Yaşadığımız zamanın 2019 olmasının insanlık için bir şeylere yaradığını söylemek oldukça zor. En çok da sosyal medyanın hızlı yayılan haberleri sayesinde maalesef ki içinde yaşadığımız zamanın geçmişteki “kadın ve çocuk” algısını değiştirdiğini ifade edemiyoruz. Ancak edebiyat iyi ki var. Bu sayede gene insana dair geçmişte olduğu gibi bugün de bir şeyler yazılıyor. Ele aldığımız çalışma metni Sabahattin Ali’nin “Ayran” (1938) öyküsüdür. Kadın ve çocuğa metinlerinde en çok yer açan yazarlardan biri Sabahattin Ali’dir. Fakat bu yazarı farklı kılan ve çalışma konumuz yapan şey, hep dünyanın ikincilleri olarak görülmüş kadın ve çocuğu faklı algılamış ve sorgulamış olmasıdır. Bu yazıda yazarın farklı algısını irdeleyeceğiz.

Sabahattin Ali, “Ayran” öyküsünde bir çocuk işçiyi anlatır. Öykü kahramanı küçük Hasan her yaz kış iki saatlik mesafedeki köyden istasyona gidip ayran satarak, iki kardeşine bakmak zorunda olan bir çocuktur. Bir tane olan keçilerinin sütünden yoğurt mayalayıp ayran yaparak sırtına yüklediği kocaman güğümle ayran satmaya çalışıyordur.

Annesi hizmetçi bulunduğu yerden haftada bir kere birkaç saat için geliyor, yanında biraz yufka, birkaç soğan, bazen da yarım desti pekmez getiriyordu. Fakat bunlar, üç tane aç mideye iki gün bile yetmiyordu… Ondan sonra iki kardeşi beslemek vazifesi küçük Hasan’a düşüyordu.”[1]

Küçük Hasan kardeşlerine her gün ne götüreceğini düşünüyor ve eğer götüremezse onların kinli yüzlerini düşünüp onlara acıyordur. Küçük Hasan annesine karşı da kardeşlerine olduğu gibi garip bir acıma duygusu içindedir:

Onun ağlamaklı yüzünü görür gibi olduEvdeki iki aç mahlûk haftada bir gelen zavallı kadını da hep o kin dolu bakışlarla karşılardı. Kadıncağız, getirdiği bulgurdan yağsız bir çorba yaparken, kuru kuru hıçkırıklarla iktifa eder, evi bir parça düzeltmeye çalışır, akşama kadar kaldıktan sonra, bazen bir kelime bile konuşmadan çıkar giderdi. Küçük Hasan onun ağzından babasına veya herhangi bir akrabasına dair bir kelime bile duymamıştı. Zaten kendini bildiğinden beri bir an bile bunları merak etmiş değildi. Hayatı istasyonda ayran satmak tan küçük kardeşlerini beslemekten ibaret sanıyordu. Bunun için de bir tek korkusu vardı: Ya anam yine günün birinde eve gelip birkaç gün yatar, iniltiler içinde ve kendi kendine bir çocuk daha doğurur, beş on gün sonra onu da başıma bırakarak giderse, diyordu… Köylü de onların evinden nedense uzak kalmayı tercih ediyordu.” [2]

Evde aç bekleyen kardeşlerinin kapıdaki kara ekmek bekleyen görüntüsünün onu hiç terk etmediği bir gün, ayranını satmak için gelecek treni bekler. Ancak, tren geldiğinde trenin içinden hiç kimse, başını çevirip Hasan’a bakmaz:

“Küçük Hasan’ın gözleri, delecekmiş gibi, kapalı camlara dikiliyor ve bunların arkasında teneke maşrapadan ayran içebilecek insanlar; hali vakti yerinde köylüler, boyunbağsız esnaflar, izinli giden askerler, hâsılı susamış kimseler arıyordu.”[3]

Hasan’ın umutlarının tükendiği bir an, trenin üçüncü mevki vagonlarından birinin penceresi açılır ve uzun boyunlu, kasketli, kır bıyıklı biri uzanarak ayran ister. Hasan, soğuktan titreyen elleriyle maşrapayı uzatır, adam iki maşrapa ayran daha ister. Onu da bitirip, yeleğinin cebinden bir onluk çıkararak Hasan’a uzatır; ancak Hasan’ın cebinde hiç para yoktur. Bozdurmak istediği istasyon memuru da Hasan’ı duymazdan gelir ve tren o anda hareket eder:

“Trenin penceresindeki uzun boyunlu adam eliyle işaret ediyor:

‘Gelsene ulan!’ diye bağırıyordu. Küçük Hasan o tarafa koştu. Penceredeki:

‘Ver on kuruşu!..’ dedi.

Çocuk derhal parayı uzattı. […] Adam parayı yine yeleğinin cebine koyduktan sonra, çaresiz bir eda ile:

‘Yok çeyreğim, ne yapalım!’ dedi.

Vagon küçük Hasan’dan beş altı adım uzaklaşmıştı. Uzun boyunlu adam, pencereden sarkarak:

‘Hey, çocuk, hakkını helal et!’ diye bağırdı. Küçük Hasan hiçbir şey anlamıyormuş gibi bakakalmıştı. Tren hızlanıp uzaklaşıyordu. Tekerleklerin gürültüsü arasında adamın sesi tekrar duyuldu:

‘Helal et bakayım, helal et!.. Hadi!’[4]

Para kazanamayan Hasan, karın altında üşüyerek ve çaresizlik içinde aksam beş trenini beklemeye karar verir. Fakat gelen trenin istasyonda durmasıyla hareket etmesi bir olur. Hasan, ayran satacak kimse bulamayıp eve dönmek istediğinde ise hava kararmış, kar şiddetini arttırmıştır. Yolda uzaklardan kurt sesleri işitir, çok korkar. Kurtlar Hasan’ın etrafını sararlar. Hasan, ayran güğümünü fırlatarak korkuyla koşmaya başlasa da kurtlara yem olur.

 

Yazarın Dünyanın İkincillerine Dair Göstermek İstediği:

Sabahattin Ali bu öyküsünde işçi çocuk Hasan’ın çalışmak zorunda kalışından bahsedip kapitalist toplumdaki her kesimin -özellikle kadın ve çocukların- ezildiğinin ve çaresizleştirildiğinin altını çizerek, bize bir kez daha sömürüyü işaret eder. Hasan’ın parasını vermeyen adam ise acımasız cemiyetin bir temsili gibidir. Ataerkil topluluklarda kadının çaresizleştirilmesi ise “hegemonik erkeklik”leri, dolayısıyla sömürü düzenini güçlendirmektedir.

“Ayran” öyküsünü değerlendirdiğimizde; eril topluluktaki erkeksiz kadın ayakta kalamaz. Hasan’ın annesi olarak gördüğümüz kadın nahiye merkezinde hizmetçilik yapar ve eve haftada bir gelir. Fakat “Küçük Hasan onun ağzından babasına veya herhangi bir akrabasına dair bir kelime bile duymamıştı… bir tek korkusu vardı: Ya anam yine günün birinde eve gelip birkaç gün yatar, iniltiler içinde ve kendi kendine bir çocuk daha doğurur, beş on gün sonra onu da başıma bırakarak giderse, diyordu… Köylü de onların evinden nedense uzak kalmayı tercih ediyordu.” cümlelerine bakılırsa Hasan’ın annesi dışlanmış ve düşmüş bir kadındır.

Hasan’ın annesi hamile kaldığı süreç, onlar için en zor anlardandır. Doğumunu yaparken bile yalnızdır. Ve evde sadece çocuk doğurmak için uzun süreliğine kalıyordur. Görünen odur ki kadın, ne yaptığı işten ne de çocuklarını bırakmaktan memnundur. Sadece bir şeylere mecbur kaldığı aşikârdır.

Yazar bu öyküsü ile çaresizleştirilmiş kadının ve çocuğun acısını dile getirirken toplumdaki “kadınlık ve erkeklik” rollerini belirgin hali ile karşımıza çıkarmıştır. Yazarın tüm eserleri düşünüldüğünde, Sabahattin Ali’nin yaşadığı dönemde ve öncesinde bu algıda bir yazara rastlamak çok mümkün değildir. Aslında yazarın kadına ve çocuğa dair eleştirisel yaklaşımına bugün hâlâ ihtiyacımız vardır. Hâlâ kadın ve çocuklar eril toplumun beslediği tahakküm zincirinde ezilmekte, böylece ikincil yerlerini sıkı sıkıya korumaktadır. 1938’den günümüze bir arpa boyu yol alınmamış olduğu görülmektedir. Yine de bu algının ve sömürü düzeninin bir gün değişeceği umudunu içimizde saklı tutuyoruz.

 

[1] Sabahattin Ali, Yeni Dünya, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014, s.34.

[2] Age., s.37.

[3] Age., s.34.

[4] Age., s.36.

Paylaş
Önceki İçerikÇok Şey Söylendi Öykü Üzerine: Çok + Bir*
Sonraki İçerikDans Ederek Tarih Yazmak 
Türkçe Öğretmenliği bölümünden 2003 yılında mezun oldu. İstanbul’da Türkçe, Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. 2010 yılında Türkçe öğretmeni olarak Fransa, Strazburg’a gitti. Strazburg Üniversitesi, Türk Etütleri Bölümü’nde Türkolog Johann Strauss yönetiminde "Türk Romanlarında Aşkın Evrimi" olarak Fransızca’dan çevireceğimiz yüksek lisans tezini tamamladı. 2013-2015 tarihleri arasında Aynı üniversitede Türk Etütleri bölümünde okutman olarak çalıştı. Prof. Paul Dumont ve Prof. Stéphane de Tapia "Sabahattin Ali ve Toplumsal Cinsiyet" olarak Fransızca’dan çevireceğimiz çalışmasıyla doktora tezini çok yakında savunacaktır. Şimdilerde okutmanlık işine devam etmektedir. Öyküleri ve yazıları Varlık, Kitap-lık, Uluslararası Hakemli İletişim ve Edebiyat Araştırmaları Dergisi, Kahverenkli Sanat Edebiyat ve Lacivert Öykü ve Şiir dergilerinde yayımlandı. Kimliksiz Öyküler adlı bir hikaye kitabı yayımladı. Henri Michaux’nun, "Un barbare en Asie" (Asya’da Bir Barbar) adlı eserini Türkçeye çevirdi.