Fotoğraf: Руслан Гамзалиев

 

THEO’YA MEKTUPLAR

Vincent Van Gogh

 

İkarus’un öyküsünü unutma demişti babam. Hani hırslarına yenilip, yükselen yükselen ve kanatları güneşe yenik düşen o İkarus. Baba sözü dinlemeyen İkarus. Azim şart da yavaş yavaş gidileni değerli. İnsanın içindeki ulvî yetenek aniden ortaya çıkmıyor, onu bir heykeltıraşın günlerce taşı oyması gibi işlemek gerekiyor. Çalışmak, çalışmak ve çalışmak… Bir papaz çocuğu olan Van Gogh sabrın onu istediği yere yavaş yavaş ama kesinlikle götüreceğini daha on sekiz yaşındayken yazıyordu. Yaşamın ilk yılları zorlu ve arayış içinde geçiyor. Din eğitimine başlıyor ama ilerleyen yıllarda din anlayışı tamamen değişiyor. Elbette büyük ve özgün bir dehanın acı çekmeden ulaştığı yere gitmesi olası gözükmüyor. Sanat, meselesi olan kaynaktan doğuyor. Kentler, kasabalar, evler, duran şeyler, bir çift ayakkabı, çilekeş bir işçi, bir fahişe, doğa ilgilendiriyor onu. Hepsinin içini görüyor, ruhunu… Bütün bunları Paris dönemi dışında kendisinden uzakta geçirdiği kardeşi Theo ile paylaşıyor. Van Gogh 19 yaşından  (1872) öldüğü ana ( 1890) kadar abisi Theo’ya sürekli mektup yazmıştır. Aralarında daha sonra çıkan bazı görüş ayrılıklarına rağmen Theo’yu hep herkesten daha çok sevmiş ve ona karşı bağlılığı daha farklı olmuştur. Theo, mütevazi yaşamını  maddi ve manevi destekleyen, resimlerini pazarlayan, fikirleri ve tavsiyeleri ile çoğunlukla Van Gogh’a destek olan ağabey. Yine de kişinin yalnızlığını kimse derinden paylaşamıyor. İnsan yaşamı budur: Doğmak, çalışmak, sevmek, büyümek ve yok olmak, diyor bir yerinde mektupların. İncil’den yaptığı alıntılar hep kendisine devam edecek gücü vermesi içindir: Yeniden denize çıkın, daha derinlere gidin, ağlarınızı yeniden serin. Asla vazgeçmemektir aslolan. Yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? der içtenlikle. Doğru değil mi? Yürünen yollar, ardımızdakiler çok uzun değil mi?

Şehirler önemli yer tutar Van Gogh’un hayatında. Özellikle Paris, Arles, Saint Remy de Provence ve Auvers sur Oise.  Her ne kadar Londra ve uzunca bir süre Lahey ve kısa bir süre Nuenen’de de yaşamış olsa da Fransa’da geçirdiği zaman ve orada diğer ressamlarla birlikte olması onu daha çok motive etmiştir. Yanlış yapa yapa doğru yolu bulabiliriz kimi kez. Günümüzde her şey konusunda öyle bir acelecilik, bir koşuşturma var ki, hiç hoşuma gitmiyor, birçok şeyin neşesi, sevinci kayboldu sanki diyor 1882 Kasım’ında Lahey’den yazdığı mektupta. Bazı şeylerin her devir aynı kalması korkutucu. Her çağ geçmişini özlüyor.

Doğa vurgusu, fiziki dünyamızı inşa eden mimarlarımız için özellikle çok önemli. İnsanın doğadan koparak varacağı bir yer olamaz. Şehirlerimiz, birbiri üzerinde, insan ruhunun özünden uzaklaştıkça kasvet artar. Bizi bir bahçeye bırakmış alınyazımız yine aynı bizi bir belediye çukurunda terk eder. Üşürüz ve ayaklarımızın altındaki yer ile başımızın üzerindeki gök dışında tutunacak bir şeyimiz kalmaz. Oysa insan bu değildir. İnsan bir dengedir.

Derken birden fırtınalar çıkıyor, olacağını önceden tahmin edemeyeceğin şeyler. Çoğu kişi uykuya daldığına ve uyandırılmak istemediğine göre tek başına yapabileceğin, yalnızca sana ait işlerden şaşmamak daha mı doğru? Hep beraber yüksek sesle konuşmanın zamanı geldi mi? Devir değişse de insanın soruları değişmiyor. Ressam kişi kaybolmuş nöbetçi gibi bir şeydir. Olanın, güzelim şehirlerimizin, binalarımızın bekçiliğini yapmanın kayıp bir yanı var. Bundan yılmayıp, sürekli üretmenin ve buna inanmanın gücünün farkına varmak gerek. Yaşam bir ekme dönemidir, hasat zamanı hiç yoktur.

Hayatın ve ruhun o kadar derinine inmek kişiyi mutsuz eder. Çünkü öğrenmek bilmeye çalışmaktır. Ve insanoğlu bildikçe görür ve anlar. Sanatçı hep empati yapar. Empati yapmak  dünyanın bütün ruhlarını hissetmesini sağlar. Bu büyük bir sorumluluktur. Ama aksi olması söz konusu değildir. Çünkü yaratıcı ruh başka türlü bu denli yaratıcı olamazdı. Her bir mimar da sanatıyla yaratır. Ve bunu hakkını vererek yapmanın ne demek olduğunu bilir.

Aklın sadece raison anlamında değil bilinç, vicdan anlamında aklın her zaman saygı göreceği çağa henüz gelmedik; Böylesi bir çağın gelmesi için katkıda bulunmak hepimizin görevi.

Oysa gerçeklik bambaşka, her şey sonsuz derecede karmaşık ve doğada siyah ile beyaz nasıl kesinlikle birbirinden ayrı değilse, yaşamda da doğru ile yanlış kolayca seçilebilecek gibi uzak değil birbirinden. Paradoksal görünüyor değil mi? Hâlbuki her şey zıttı ile birlikte var. Ve birbirini kapsar. Yanlışlıkla çıkılan yere doğrulukla girilebilir ve bu bizim doğrumuz olur. Başkalarının yanlışı bizim doğrumuzu götürür ama ne olursa olsun dürüst bir insan olarak kalmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.

Felaketler insana özgü. Bir çoğumuza olduğu gibi Van Gogh’un da başından felaketler eksik olmayacak. Hayat bir gül bahçesi değil. Ama hayatta amacımız olmalı. Bu amaca ulaşmak için çekilen acılar, katlanılanlar, melankoli, hepsi normaldir. Sonuç istediğimiz gibi çıkmayabilir ama bunun sorumlusu biz olamayız. Sonuca giden her yol mübah olamaz. Sonuç değil süreç önemlidir. Eskinin tekrarı bir değişim kabul edilemez. Değişim şarttır ama hep yenilenmelidir.

İnsan resim yapa yapa ressam olur. Yazı yaza yaza yazar. Yetenek ulvi bir ışık gibi gelip, içimize yerleşmez. Çalışmak hepsinin özüdür.  Ücra bir köşede raison d’etre, varolma nedeni, var. Bir şeyler için. Bu şey içimizde…

1884 Eylül’ünde Nuenen’den yazdığı mektupta kardeşini sert bir şekilde eleştiriyor. Yıllar içinde ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Theo’nun onun hayatını ve politik görüşlerini tasvip etmemesi ve sürekli eleştirmesi sonucu, aramızda barikat yok ama karşı karşıya duruyoruz diyor. Aynı görüşte olmayan kafalar hep var olacaktır. İstesek de istemesek de sen kendi yolunu sürüdürmelisin, ben de benimkini.

Kişi birey olsa da insanlığın bir parçası. Ama ne yazık partilere bölünmüş. Ve insan doğayı unutuyor. Daha o yıllarda bile bu görüş hâkim. Ve insan doğadan koptukça ve onu görmezden geldikçe ayaklar sağlam temellere basamıyor.

Yaptığı doğa gezilerinden sık sık mektuplarda bahsediyor. O kadar detaylı ve şairane tasvirler yapıyor ki o görüntüler daha yazılırken çiziliyor. Gelecek her zaman insanın beklediğinden değişiktir, onun için hiçbir zaman emin olamazsın hiç bir şeyden. Ve uygarlığın doğurduğu bezginlikten bunaldım. Kışları diz boyu kar içinde olmak, güzün diz-boyu sarı yapraklara dalmak, yazın olgun mısırlar, ilkbaharda otlar arasında bulunmak… Ve yaşamın hep böyle olduğunu, hep böyle olacağını bilmek güzel…   

Van Gogh’un aşk hayatı ve kadınlara dair fikirleri hakkında çok fazla bilgimiz olmasa da mektuplar kesin olarak ne düşündüğünü anlamamızı sağlıyor. Gençliğinde dul kuzenine duyduğu karşılıksız aşk dışında evine aldığı yoksul bir kadınla olan ilişkisi önem kazanıyor ama hiç biri uzun ömürlü olmuyor ya da gökten üç elma düşmüyor. İster kentte ol, ister kırsal yörelerde, zamana ayak uydurmak istiyorsan eğer, kadınları mutlaka hesaba katacaksın. Son derece de zor olabilir kadın, ama yaşamda da sanatta da onsuz ne yapardık?

Hollanda yılları en uzun süreli mektup yazdığı dönem. Sonra 1887 yazında Paris’e taşınıyor ve burada yaklaşık iki sene Theo ile birlikte yaşamaya başlıyor. Bu nedenle bu dönem hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmiyor. 1988 Mart başında Güney Fransa, Arles’ten yazmaya başlıyor. Güney onun sanatını oldukça etkilemiştir. Renklerle tanışmış. Güneyin ışığı altında oluşan renkler ona ilham vermiştir. Meşhur Sarı Ev’e bu şehirde taşınmıştır. Bu evde hem yaşamış hem de burayı stüdyo olarak kullanmıştır.

Bu dönemde bir hedef peşinde koşturduğunu hissetse de o hedefin asla var olmadığını da kendi kendine söylemeden edemez. Belki de sanatçının kaderi budur. Yaratmak böylesi dehşet verici bir şeydir. Yolun sonuna geldiğinde ne göreceğini bilememek… Her şey bir düşten ve bilinmeyenden ibaret. Ve hayat düşlerimizden ibaret… Tek olabilmekten, bizle içimiz arasındaki mesafeyi kapatabilmekten… Ve her şeyin sadece ama sadece bize bağlı olduğunu bilmekten ibaret…

Kurtuluş dışarıdan değil, içimizden gelecek.

….Hepsinin yanı sıra yıldızları, başının üstündeki sonsuz boşluğu da hissedebilmen gerek…İşte o zaman, yaşam neredeyse büyülü bir şey. 

Van Gogh’u en çok zorlayan iki şey; sürekli bir parasızlık içinde olması ve renklerle istediği duyguları resme geçirme meselesi. Her duygunun bir rengi olacağına ve onlara bu şekilde hayat vererek, sonsuza kadar yaşatacağına inanıyordu. Bir gün paraya ihtiyaç olmadan yaşamanın umudu içindeydi. Yaşam her şeyi yapıp bitiremeyecek kadar kısaydı oysaki.

23 Ekim 1888 senesinde zamanın bir başka muhteşem ressamı Gauguin, Arles’e Van Gogh’un yanına taşınır. Her ne kadar iki yakın arkadaş da olsalar, zamanla beraber yaşamanın getirdiği tahammülsüzler baş gösterir. Bu dönemde sinir krizleri de başlar ve 24 Aralık’ta kulağının bir parçasını keserek bir kadına gönderir. Hastanede geçen bir noel döneminden sonra çıksa da bundan sonraki dönemini genelde tedavi olarak geçirir. Bu arada resim yapmaya devam eder. 1889 Haziran’ında Saint Remy’deki hastaneden yazmaya başlar. Dışarıdaki yaşama hiçbir zaman katılamayacak kadar paramparça olduk, o nedenle dışarıda olmak için istek yok içimizde. Kendini öldürmeye kalkmış ama suyun çok soğuk olduğunu ayrımsayınca var gücüyle kıyıya dönmeye çalışan bir adam gibiyim. Aslında biliyorum iyileşmek – kişi cesursa – kişinin içinde oluşacaktır.

Hırs yoktu içinde. Kötü hırs hiç.  Yükselmek, şan şöhret sahibi olmak, zengin olmak. Bunların hiç biri için içinde bir istek yoktu. İsteseydim der ama istemedim.

1890 Mayıs ayında Auvers-sur-Oise’den yazmaya başlar. Seçimler mi bize olduğumuz yere getirir. Yoksa biz mi? Seçmediklerimizin ruhumuzda açtığı acılar mı? Başka bir yoldan gidebilseydik gider miydik? Yoksa gidilecek yol zaten en baştan belli mi? Değişebilir miyiz? 27 Temmuz 1890 tarihinde Van Gogh kendini vurduğunda bütün bunlar aklından geçmiş miydi dersiniz? Yine aynı tarihli son mektubunda buna dair bir iz yok ama seneler boyunca yazdığı mektupları okuduğumuzda her şey çok net. Dışından çok içine dönüktü o, duyarlıydı. Bir çocuğun büyümesi gibi onun da büyüme dönemiydi bu. Kendini doğaya ve resime adamıştı. Doğanın ona verdiği yaratma gücünü hiçbir zaman Tanrı’da gelen ulvi bir güç gibi görmemişti.

Sürekli çalışmış, dışlanmış, ama yine de yaratmaktan vazgeçmemişti. İçindeki ışık ona hep daha iyiyi yapabilirsin demiş ve o da var gücü ile romanlardan, diğer resimlerden aldığı hazla yoluna devam etmişti. Hayat mükâfatı geç veriyor, hatta bazen hiç vermiyor. Bir büyük yürek kayboluyor ama o üzerimizdeki yıldızlar gibi orada milyonlarca yıl uzakta bizi hep gözlüyor.

 

*”Bu yazı, Prof. Dr. Nevnihal Erdoğan ve Hikmet Temel Akarsu tarafından hazırlanan ve BAP projesi kapsamında Kocaeli Üniversitesi tarafından desteklenen TEMEL MİMARLIK KÜLTÜRÜ” seçkisi için kaleme alınmıştır.”

 

Paylaş
Önceki İçerikChinua Achebe’nin Afrika Üçlemesi: Parçalanma, Artık Huzur Yok, Tanrının Oku – 2
Sonraki İçerikYazma Alışkanlıkları ve Kamusal Alanda Yazar
Avatar
1969 yılında Tirebolu’da doğdu. İstanbul Kız Lisesi/Erenköy Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Halen uluslararası ticaret ve uluslararası ticaretin finansmanı konularında serbest danışmanlık yapmaktadır.  İlk öykü kitabı "Babam İntihar Etmemişti", 2016 yılında Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı. Öykü ve yazıları Notos Öykü, Sarnıç Öykü, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü, Galapera Öykü, Gergedan Kitapevi fanzinlerinde, Yeşil Gazete ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı. Bir öyküsü 2011 İstanbul Mimarlar Odası öykü ödül yarışmasında birincilik kazandı ve diğer dereceye giren öykülerle birlikte kitaplaştırıldı. Bir başka öyküsü Aylak Adam Yayınevi’nden çıkan "Öyküden Çıktım Yola" adlı öykü seçkisinde yer aldı.