulanıyor. Sokaklarda yaşayan, aklından, değerlerinden şüphe edilen ‘ben’in odakta olduğu roman, şimdinin anılarla kırıldığı bir yapıda inşa ediliyor. ‘İnsan ziyandır’ cümlesi romanı özetleyen cümle oluyor çünkü ben ziyan edilmiş biri. Romanın sonunda babayla açılan çocukluk travması şimdinin gerçekliğinin belirlendiği an’a dönüyor. Baskı ve bekaret kontrolleriyle geçirilen çocukluktan genç kadınlığa evrilen süreç, bilinçaltına saklanan bir birey yaratıyor. Annenin yitiriliş biçimiyle başlayan değer kaybı diğer insanların duyarsızlıkları ve kötülükleriyle genişliyor.

‘Ben’ ile temsil edilen diğerleri –sokaklarda yaşayanlar, deliler, anormaller- yani rutinin dışında, kendi kafalarının içinde yaşayanların dışlandığı, ötekileştirildiği, istismara maruz bırakıldığı toplumsal düzen eleştirisi romanın odak noktası oluyor. Dünya dönüyor, disko topu dönüyor, zaman geçiyor herkes için. Bazıları zamanın içinde savruluyor. Ben, savrulanlardan… Onun hayatı, kurup yönettiği bir hayat değil. Başkalarının seçimlerine ve eylemlerine göre biçimlenen bir seyir izliyor.

Kıyısız bir kadın olan ‘ben’, dış dünyanın gerçekleri ile değil iç gerçekliği ile yaşıyor. İnsanları isimleriyle değil kendi kodlarıyla tanımlıyor. Algıları, tepkileri toplumla uyuşmuyor. Acıkmamak için uyudukça uyumak, çöpten yemek toplamak, gelecek kaygısı taşımamak, dünya ile uzlaşamama sınırlarında yaşadığı hayatın gündelik pratiklerini oluşturuyor. Bilinçaltının bulanık ritminde ilerleyen bilinci ‘ben’i savunma haline çekiyor. Diğerlerinden uzak durmak, onun başkaldırı biçimi. Eylemsizlik, tepkisizlik ile direniyor.

‘Ben’ var olamadığı bir hayatın içinde kaybolurken, okur da onunla birlikte koşmaya başlıyor. Romanın sonunda okur parçalanan bir hayatı anlamışken, ‘ben’ diğerlerini bırakıp gidiyor.

Disko Topu, insanın çocukluğunun içinden büyüdüğüne, ne yaşarsa yaşasın hep çocukluğunun bahçelerinde koştuğunu gösteren; her insanın değerli olduğuna ve ardında hikâyeler taşıdığına inanan; okuru farkındalığa çağıran, ‘öteki’ imgesini yeniden yapılandıran, bakış açılarını güncelleyen bir roman.

 

[1] Hande Balkız, -ebilir/ Oğuz Atay Selamım’dır, www.pulbiberdergi.com

[2] Romanda anlatıcı veya başkahraman için bir isim kullanılmıyor. Bu nedenle incelemede ben anlatıcı ‘ben’ olarak adlandırılmıştır.

[3] Ayça Güçlüten, Disko Topu, İthaki Yayınları, İstanbul, 2018 (Alıntılar bu baskıdandır.)

[4] Ayrıntılı bilgi için bkz. Michel Foucault, Deliliğin Tarihi, (Çev: Mehmet Ali Kılıçbay), İmge Yayınevi, Ankara, 1992

 

Hande Balkız – Özyaşam Öyküsü
7 Eylül 1982’de İzmir’de doğdu. Mustafa Kemal Atatürk hayranı. Okumaya öğrenmeye doyamadığını,doyamayacağını anladığı hece kitabından, romanlara geçiş yaptığında, ‘edebiyatçı’ olmaya karar verdi. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde başlayan edebiyat öğrenciliği, 2010 yılında Uludağ Üniversitesi’nde Doktora eğitimine başladığında hız kazandı. Hem zeki hem de gerçek bir sarışın olduğu için, “Türk Romanında Erkek Egemen Topluma Başkaldıran Kadınlar” adlı teziyle Dr. unvanını ancak 2017’de alabildi. Kadın edebiyatı, kadın başkaldırısı, beden sosyolojisi, yabancılaşma, ve zaman çalışmayı en sevdiği konular. Masallara, şamanlara, rüyalara inanıyor. Yazarların bilinçaltı dehlizlerinde dolaşıp, onların roman kahramanlarına yakalandığı anları bulmaktan keyif alıyor. Makale, eleştiri, deneme ve şiir yazıyor. Roman da yazabileceği günleri hayal ediyor.