Yazar Gamze Arslan ile Hanife Altun Söyleşisi

 

Klasik bir başlangıç yapalım. Bize Gamze Arslan’nı anlatır mısınız biraz, kimdir Gamze Arslan?

İnsanın kendinden bahsetmesi zordur ama kısaca anlatmam gerekirse, 1986’da Ankara’da doğdum, babam Çerçialan’lı, annem Hacıbektaşlı. Çerçialan ve Kanayak adında iki öykü kitabım var. İstanbul’da yaşıyorum, senaristlik ve dramaturgluk yaparak hayatımı kazanmaya çalışıyorum diyebilirim.

Kanayak ikinci öykü kitabınız ve aynı zamanda bir dramaturgsunuz da. Bu iki yazın türünün iki ayrı disiplin olduğunu ve hatta birbiriyle pek de bağlantılı olmadığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Yazın serüveninize edebiyat nasıl dâhil oldu bu alana kayma ihtiyacının sebebi neydi? Ayrıca (konumuzun Kanayak ve edebiyat olması hasebiyle) senaristliğinizin, edebiyatınıza katkısı ya da tersi etkilerini de sormak istiyorum.

Edebiyatla eskiden beri uğraşıyorum, başlangıçta bir okur olarak daha sonra da yazıp çizmeye çalışarak. Yazı hep hayatımın içinde oldu ama aldığım dramaturgi ve dramatik yazarlık eğitimiyle birlikte bambaşka bir alan açıldı önümde. Daha doğrusu, yazının kendisini parçalarına ayırarak alt metnini okuyabileceğim, bozup tekrar yapabileceğim bir alana girdim. Hep edebiyatın kıyılarında yüzüyordum ve dramaturgluk, senaristlik ve oyun yazarlığıyla birlikte edebiyatın kıyısına çapa attım diyebilirim. Dramaturgi öyküde sezgisel bir aktarışı, karakter kurmayı ve alt metin örmeyi sağlarken, senaristlik dış çeperi, kurguyu sağlamlaştırmayı sağladı galiba. Senaristlik edebiyat için biraz zehirli bir alan diye düşünüyorum. Özellikle dizi senaristliği, dilsel olarak bir zehir gibi akabiliyor öykülerin içine. Ama bir öykünün kurgusunu oluşturmada, doğru dozajla kullanıldığında bir panzehir görevi de görüyor. Galiba önemli olan, bu zehri yazma alanınıza ne kadar zerk edeceğiniz.

Kanayak’ın bütünü ele aldığımızda kadın meselesinin ana tema olduğunu söyleyebiliriz. Bu en başından belirlenmiş bir çerçeve miydi? Yoksa bu sadece “büyük resmin” küçük yaşam parçacıkları üzerine düşen gölgesi mi? Zira, ben kendi adıma bunu salt kadın meselesi özelinde bir bakış açısıyla değerlendirilmenin eksik bir okuma olacağını düşünüyorum. Ezen-ezilen, tahakküm eden “erk sahibi” ve bu tahakküme maruz kalanlar paydaşlığıyla, o kadar kuşatılmış durumdaki hayat, dolayısıyla bunu tüm bu alanlarda yaşanan sıkışma ve bunaltının kadın meselesi üzerinden izdüşümü olarak okumak, aşırı bir okuma mı olur?

Kanayak isminden anlatabilirim bunu biraz. Dosya tamamlandıktan sonra isim konusunda epey kafa yordum, düşündüğüm hiçbir ihtimal yapmak istediğimi tam olarak karşılamıyordu. Çünkü öyküler belli bir kanava çerçevesinde oluşmadı, Çerçialan’dan beri geçen zamanda ülkede yaşanan bombalamalar, şiddetin sosyal medya aracılığıyla hiçleşmesi, sayısı her yıl artan kadın ve çocuk cinayetleri, egemen söylemin sesinin ve eylemlerinin daha baskın hale gelmesiyle birikti kafamdakiler. Ve kalemim hep buralardan hareket aldı ama en nihayetinde dosyanın bütününe baktığımda kadının her öyküye bir şekilde sızdığını fark ettim. Bazen kadın meselesi perspektifiyle, bazense dişil olan aracılığıyla. İnsanın tahakküm alanları, tahrip ettiği, yakıp yıktığı her şey var öykülerin içerisinde. Ve dünyayı elleriyle mahveden insanın, tek başına, kanlı ayaklarıyla o dünya üzerinde yürüyüşü. Bütün bunlardan yola çıkıp, biraz kendi yakıştırdığım söz oyunuyla, biraz da o erkek lügatinin kadına bakışıyla Kanayak ismini seçtim. Tam da dediğin gibi ezen-ezilen, tahakküm eden ve buna maruz kalanların kadın meselesi üzerinden izdüşümü diyebiliriz.

Kitaptaki öykülerde öne çıkan bir diğer unsur da çocuk ve ebeveyn (anne-kız; baba-oğul) rekabeti. “Tamam Şimdi Buldum” ve “Ben Evlat Kız Evlat”ta anne-kız; “Beklemek Çürütür”le baba-oğul rekabeti üzerinden aktarılıyor öyküler. İnsanın, hatta her canlının en temel dürtüsü üremek, DNA kodlarını kendinden sonraki canlıya aktarmak, fakat “üretenle, ürünü” arasındaki çekişme de en kadim rekabet alanı. Meseleyi bu çelişki bağlamında ele almak gerekirse ne söylemek istersiniz?

Ben bunu rekabet olarak değil de, kadın meselesinin çözümü anlamında okuyarak, doğru kurulamayan anne-kız, baba-oğul ilişkisi gibi görüyorum. Anne kız ilişkisinde babanın ve egemen sesin sürekli araya girip o ilişkiyi omuzdaşlıktan çıkarması ve mikro bir iktidar ilişkisine dönüştürmesi şeklinde okuyorum. Burada egemen sesin kullandığı en etkili silah yuva kavramı bana göre. Bu hem mekânsal hem de düşünsel bir yuva elbette. Annenin ve onun aktarımı aracılığıyla kız çocuğunun hapsolduğu bir yer yuva bana göre. Yuvayı dişi kuş yapar gibi bir atasözünün varlığından bunu çok açık görebiliriz zaten. Kadın için oluşturulan yuva güzellemesi, kadının eylem alanlarını sınırlandırıp onu bir tutsaklığa götürüyor en nihayetinde. Bu yüzden hem mekânsal hem de düşünsel yuva fikrinin çözülüşü, yıkılışıyla birlikte kadın meselesinde önemli bir yola girileceğine inanıyorum. Yuvayı dişi kuş yıkar diyerek, kadının yuva bağını kopartarak belki de. “Ben Evlat Kız Evlat” öyküsünde de bu yüzden mekân (hem ev, hem de ada) çok belirgin. Sular altında kalan bir ev ve suyun içine batmış bir ada. Ya da “Tamam Şimdi Buldum” öyküsünde yine kendi mekânını istediği gibi şekillendiren, ölü bedenlerden topladığı parçalar ve hatıralarla yeni bir yuva kuran bir kız çocuğu var. Nasıl ki kadın meselesinin yuva fikrinin yıkılışıyla bir fitili ateşleyebileceğini düşünüyorsam, erkin, erkeğin kadına bakışındaki perspektifin de toprak fikriyle mümkün olacağına inanıyorum. Babanın köklerinden gelen topraktan kopuş, toprağın ve onun getirdiği bütün aktarımlardan kopuş. Oğulun da yine egemen sistemin sesinden, özellikle de kadına bakışı sakatlayan bu sesten toprağı reddederek kurtulabileceğini düşünüyorum. “Beklemek Çürütür” öyküsünde topraktan kopmuş, baba tarafından koparılıp atılmış bir oğul var. Ama babanın ve geçmişin peşini bırakmadığı bir durumda tam anlamıyla kopuş mümkün olur mu sorusu da var. Oğul yine ısrarla o toprağa döner mi? Biraz da kemikten geçen aktarımı bu noktalardan düşünmeye çalışıyorum diyebilirim.

Kitap genelinde grotesk bir dil hâkim. Anlatılar yer yer ütopik ve hatta distopik bir türün çerçevesi içinde yer alabilecek şekle bürünüyor. Fakat diğer yandan da gerçek dediğimiz dünyada olanlara baktığımızda, üzerinde aylarca çalışılmış kurguları gölgede bırakacak bir absürtlüğü, her an kâh yaşıyoruz kâh buna tanıklık ediyoruz. Bu dönemin en çok da distopyacıya zarar verdiğini düşüyorum. Gerçek mi daha ütopik, ütopik mi daha gerçek birbirine girmiş durumda. Özetlersem, gerçeğin bu denli absürt, ütopik ve hatta distopik olduğu bir çağda, bu türler üzerinden bir kurguyla insanları şaşırtabilme olanağı var mıdır hâlâ?

Türlerin iç içe geçtiği, ayrışmanın çok mümkün olmadığı bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Bu kadarı da olmaz artık dediğimiz ve hemen akabinde yanıldığımız bir ülkede yazmak biraz da bu grotesk duyguyu aktarabilmeyi beraberinde getiriyor. Bu nedenle mesele şaşırtmak mı diye soruyorum kendime. Sürekli tetikte olduğumuz bir ülkede şaşırmak bizim için çok bilindik bir duygu, artık kolay kolay hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Ama bu kabulleniş, derinlerde bir yerde yatan ama ortaya çıkmaya cesaret edemeyen bir duyguyu hatırlattı bize: Öfke. Ülkemiz özelinde gerçeğin absürde kayıp, zaman zaman distopik bir hal almasına karşı öfke duymaya başladık – henüz eylemi tetiklemeyen, sessiz bir öfke. Bu nedenle soruyu şöyle sorsak daha doğru olabilir belki: Böyle bir çağda ve böyle bir ülkede insanları yazının belli türleriyle öfkelendirebilme olanağı var mıdır hâlâ? Ve tek tek kişilerin duyduğu sessiz öfkeyi onların kendi rutinlerinde, eylem alanına çekebilecek bir yazma biçimi var mı? Ben olduğuna inanıyorum galiba, Kanayak’ı yazarken de bu duyguyu tetikleyebilmek aklımın ucunda duruyordu hep. İnsanları ya yumuşacık bir tüyle ya da koca bir çekiçle uyuduğu o derin yarıkta uyandırıp rahatsız edebilirsiniz. Bu sizin tercihinize kalmış. Zorla o derin yarıkta uyutulmaya alıştırılmış insanın rahatını kaçırıp farkındalığını muhafaza etmesini amaçlıyorum.

Kitapta, sahiplerine, sahip çıkan elbiseler, çalışanların hakkını koruyan tezgâhlar, makineler, içinde bulundukları bedenin yazgısına karşı çıkan, kafa tutan organlar öykü karakterleri olarak çıkıyor okurun karşısına. Bu kurgulardaki çıkış noktasını sormak istiyorum. İnsandan umudu kesmek mi, yoksa tam aksine yapması gerekirken kaçtığı sorumlulukları yüzüne vurmak mı?

İnsanları zorla yatırıldıkları ve bir süre sonra bu mekânı benimser hale geldikleri derin çukurdan uyandırmak diyebilirim. Çerçialan insanın, kendisi dışındaki her şeyin tanıklığıyla hem kendiyle hem de mahvettiği dünyayla yüzleşmesiydi bana göre. Kanayak ise bu yüzleşmeden sonra gelen hesaplaşma. Kitapta sahiplerine sahip çıkan elbiseler, işçilerin hakkını kollayan fabrika ve içinde bulunduğu kadının karşı çıkamadığı her şeye kafa tutan rahimle yapmaya çalıştığım bu hesaplaşmayı sağlamak. Burada insanın sorumluluklarını yüzüne vurmak ya da insandan umudu kesmek gibi bir durumdan çok, insanın içindeki vahşi olanı çağırmak söz konusu. İnsan ilkel olana geri dönebilirse, katlettiği doğayla, hayvanla eşit konuma gelebilir. Dünyanın merkezine oturtulan insan aklına duyulan güvenle ve insanın bu güvene yaslanarak dünyaya uyguladığı kıyımla bir derdim var. Bunun da ancak vahşi dünya ile uygar insanın eşitlenip, kavramsal bir savaşın patlak vermesiyle mümkün olabileceğini düşünüyorum. Ki dengesini bozduğumuz dünya bizimle kendi yöntemleriyle savaşmaya başladı bile.

Kitapta dikkatimi çeken bir diğer şey de dildeki yerel unsurlardı. Özelikle “Beklemek Çürütür”de fazlaca rastlıyoruz bu unsurlara. Yerel dil kullanımıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Evrensel ölçekte bakıldığında, orijinal dilden bir başka dile aktarıldığında birçok sözcüğün karşılığını bulmak çok zor ve bazen de olanaksız. Bu da yazarı kısıtlayan bir yapı, bu anlamda, yazarken bunu hesap ettiniz mi ya da yazarken bunu hesap etmeli mi?

Kanayak bir anne ve babaanne sesinin tüm metinlere sirayet etmesiyle oluştu. Annenin tonlamaları, vurguları, babaannenin yerelliği bir araya geldi. Yerel dil kullanımının yazında egemen olan erkek diline karşılık dişil dile ulaşmayı sağlayabileceğine inanıyorum. Yerel kullanımları kazıya kazıya kökene, dilin rahmine ulaşarak dişil dili yaratabileceğimizi düşünüyorum. Bu nedenle ve tabii topraktan gelen bir kadın olarak yerel unsurlar öykülere sızıyor. Çeviride sözcüklerin karşılıklarını bulmak zor olacaktır belki evet ama imkânsız değil. Yazarken bunları düşünmüyorum, evrenselliğin sadece dilin kullanımıyla değil, öykünün dünyasının kurulmasıyla da mümkün olabileceğine inanıyorum.

Klasik bir başlangıç yapmıştık bitim de öyle olsun. Son olarak yakın gelecekte yapmayı planladığınız, hâlihazırda üzerinde çalıştığınız işlerden, projelerden söz edebilir misiniz bize?

Bir yandan hayatımı kazandığım dizi yazarlığı devam ediyor, bir yandan da bir film senaryosu üzerinde çalışıyorum. Üçüncü kitap için fikirlerimin şekillenip birikmeye başladığı bir dönemdeyim. Çerçialan’la insanın kendi dışında kalan her şeyle yüzleşmesini, Kanayak’la hesaplaşmasını yapmaya çalışmıştım. Henüz çok yeni elbette ama üçüncü kitapla da derin çukurdan uyanan ve vahşi olanı giyinen insanın savaşımını anlatmak gibi bir fikrim var. Tabii yol da yolculuk da her şeyi değiştirebilir diyeyim.

 

Gamze Arslan, Kanayak, Can Yayınları, 2019.