Sürekli gelişen, tabiatla ve kendisiyle yarışan “insan”; her geçen gün maddeyi yorumlarken ve ona farklı suretler verirken giderek manadan da uzak bir yolu tutar oldu. Ve türlü hissin büyüsüyle geçmişi anlamlı kılan o insanca duygulardan yoksun bıraktı kendini. Sürekli bir düşman yarattı kendine! Mücadele ettiği herhangi bir “öteki”yi geçmiş zamana gömünce yeni yeni ötekiler yaratmaya devam etti. Dünyanın dört bir yanında hüküm süren bu durum Anadolu’da da farksız değildi. Mânânın demlenip dile geldiği bir coğrafyada insanın “ötekiler” yaratması ve onlarla amansız bir savaşa girme çelişkisi bitip tükenmez bir hal aldı. Ve evvel zamanda Anadolu’ya dair dile getirilen her bir söz yine kendini haklı çıkardı.

Demet Çizmeli’nin Dünyanın Ortasında adını taşıyan öykü kitabının ilk öyküsü olan “Firari”yi okuduğum an bu cümleler belirdi zihnimde. Sonra da istemsizce Thomas Hobbes’un Leviathan adlı eserinde geçen o her şeyi anlatan söz… “İnsan insanın kurdudur”…

Öyküde geçen Pavliko’nun kurduğu cümlelerin acısını, onun hissettiği derecede anlayamasak da “eski kentlerin geceleri kaybettikleri zamana ağlaması” belki de insanın yoksun kaldığı hisleri bir kentin bile yaşayabileceğini anlatıyor bize. Oysa Pavliko nesli tükenmiş bir zamanın kısık ve buğulu bir sesi iken “Bu korunmaya muhtaç kedi yavrusu hali Şadi’ye şiddetli bir zulmetme isteği uyandırdı.” ve “Pavliko’nun çaresizliği Şadi’ye haz verdi.” Sonra “Bir rüzgar esip geçti sokaktan. Pavliko’nun taşa serilmiş bedenini okşadı. Tatiya, elbisesinin altında titreyen sevdalı bedeni, Tiflis çiçeklerinin kokularıyla dalgalı bir hayal gibi yürüyüp gitti önünden…” Velhasıl Pavliko, onca duygunun yarattığı acı ile o kente gömülür. Ve bir dilemma sarar bizi. Hakk’ın, Hakikatin bunca dile getirildiği bu diyarda yaşanan bunca haksızlıklar…

Dünyanın Ortasında, içerdiği öykülerle Anadolu’nun geçmişten günümüze tarihine, kültürüne ve söylencelerine ışık tutuyor. Yaşananlar kimi zaman boğazımıza düğümlense de… Kimi öykülerde unutulmaya yüz tutan, tarihe karışan köy hayatına dair kelimeler okuyucuyu sözlüğe sürüklüyor. Dili oldukça doğal, akıcı, kimi öykülerde ise tasavvufi havanın verdiği mana ile olabildiğince derin.

Anadolu’da yaşananlar değişmese de zaman ve mekân, bir de karakterler değişip duruyor. Acı sürekli olarak kabuğunu yeniliyor, yara kurumuyor, kanamaya devam ediyor. İnsanın insanı kırdığı dünyada bu acılar mütemadi bir hal alıyor. Ve çoğunluk kötülüğün uğultusuna ve gücüne kapılıp kendinden geçiyor. Oysa bir de bütün bunlara karşı çıkarak kendini maddeden müstesna kılıp, manayı arayanlar ise başkaldırıyı dizelerine sarıp sarmalıyor. Tıpkı Karac’oğlan gibi… “Harâmî var diye korku verirler! Benim ipek yüklü kervanım mı var?” Sonra maddeye büründürdükleri manayı sorgusuz sualsiz dayatanlara ise Fuzuli sesleniyor. “Bizi tan eyleyen cahil! Huda’sından utanmaz mı?” Ve bütün gerçeklere sebep tek doğruya Karac’oğlan asılar öncesinde sevgiyle sesleniyor. “Güzel sever diye isnad ederler. Benim Hak’tan özge sevdiğim mi var?” Zamanın Ayarları öyküsünde ise Fehim; “Sadece ilmimi artırmak değil, gönlümü de avutmak isterim. Buraya sığamıyorum artık!” diyor ve tıpkı Kaygusuz Abdal gibi yola revan oluyor. Bu söz her dönemde Hakikat’e ulaşmak isteyen dili ve dini başka Belkıya’ları anlatıyor. Ve bir santurun, curanın nidasında çileleri, figanları kurda kuşa ayan oluyor.

Dünyanın Ortasında, zamana ve mekâna, sonra insana ve kente dair derin düşüncelerle örülmüş bir eser. Kentin ruhu olur mu demeyin! Öyle içli bir ruha sahiptir ki kentler. Viran olunca ancak onu baykuşlar anlar. Tıpkı “Tek Kişilik Bir Oyun” öyküsünde olduğu gibi.

“Ben bir taşım, kehribar zamanında… Geçiyor zaman, unutuluyorum. Yerimi dolduracak beton yapılar yapılıyor kentin başka yerlerine. Güzel olanın izini ortadan kaldırmak insanın doğasında var. Güvensizim, çıplağım, yalnızım. (…) Burada yaşarken duvarlarıma çarpıp kaçan sığırcıkların, serçelerin neşeli çırpınışları değil Lukam Dağı’ndaki yırtıcı kuşların çığlıkları gelip buluyor yeniden beni. Karanlığın koynunda bekleyen kara bir taşın anılarına dönüyorum.”

Dünyanın Ortasında, insanın insanı kırdığı, tabiatla ve kentle savaştığı zamanların gerçeklerle örülü yazını… Anadolu’yu bir de o eski zamanlarda yaşananlarla anlamak için okunması gereken bir öykü bütünü. Zamandan ve mekândan ders alıp geleceği bir başka kılmak için…

 

Demet Çizmeli, Dünyanın Ortasında, Alakarga Yayınları, 2019.

Paylaş
Önceki İçerikElia İle Yolculuk
Sonraki İçerik“Dillerini Kaybetmiş Toplumlar Kimliklerini de Kaybetmektedir.”
Avatar
1982 yılında Kahramanmaraş'ın Göksun ilçesinde doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden ve İktisat Fakültesi'nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Kamu Hukuku Bölümü’nde yüksek lisans, İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde de doktora eğitimini tamamladı. Bir süre Müfettiş ve Kamu İç Denetçisi olarak çalıştı. Yerel Yönetimler, Kent ve Çevre Politikaları bilim alanında Doçent unvanı alarak çeşitli üniversitelerde dersler vermektedir. Öyküleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Romanları: "Derviş’in Sırrı" (2012), "EşkıyAşk" (2013), "Mülteci" (2016), Öykü Kitapları: "Zümrüt Kelebeği" (2014), "Zamansız ve Mekânsız Hikâyeler" (2018).