Şiirin başka türler içine bu kadar sızmış olması, neden? Belki de varlığı kelimenin en çıplak halini sürekli giydiriyor olmasından. Sözcük birimleri bir boşlukta salınarak anlam aramazlar. Anlam harflerin arasında gizlenir. Şiirin semantik tarafı da bu kadar birleşim arasında bir dizgi-gözle ortaya çıkar. O göz bulur, seçer ve birleştirir.

Doğa da aynı harf-anlam ilişkisindeki gibi bir görüntü bileşkesi olarak okunabilir. Dizgi-göz görüntü ile anlamı çakıştırdığında imge belirecektir.

Hep söylenir, Yaşar Kemal’in anlatı evrenine doğanın katkısı büyüktür. Hatta insan ile birlikte iki kurucu yapıdan biridir doğa. Emin Özdemir’in de söylediği gibi bu iki unsur hep iç içe geçer Yaşar Kemal’in romanlarında. Doğa insanlaşır, koruyucu bir figür gibi çizilirken aynı zamanda koşulları zorlaştıran, yer yer acımasız bir yapıya bürünür. Doğanın bu iki türlüsünü de renkler ve kokularla kurar Yaşar Kemal. Ondaki imgenin kaynağı da budur. Yağmuru aydınlık, koygun sarıdır sözgelimi sonra bu yağmurun kokusu gelir, değdiği toprağın kokusu.

İnce Memed’in açılışı Yaşar Kemal’in imgesel düzleminin bütününü içerir. Dört cilt boyunca sürecek o masalsı anlatının atmosferi ve dili orada kurulur. İnsan ve doğanın bir potada eritilerek imgesel düzleme taşınması Yaşar Kemal’in insanı algılayış biçiminin bir yansımasıdır. Onun insanları -tanıdığı, içinde yetiştiği- bilinçlerini böyle açık ederler. Masa başı yazarı değildir Yaşar Kemal. Saha adamıdır ve onun sahasında insanların doğayla birlikte yarattıkları mitler, evliyalar, efsaneler vardır. Örülmüşçesine sık ağaçlar, bataklıklar, diplerine Kuran düşse okunacak kadar aydınlık sular…

Yaşar Kemal’in doğası rengârenktir. Her nesnenin, duygunun renkleri vardır. Sözgelimi Yağmurcuk Kuşu romanından şu cümle: “Tüfeğin menevişinden yemyeşil, ak, sert keskin dikenli, sarı, mavi, pembe, turuncu çiçekli, bir buçuk insan boyundaki sık kaktüs ağılına kaynaşarak mavi, çelik kıvılcımlar sağılırdı.” Doğanın bu kadar canlı olması, betimlemeden ve dizgi-gözün bu betimlemeyi yaparken seçtiği sözcüklerden kaynaklanır. Yaşar Kemal’in karakterlerinde zaten bir imge olan en temel anlamıyla kişinin kendine özgü anlamlar yüklediği doğa bir insan gibi ete kemiğe bürünür. Ayrıca Fethi Naci’nin de dediği gibi “Yaşar Kemal’de tabiat, dışarıdan bakılan bir madde değildir, yaşantının bir parçasıdır.” Yaşamın şekillendiği yerdir, takvimdir. Ekmek parasıdır.

Faruk Duman’da ise doğa insanın çekildiği yerde başlar. Köpekler için Gece Müziği’nde kırsala dönük yüzü, Piri’de denize çevrilir. Su ve deniz farklı biçimlerde görünür romanda. Sözgelimi “küçük hıçkırıklarla çarp”ar gemiye, “yüzlerce elmas parçaya bölü”nür sonra. Sanki canlı bir varlıktır, Yusuf Kamil Paşa onu hep öyle görür. Bir ulaktır bazen Paşa ile annesi arasında. Bazen de susup kalıverin biri.

Bir hayalin kaderidir deniz: Daha çocukken Yusuf Kamil Paşa, denizde sararmış ekinler görür, yazgısının bereketi olacaktır bu. Bu bereketli denizler enginine açıldığında ise sadece bir hayal olduğunu fark eder. Ancak Paşa zaten hayalperesttir: “Çocukluğumun puslu zamanlarında sıyrılıp da denizler enginine açıldığımda anladım ki, ben meğer, gözlerimin önünde uzayıp giden denizi hayal edermişim.”

Yusuf Kamil Paşa’nın hayal âlemine işaret eden bu cümlelerden sonra da romanın gerçeklik düzlemi değişir. Romanın evreni Paşa’nın muhayyilesine doğru evrilir ve anlam kişiselleşerek özelleşir.

Anlamın bu şekilde evirilmesinden imgesel düzlem de etkilenir. Kamil Paşa bir öykü, kendi öyküsü, anlatmaktadır ve bu anlatısını geleneksel hikâye anlatıcılığı kalıplarına sokar. Sözgelimi bir dinleyiciye hitap etmektedir: “Söz, sezilmek ister. Böylece bir sözün ortaya çıkışı, bir rüyaya benzer de yarım yamalak anımsanır.” Faruk Duman burada hem romanın kurucu atmosferini açık ediyor hem de ileti-alıcı arasındaki iletişimi tanımlıyor. İster metin-okur düzleminde ister Yusuf Paşa düzleminde hikâyeyi tamamlamak ya da anlamlandırmak sezgisel bir eylem olarak tanımlanacak ve alıcı konumdaki okur bu işi üstlenmek durumunda kalacaktır.

Romanın bir diğer kurucu unsuru ve imge biçimlerinin belirleyicisi olarak anlatıcı faktörü anılabilir. Faruk Duman bir kadim zaman anlatıcısı gibi çıkar karşımıza. Efsaneler yaratır, masallar anlatır. Masalsı karakterleri roman içerisinde beliriverir. Geleneksel olan Faruk Duman’ın elinde mayalanır ve günümüz anlatı dünyası içerisinde beliriverir. Sözgelimi Seslerde Başka Sesler kitabında “Çok uzun, kara tüyleri vardı. Nerede yaşadığını kimse bilmezdi” ya da “Zalımlar için, zulmedenler için söylenir olmuş. Zeyra” şeklinde tanımlanan Zeyra kuşu Piri’de de kendine yer bulur. Masallardan peyda olup gelmiş gibidir ki Yusuf Paşa onu düşünürken rüyasında Azrail ile karşılaşır.

Anlatıcı roman boyunca bir şekilde okurla iletişimini korur. Bunu açıktan yaptığı gibi yer yer üstü kapalı, çeşitli sembollerle de yapar. Sözgelimi Yusuf Kamil Paşa’nın haritası. Bu kurgu-harita, romanın minyatürü gibidir. Paşa burada çizimlerin ve işaretlerin yetersiz kaldığı yerde başka bir işaretler dizgesi olan harflere yaslar sırtını. Anlatı düzlemi olarak kurgulanan denizin üzerindeki her şey nasıl ki haritada gösterilemezse ve doğal süreç olarak gözlenen değişimler de olacağı için bu denizin fatihleri(okur) hep bir keşif imkânı bulacaktır. Aynı şekilde gösterilemeyen her ada da haritanın “kusuru”dur.

Anlatıcı kitap ve harita ile kurduğu anlamın sonsuz ihtimalleri dizisine rüyaları da ekliyor ki bütün romanın taşıyıcı atmosferidir rüya. Bu sonsuz ihtimaller ile lakırdı arasına çizgiyi çekerken okurun altını ısrarla çiziyor Faruk Duman: Bütün bu laf salatasını sıralamak yerine böylece, bir basit harita sözcüğü ile hepsi söylenmiş olurdu. Elbette bu biraz da, dinleyene bağlıdır. Her kim ise artık, desin ki dinleyen: Bir zeytin sözcüğü, zeytin, anlamına yalnızca bir kere gelir!”

Köpekler için Gece Müziği’nde Faruk Duman bir yanıyla sıkıca insana bağlıyken bir yanıyla da insan izini kaybetmek, saf doğaya ulaşmak istiyor. Bunu da karakterlerden biri olan Filiz’e şu şekilde söyletiyor: Yukarılarda bir köy hayal ediyordu Filiz. İyice uzaklaştığını, ıssız, kimsesiz yerlere vardığını düşündüğün. Artık bundan sonra insan izini unutmak. Medeniyeti.

Romanın karakterleri aslında dışarıdan gelen insanlar. Şehirliler ve sadece geçip gidecekler. Ancak artık çok geçerli olmasa da kırsalda her şey kırsala özgüdür önermesinden yola çıkarak geçtikleri köye özgü bir yağmura yakalanırlar ve arabanın önüne çıkan bir canlıdan kaçarken direksiyon hakimiyetini kaybederek kaza yaparlar. Doğanın çekimi romanla birlikte buradan başlar. Yukarıda alıntıladığım cümlede Filiz ne kadar insan izini unutmaktan bahsetse de hemen arkasında şehrin sokaklarını da özlemekten söz eder. İşin aslı köy, doğa, taşra ve daha bir sürü ismi olan bu mekân uzaktan güzeldir.

Faruk Duman’ın doğaya yaklaşımı Yaşar Kemal ile benzerlik gösterir. Ancak Yaşar Kemal içinden geldiği bir doğa kurgusu sunarken Köpekler için Gece Müziği’nde hem dışarıdan gelen karakterler (Filiz ve Tarık) hem de içeride olduğu halde doğanın dışladığı Avcı Atmaca’nın gözünden bir doğa kurgusu sunulur. Anlatıcının gördüğü ise şöyledir: “Gecede bitmek bilmez bir homurtu vardı, orman orman olalı böyle yağmur, böyle gümbürtü, böyle çamur deryası görmemişti. Karanlığın rengi mi olur? Karanlığın rengi ikide bir değişiyordu. Bir yerlerde bir ışıma görülse gökyüzü laciverde kesiyor, sonra bulutlar ateş ağızları gibi açılıp kanayarak ufku güvez bir örtüyle dolduruyordu. Derken nereden çıktıysa bir sarı peyda oluyordu, sarı, pis, somurtkan çöküyordu ormanın üzerine. Yapraklar hışırdayarak eriyor, sonra bu sarı kusmuk çamur, bu öd kesiği, yaprağı, dalı, sineği, böceği alıp alıp gidiyordu. Sincaplardı sonra, ağaç kovuklarında tutunamamış, çamur selinin içinde çırpına çırpına akıyorlardı. Kaplumbağalar, yılanlar kıvrışa kıvrışa, bağıra çağıra yardım istiyorlardı.”

Her gözün kendine özgü bir dizgesi vardır. Görünen nesneye biçilen anlamların katmanları da farklı farklıdır. İmge ya da imaj görüntülerin kişiye özgü anlamlandırmalarından hareketle ortaya çıkar. Başka bir şekilde söyleyecek olursak kişinin bilinç ve bilinçaltında biriktirdikleri bu anlam katmanlarını oluşturacak, nesneyi ya da kelimeyi çıplaklıklarından kurtaracaktır. Görüntü bileşkesi olarak doğanın imgeye ulaşabilmesi için bir de dönüştürücü gerekir. “Vızıltı ağır, süreğen bir gözyaşı gibi dolanıyordu ormanda.” diyen Faruk Duman ya da “Hışım gibi bir yağmur yağıyordu. Yağan yağmur sapsarıydı.” diyen Yaşar Kemal gibi.