Mehmet Yakut

14 Ekim 2018

 

Bu yazıda, Marksist edebiyat kuramları anlatılacaktır. Yazılarda ya da söyleşilerde genelde ‘Marksist açıdan’ ya da ‘Marksist kurama göre …’ gibi ifadeler kullanılmaktadır. Ancak hangi Marksist açıdan? Çünkü nasıl ki kapitalist bakış açısına göre türlü edebiyat yaklaşımları var, Marksist bakış açısından da birçok yaklaşım var. Bunun için yazının başlığını Edebiyatta Marksist Kuramlar olarak belirledim, belki Marksist Edebiyat Yaklaşımları daha iyi bir başlık olabilirdi.

Bu yazıda, sekiz-on kaynaktan yararlandığımı ama yoğun olarak Berna Moran’ın Edebiyat Kuramları ve Eleştiri kitabını kullandığımı belirtmeliyim.

 

Komünizm üzerine kısa bir tanım

Marks’ın Alman İdeolojisi’nde komünizm üzerine yaptığı çok yalın bir tanım vardır: “Bugünkü durumu ortadan kaldıran gerçek harekete komünizm diyoruz”.

Komünizm neyi bitirmek ister? G.M. Tamas’ın ‘Sosyalizm Harabelerinin Üzerine Komünizm’ makalesinde belirttiği gibi komünizm aşağıdaki ayrımları bitirmek ister:

  • Üreticilerle üretim araçlarının birbirinden ayrılmasını
  • Mal ve mülk sahipleriyle mülksüzler arasındaki ayrımı
  • Erkeklerle kadınlar arasındaki ayrımı
  • Zihin emeğiyle kol emeği arasındaki ayrımı
  • Önderlerle yönetilenler arasındaki ayrımı
  • Sömürenlerle sömürülenler arasındaki ayrımı
  • Zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımı
  • Bilimle din arasındaki ayrımı
  • Çalışmayla boş zaman arasındaki ayrımı
  • Üreticiyle tüketici arasındaki ayrımı
  • Sanatla yaşam arasındaki ayrımı
  • Kentle taşra arasındaki ayrımı
  • Arzuyla sevgi arasındaki ayrımı
  • Proleterle burjuva arasındaki ayrımı
  • Ezenlerle ezilenler arasındaki ayrımı
  • `Hetero`larla eşcinseller arasındaki ayrımı
  • Güçlüyle zayıf arasındaki ayrımı
  • Hukukla ahlak arasındaki ayrımı
  • Kamusalla özel olan arasındaki ayrımı
  • Yurtla yurtdışı arasındaki ayrımı

 

G.M.Tamas, “Sonuç olarak, bütün bir ayrımlar düzenini bitirmek isteyen  kapitalizm değil komünizmdir” diyerek, yukarıda alntı yapılan ayrımları bitirmenin komünizmin amacı olduğunu söyler. Rosa Luxemburg da “Kapitalizm, bu dünyanın ve insanlığın sonunu getirecektir” savından hareket ederek, eyleme geçmemiş midir?

Ama bu yazının konusu komünizmi ya da Marksizm’i anlatmak değildir. Bu tarih felsefesi kimilerine göre doğru ya da kimilerine göre yanlış olabilir ancak bu yazı Marksizm’in edebiyat üzerine neler düşündüğü ve bu bağlamda neler yazıldığı üzerinedir.

Sanat nedir, edebiyat nedir, sorularına verilen yanıtlar değişkenlik göstermektedir. Dolayısıyla sanat ve edebiyat nedir sorularına verilen yanıtlara göre de, sanat ve edebiyat yapıtlarına yapılan eleştirel yaklaşımlar da değişmektedir. Eleştirel yaklaşımları ya da edebiyat kuramlarını Berna Moran dört ana başlık altında toplamaktadır: Yazar merkezli kuramlar, yapıt merkezli kuramlar, okur merkezli kuramlar ve tüm bu üç öğenin içinde yer aldığı toplum merkezli kuramlar. Berna Moran, ana kaynak olarak kullandığım kitabında da tüm kuramları bu çerçevede inceler ancak bu yazımın amacı bakımından ben kendimi bir kez daha sınırlayacak ve yalnızca yansıtma kuramını bu yazının çerçevesinde biraz daha ayrıntılı açıklayacağım.

 

Yansıtma kuramı

Sanat, insanı, hayatı, toplumu, doğayı yansıtır; bunlara bir ayna tutar; bunları taklit ederek ya da benzeterek okura ve izleyiciye yansıtır. Platon (Eflatun) Devlet’inde “İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut, bir anda yaptın gittin doğayı, güneşi, ayı” demiştir. Leonardo Da Vinci de “Yapıtın nesnelere tam olarak benzeyip benzemediğini istiyorsanız, elinize bir ayna alın ve aynadaki görüntüyü yapıtla karşılaştırın” demektedir. Gerçekçi romanın ustalarından Stendhal “Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman”, ilk Marksist edebiyat eleştirmenlerinden Plehanov “Edebiyat ve sanat hayatın bir aynasıdır” diyerek yansıtma kuramına destek sağlamıştır. Recaizade Ekrem de geri durmamış, “Hikaye ve roman bir ibret aynasıdır” diyerek ayna ve yansıtma kuramına destek sağlamış, aynı zamanda hikaye ve romanın ibret alınacak bir örnek olması konusunu vurgulamıştır. Yansıtma kuramının temelinde insanın, hayatın, doğanın ve toplumun yansıtılması, bir ayna tutarak sanat yapıtı öznesinin bire bir sanat yapıtına aktarılması yatmaktadır; sonuçta sanat yapıtında yansıtılan ‘gerçeklik’tir. Ancak bu durumda da bir başka soru ortaya çıkıyor: sanat hangi gerçekliği yansıtır? Yaratılan gerçeklik nedir? Öyle ya, ayna tutup, insanı, hayatı, toplumu, doğayı ve dünyayı yansıttıktan sonra, sanat yapıtına ne gerek var? Her yere ayna koyalım olsun bitsin ya da her şeyin fotoğrafını çekelim ya da en iyisi filmini yapalım. Böylece tüm bunların aynısı bire bir kâğıda ya da filme aktarılır; olur biter. Oysa, sanat yapıtlarında yansıtılan söz edilen öğelerin gerçeklikleridir, ayna ile yansıtılan yüzeysel (görünen) gerçeklik değildir.

Gerçekliği yansıtma deyince, ilk akla gelen 18. yüzyılın sonuna kadar geçerli olan Aristotelesçi yaklaşım ve bu yaklaşımdan kaynaklanan çeşitlemelerdir:

  • Görüngü dünyasını yansıtma ,
  • Geneli ya da özeli yansıtma,
  • İdeal olanı yansıtma.

 

19. yüzyıl sonrası Aristotelesçi yaklaşımdan farklıdır ancak gene de temel yaklaşım ‘gerçekliğin yansıtılması’dır.

Önce görüngü kavramı üzerine bir-iki söz söylemek istiyorum. Görüngüyü, İngilizce phenomenon sözcüğü yerine kullanıyorum. TDK’ya göre,  görüngü;

“1. (Genellikle) Duyularla algılanabilen her şey.  “Kendinde şey”in (Ding an sich, chose en soi, thing-in-itself) bağlılaşık kavramı. Görüngü, hem gerçek varlıktan, hem de salt görüntüden ayırt edilir. 2. (Fizik ötesinde) Kendinde var olan salt bir gerçekliği ortaya koyan. Örneğin Platon için duyulur dünya (görüngüler dünyası) duyulur üstü olan idealar dünyasının (Platon’a göre gerçek dünya), yani usla bilinen düşünülür dünyanın (noumenon’lar dünyasının) görüngüsüdür. Leibniz için de uzay içindeki cisimler dünyası duyulur üstü olan tinsel -> monad dünyasının “iyi temellendirilmiş bir görüngüsü”dür. 3. (Kant’ta) “Olabilir deneyin konusu” olan her şey görüngüdür. Duyularla bağlı insan usu yalnızca görüngüleri (phainomenon) bilebilir, onların arkasındaki kendinde şeyleri (noumenon) bilemez. 4. (Fichte’de) Görüngü, benlin etkinliğinin ürünüdür. 5-(Görüngübilimde) Yalnızca düşünülen, dolaylı olarak bilinen içeriklere karşıt olarak, doğrudan doğruya görülenen, yaşanmış olan içerikler. Bu anlamda, bir gerçek varolan (ör. kendi iç edimlerimiz) ya da özü bakımından kavranmış bir nesne de (ör. üçgen) görüngü olabilir.”

Kimi kaynaklarda -özellikle teknik kaynaklarda- bu sözcük yerine olgu kullanılıyor. TDK’ya göre, olgu;

“1. Birtakım olayların dayandığı sebep veya bu sebeplerin yol açtığı sonuç, vakıa: Bilim yoluyla olguları kavrayıp sıralayabiliriz. -O. Hançerlioğlu. 2. Varlığı deneyle kanıtlanmış şey. 3. ed. Edebî eserlerde olayı geliştiren davranış, iş.”

 

Ama ben görüngü sözcüğünü kullanacağım.

Görüngü dünyasının yansıtılması yaklaşımında temel görüş, sanatçının dış dünyayı bize olduğu gibi yansıtmasıdır. Yapıt, yüzeysel, görünen gerçekliğin bir kopyasıdır. Bu noktada Platon’u anmadan geçmek olmaz. Platon, bilindiği gibi, idealizmin kurucularından biridir, belki de ilk kurucudur. Platon, bu konuyu Devlet adlı yapıtında oldukça ayrıntılı inceler. Platon’a göre, değişmeyen, ancak düşünce olarak kavranabilen bir ‘idea’lar dünyası vardır; bu idealar dünyası duyularla değil, düşüncelerle kavranabilir. Algıladıklarımız, bu ideaların ancak taklitleridir (‘mimesis’). Duyularımız ideaların (düşünerek elde edilen kavramların) ancak bir kopyasını algılar; sanat yapıtları ise kopyaların kopyasıdır ve gerçeklikten de iki kez uzaklaşmıştır. İnsan ‘idea’lara yönelmelidir, kopyalara değil; bu nedenle de sanatçılar bizi doğru yöne götürmemektedir. Sanat yapıtı, edebiyat, öğretici değildir; gerçekleri bildirmez; sanatçılar gerçek bilgiye sahip değildir. Sanatçıların kavramların özüne ilişkin ‘gerçek’ bilgileri olmadığından insanları ahlaklı davranmaya yönlendiremezler. Platon, sanatçıları, ‘gerçeğe ilişkin’ bilgileri olmadığından, devlet yönetiminden dışlamıştır.

Bu yaklaşımda, sanatın dış dünyayı olduğu gibi, yüzeysel gerçekliği yansıtması gerektiği ortadadır.

Aristoteles, Poetica’sında bir adım öteye giderek, sanat yapıtının olan şeyi değil, olabilir olanı yansıtması gerektiğini, edebiyatın da olabilir şeylerin ‘genel’ini yansıttığını söylüyor. Tek olan, olmuş bitmiş bir olayın yansıtıldığı bilgiye tarih bilgisi diyor. Buna göre, sanat yapıtı, bir insanı, bir insanın hayatını ama insandaki tipik olanı, insan hayatındaki evrensel olanı yansıtır. Bu da her zaman ‘genel’dir; anlatılmak istenen genelin içinde bulunan evrensel ‘öz’dür. Anlatılmak istenen ‘öz’ün dışındaki ayrıntılar gereksizdir. Sanatçı, neyin anlatılacağını seçerek ‘öz’ü gereksiz ayrıntılardan arındırır; yapıtında evrensel olan ‘öz’ü yansıtarak, geneli açıklar. Bu öz, genel bir gerçekliktir.

Edebiyat, hem bilgi kazandırır hem de kişilere ahlaklı davranma konusunda olumlu etkide bulunur.

Aristoteles, “Yazarın görevi, gerçekten olanı değil, olabilir olanı ve nesneleri betimlemektir. Nesneler, nasıl olmaları gerekiyorsa, o şekilde betimlenmelidir” ve “Yapıt, bu dünyadaki gerçekliği yansıtır” diyerek, sanatın yalnızca yüzeysel gerçekliği yansıtması gerektiği yaklaşımından uzaklaşmaktadır.

İdeal olanın yansıtılması gerektiğini düşünen eleştirmenler, sanat yapıtlarının, gerçek dünyayı değil, hayal edilen en ileri dünyayı betimlemesi gerektiğini söylemektedir. Gerçek gerçeklik, ‘uydurulan’, ‘hayal edilen’ ancak ulaşılamamış dünyadır. Plotinos, “Sanat, sanatçının ‘idea’ların kopyalarını değil, doğrudan doğruya ‘idea’ların kendisini yansıtır. Bu ‘idea’lar da gerçektir; üstelik asıl gerçekliktir” diyerek, sanatın gerçekliğin içinde bulunan aşkın gerçekliği yansıttığını ve aşkın gerçekliğin de aslında ideal olduğunu söylüyor. Plotinos gibi yeni Plantoncular, sanat yapıtının ideali yanstması gerektiğini söylerler.

 

Gerçekçilik akımı

19 ve 20. yüzyıllarda sırtını yansıtma kuramına dayamış gerçekçilik akımı, bir başka sanat anlayışıdır. Balzac, Flaubert ve Zola gibi sanatçılar, bu sanat anlayışına bağlı yapıtlar yaratmıştır.

Gerçekçilik nedir? Gerçekçilikte, konu olarak çağdaş toplumun, basit insanların yaşamı irdelenir. Gerçekçilik, romantiklerin günlük gerçeklerden uzak, masalsı ve hayal dünyasında geçen olayların sanat yapıtlarına yansıtılmasına bir tepki olarak doğmuştu. Gerçekçilikte, idealleştirilmiş yaşantı değil, gerçek yaşantıdan kesitler söz konusudur. Bir sanat yapıtında gerçekliğin bütün yönleri anlatılmalıdır; kötü olan, yanlış olan, çirkin, ayıp ve iğrenç olan şeyler de edebiyatta yer almalıdır. Olaylar rastlantı ve mucizelerle açıklanamaz; her olayın bir nedeni, olaylarda neden-sonuç ilişkisi vardır. Olaylar, psikolojik ve sosyolojik yasalarla açıklanabilmelidir. Çağ bilimde determinizm (gerekircilik) çağıdır. Sanatçı, yapıtta tarafsız ve nesnel olmalı; gerçek durum olduğu gibi anlatılmalıdır.

19. yüzyıl ortası Rusya’da Tolstoy, Çehov, Gorki gibi sanatçılar gerçekçilik akımına uygun yapıtlar yaratmışlardır. Belinski, Dobrolyubov, Çernişevski gibi eleştirmenler de gerçekçilik akımıyla ilgili makaleler yazmış ve gerçekçiliğin Rusya’da yerleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Çernişevski’ye göre sanatçı gerçekliği yansıtmalı ancak kopya etmemelidir; gerçekliği yansıtırken de öze ait olanla olmayanı ayırt etmeli; gerçekliği açıklamalı, hatta yargılamalıdır. Rus gerçekçiliği, bu noktada (gerçekliği açıklama ve yargılama konusunda) batı gerçekçiliğinden ayrılmaktadır. Bu eleştirmenler, genel olarak devrimci ve toplumcu tutumu benimsemiştir.

Gerçekçilik akımı, zaman içinde, konu ve yöntem olarak, psikolojik gerçekçilik, bilinç akımı tekniği ve büyülü gerçekçilik gibi türlü sanat akımlarına evrilmiştir.

Marksist estetik, gerçekçilik akımıyla doğrudan doğruya bağlıdır ve sırtını bu yüzyıllarda yansıtma kuramı kapsamında ortaya çıkmış gerçekçiliğe dayadığı söylenebilir. Marksizm ve gerçekçilik aynı yüzyılın temel akımlarıdır. Marksist estetik, 1934’lere kadar sanat ile ekonomik yapı arasındaki ilişkilerin araştırıldığı birinci dönemden sonra, bir ikinci döneme girmiştir. Birinci dönemde 1917 Devriminden sonra -1934’e kadar olan süre içinde- Rus biçimcileri, fütüristler kendilerini ifade edebiliyorlar ve yeni sanat akımları hoşgörü ile tartışılıyordu, partinin tek bir sanat görüşü yoktu. 1934’ten sonraki ikinci dönemde, toplumcu gerçekçilik akımının temelleri atıldı; toplumcu gerçekçilik akımı Sovyetler Birliği’nin resmi bir ideolojisi oldu. 1934’teki Yazarlar Birliği’nin 1. Kongresi’nde Andrei Zhdanov (Jdanov) toplumcu gerçekçiliğin temellerini ortaya koymuştur.

 

Marks, Engels ve Plehanov

Ne Marks ne de Engels estetik üzerine toplu bir yapıt ortaya koymuştur. Marks ve Engels, genel Marksist kuram içinde, sanatı ekonomik yapıya bağlamaya çalışmışlar ve böylece estetiğin temel ilkelerini belirlemeye uğraşmışlardır. Her ne kadar her ikisinin de sanat ve edebiyat üzerine görüşlerini yansıtan toplu yapıtları yoksa da, yapıtları içinde ve mektuplarında sanat üzerine metinleri vardır. Her ikisi de, sanat ve edebiyata düşkün, klasikleri çok iyi bilen, hatta şiir, roman ve trajedi yazmayı deneyen kişilerdir. Homeros, Shakespeare, romantik dönemin en önemli yazarlarından Goethe ve Fransız Devrimi’nin tüm Avrupa’da yayıldığı dönemde kralcı, gerici olan ve eğlenceye düşkün olan Balzac Marks’ın sevdiği yazarlardır.

Marksizm, genel olarak, ekonomik teori üzerine oturtulmuş bir tarih felsefesidir. Tarihsel gelişme bir dizi toplumsal yasaya göre oluşur. Bu toplumsal yasalar da tarihsel maddecilikle açıklanır. Tarihsel maddeciliğe göre üretim güçleri ve üretim araçları arasındaki ilişkiler o toplumun ekonomik yapısını oluşturur. Altyapı denilen bu ekonomik yapı, toplumun ahlak, hukuk, din, öğretim, sanat gibi üstyapı kurumlarını belirler. Bütün üstyapı, altyapı tarafından belirlenir. Üstyapıyı belirleyen ekonomik yapıda egemen olan sınıflar, doğal olarak üstyapı kurumları olan sanat ve edebiyatı da biçimlendirir. Sanat ve edebiyat, sınıf çıkarlarını gözetir, dile getirir, savunur, topluma benimsetir; bu nedenlerle de ideolojiktir.

Her ne kadar genel görüş bu yönde olsa da, Marks ve Engels’in bu kalıba bire bir uyduklarını söylemek pek olanaklı değildir çünkü aynı Marks eski çağlar Yunan sanatı ve ekonomik durumunu ayrıntılı olarak incelemiş ve şu sonuca varmıştır: “Toplumun genel gelişmişliği ile sanat arasında bire bir ve doğrudan doğruya bir ilişki yoktur” ve “Ne etken olma durumu ekonomik koşullara bağlıdır ne de sanat ve öteki üstyapı kurumları ekonominin edilgen sonuçlarıdır”.

Marks bu konuda yalnız değildir. Engels de “Maddeci yöntem, tarihsel olgulara kalıp gibi uygulanamaz, yöntem yalnızca bir kılavuzdur ve yöntem genel olarak sanat konusunda ekonomik determinizm (gerekircilik) gibi dar bir kalıpla uygulanamaz” diyerek, Marks’ı desteklemiştir. Engels, 1885 yılında Minna Kautsky’e Mektuplar’ında “Taraf tutucu edebiyata hiç de karşı değilim, ancak şuna inanıyorum ki yazarın taraflılığı açıkça ortaya konmamalı, taraflılık yapıttaki durumdan ve eylemden çıkmalıdır” ve Margaret Harkness’a yazdığı mektupta da “Yazar kendi görüşünü ne kadar saklarsa, sanat yapıtı için o kadar iyidir” demiştir. Her ikisinin de sanat ve edebiyata yaklaşımları aynıdır. Bunu, Stalin’in adamı olan Zhdanov’un 1934’teki Sovyet Yazarlar Birliği’nin 1. Kongresi’nde söylediği “Sovyet edebiyatı taraf tutmaktan korkmaz çünkü sınıf edebiyatı olmayan ve yan tutmayan bir edebiyat, edebiyat değildir” açıklamasıyla karşılaştırırsak, 1934’ten sonraki Zhdanovcu yaklaşımların -yoksa Stalinci mi demeliyim- Marksizm’den bir sapma olduğunu söylemek, kanımca, pek yanlış olmaz.

Sanat ve edebiyat bağlamında Marksist anlayışla ilgili ilk kapsamlı yapıt, Plehanov’dan gelmiştir. Plehanov, “Sanatın kökeni iştir”, anlatımıyla özetlenebilen görüşüyle, sanatların doğuşunun insanların yaşamaları için yapmaları gereken etkinliklerden kaynaklandığını söylemektedir. Bütün sanatlar, ilkel toplumların beslenme ve barınma gibi temel gereksinmeleri için yararlı olan etkinliklerden doğmuştur; örneğin avlanacak hayvanlarının hareketi, insanların bu hayvanların hareketlerini avlanma öncesi ya da sonrası taklit etmesi, kendini av hayvanlarıyla özdeşleştirerek avlanma eyleminin daha verimli olmasını sağlama süreci dansa evrilmiştir. Bunun gibi turnaların göçü, tohum serpme gibi örnekler de verilebilir.

Plehanov’a göre, egemen sınıf ilerici bir sınıf olma özelliğini yitirirse, sanat yozlaşır, özünden kopar, sanat yalnızca sanatın özüyle değil, biçimiyle uğraşır, bu da sanatçıyı ya ‘sanat için sanat’ anlayışına ya da mistisizme götürür.

Darwin, hayvanlarda ve insanlarda bir güzellik içgüdüsü olduğunu, hayvanların ve insanların evriminde bu güzellik içgüdüsünün önemli bir görev üstlendiğini, cinslerin karşı cinsleri seçerken bu güzellik içgüdüsüne göre davrandıklarını, eşlerini buna göre seçtiklerini öne sürmüştür. Kant da, “İnsanlar güzel karşısında çıkar gözetmeden estetik bir zevk alırlar, sanat yarar peşinde koşmaz” demiştir. Plehanov, bu görüşlerden yola çıkarak, “Başlangıçta nesneler yararlı olduğu için kullanılmıştır, daha sonra bu nesnelerin kullanımı estetik açıdan güzel bulunmuştur, güzel olan yararlı ve değerlidir çünkü insan yaşantısını kolaylaştırır; dolayısıyla yararlı olan bu nesneler zenginlik ve daha sonraki aşamalarda da estetik bir zevk öğesine, sanat yapıtına evrilmiştir” yargısına varmıştır. Günümüz ileri toplumlarında güzeli kavrayıp estetik olarak zevk aldığımızda, bununla nesnenin yararlı olup olmadığını düşünmeyiz. Ama bilincimizde nesnenin güzel olmasının nedeni, bireysel bir yarardan çok, insan türüne ait bir yarardır. Sanat da türümüze yararlı olan şeylerin evrilmesiyle ortaya çıkmıştır.

Sanat yapıtını bilimsel yapıtlardan ayıran öğe, gerçeği mantık-akıl-bilgi yoluyla değil, imgeler aracılığıyla dile getirmesidir. Bu nedenle de, sanatın kendine özgü bir yapısı ve değeri olduğunu düşünmektedir Plehanov. Yapıtın biçimi, içeriğine uygun olmalıdır, yapıt gerçeği imgeler aracılığıyla açıklar çünkü yanlış bir imge ve biçimle gerçekliğin olduğu gibi yansıtılabileceğinden kuşkuludur. Sanat yapıtlarında açık ve doğrudan doğruya propagandanın yeri yoktur Plehanov’a göre.

Sanat ve toplumsal yaşantı, birbirleriyle bire bir ilintilidir. Sanat ile egemen sınıf arasındaki ilişki, sanatçı ile yapıtlarını etkileyerek biçimlendirir. Sonuç olarak sanat ile ideoloji arasında şaşmaz bir nedensellik bağı vardır ve bağ mekanik, değişmez, deterministik (gerekirci) bir bağdır. Plehanov’un görüşlerinin, Plehanov sanat ve toplum yapısı arasında bire bir, değişmez, doğrudan doğruya ve öngörülebilen bir nedensellik bağından söz ettiği için Marks ve Engels’ten mekanik anlamda bir kopuş ya da daha ılımlı söylemek gerekirse bir sapma olduğunu belirtebiliriz.

Plehanov, “Estetik duygu yerine beğendiğimiz düşünceleri söyleyerek okurlarda hoşlanma duygusu uyandıran yazar, gerçekçi bir sanatçı olamaz. Yaratılan imgeler bir konuyu kanıtlamaya yararsa, sanatçı bir makale yazıcısına dönüşür” söyleminden ötürü, 1934 sonrası döneminde gözden düşmüştür. Plehanov’un gözden düşüşü, yalnızca Marksizm’den mekanik sapmasından ötürü değil, sanatın bir propaganda aracı olmadığını, devletin sanatçıya yol göstermemesi gerektiğini, sanatın kendine özgü bir dünyası olduğunu ve yapıtların politik yönü ile estetik yönünün ayrı olduğunu söylemesinden ötürüdür. Tüm bu nedenlerden ötürü Plehanov’un görüşleri 1934’ten sonra önemini yitirmiştir. 1930’lar sonrası, toplumcu gerçekçilik egemenliği duyurmuştur.

 

Gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik

Gerçekçilik ve toplumcu gerçekliğin ortaya çıkışı daha önceki paragraflarda açıklanmıştı. Toplumcu gerçekçilik akımı, sanatın ne olduğu değil, nasıl olması gerektiği konusuna odaklanmaktadır. Bu akıma göre sanat bir yansıtmadır. Sanat, toplumun günlük yaşantısını işçi sınıfının eğitimini gözeterek yansıtır, bu anlamda da gerçekçilik akımına yakındır. Ancak toplumsal gerçekçilikte, belirtilen (yansıtılan) gerçekçilik, toplumsal gerçekçiliktir ve devrimci gelişme içinde görülür.

Gerçekçiler, topluma bakıp, bunun özünü yansıtacak biçimde, mevcut olan durumu ve insan tiplerini çiziyorlardı. Toplumcu gerçekçiler ise bugünkü toplumun göçmeye yazgılı olduğunu bilir ve bunu gösterir; aynı zamanda doğacak olan ‘yeni’yi, yeni insanı ve yeni toplumu gösterir. Gorki, Buharin, Radek gibi yazarlar toplumcu gerçekçilik akımını benimsemiş ve izlemişlerdir.

Radek, “Gerçekçilik çöken kapitalizmi yansıtmak değildir yalnızca; aynı zamanda yeni sınıfın ve yeni bir kültürün doğuşunu yansıtmaktır. Gerçekliği yalnızca bilmek değil, toplumun nereye doğru gittiğini de bilmek gerekir; bu türlü sanat yapıtları toplumsal çelişkilerin nereye varacağını bildiren yapıtlardır” demektedir. Bu, sanat yapıtlarına, bir anlamda yeni bir ekonomik ve toplumsal yapı kurmak ödevini yüklemektedir ki, bu Marksizm’in temellerine tümüyle aykırıdır.

 

György Lukacs

Lukacs’ın Marksist estetik içinde özgün ve önemli bir yeri vardır. Lukacs, “Sanat bir yansıtmadır” diyerek, sanatı yansıtma kuramı çerçevesinde ele aldığını belirtiyor. Yansıtma edimini de gerçekçilik (toplumsal gerçekçilik), doğalcılık, eleştirel gerçekçilik ve toplumcu gerçekçilik yöntemleri temelinde inceliyor.

Lukacs’a göre yazarın görevi toplumun iç yapısını ve dinamiğini kavramak, olay örgüsüyle tarihsel güçlere somutluk kazandırmaktır; bunu gerçekleştiren yazar gerçekçi bir yazardır. Tipik kişiler, tarihsel güçleri kendi kişiliğinde somutlaştırır. Lukacs’ın tipik kişileri, Aristoteles’in tipik kişilerinden farklıdır. Farklılık, Aristoteles’te tipik kişiler, insanın değişmez doğasıyla belirlenmiştir, çağa göre değişiklik göstermezler; Lukacs’ın tipleri ise toplumdaki mevcut nesnel güçler tarafından belirlenmiştir, toplumsal güçlerdeki değişiklikler tiplere yansır. Tipik olanı kavrayan yazar, kendi ideolojisi ne olursa olsun,  gerçekçi bir yazar demektir. Bu yazar, değişmenin dinamizmini sağlayan toplumsal güçleri bilinçli ya da bilinçsiz olarak sezmiş ve anlamış, bunları da yapıtında yansıtmıştır. Balzac ve Scott bu tür yazarlara örnektir.

Doğalcılık, önemli ile önemsizin ayırt edilmemesidir. Gerçekliğin belirleyici ile belirleyicisi olmayanın ayırt edilememesidir. Yazar, önemli olanı önemsiz olandan ayırt etmez ve ayrıntılar belirli bir perspektife dayanmazsa, gerçekçilik yapıtta yalnızca yüzeysel olarak yansıtılır. Bu nedenle, doğalcılıkta, tipik olanın yerini sıradan kişiler almış demektir; yazar seçme edimini gereğince yerine getirememiş ve yapıtını gereksiz ayrıntılarla doldurmuş demektir. Böyle olunca da, yansıtılan nesne doğru olsa bile, yapıt tarihsel özden kopuk olur; yapıtta sıradan kişilerin fiziksel özellikleri, psikolojisi ve kalıtımsal özellikleri gibi öğeler öne çıkar.

Toplumcu gerçekçilik sosyalist toplumlarda uygulanırken, eleştirel gerçekçilik hem kapitalist toplumlarda hem de sosyalist toplumların başlangıç aşamalarında kullanılmalıdır. Eleştirel gerçekçiliğin sosyalist toplumlarda kullanılmaması yanlıştır çünkü bir toplumda sosyalist bir devrim oldu diye tüm insanlar ve tüm toplum yapısı bir gecede değişmez. Sosyalist toplumların başlangıç aşamalarında da kapitalist toplumun kalıntıları ve kişilik özellikleri bulunur.

Bu nedenle 1934 sonrası edebiyatta övünülecek bir şey bulamaz Lukacs. Ona göre perspektif (bakış açısı) yanlış uygulanmış ve tipik olan yansıtılamamıştır. Zhdanov’un “olumlu kahramanlar, devrimci romantizmin temsilcisi olup, bu durum toplumcu gerçekçilikle çelişmemektedir” söylemiyle belirttiği olumlu kahramanlar yaratma öğretisini Lukacs benimsememiş, itici bulmuştur. Lukacs’a göre olumlu kahramanlar yaratma düşüncesi gerçekliğin doğru olarak yansıtılmasını engelleyen, tipik olandan yoksundur; böyle bir edebiyat şematik ve propagandaya dönük bir edebiyat yaratmaktadır. Lukacs, bu bağlamda partinin sanat ideolojisinden ayrılmaktadır. Bu nedenle de, Lukacs’ın estetiği, burjuva sanatını yadsıyan ve yalnızca işçi sınıfının sanatını onaylayan sınıf sekterliğini aşmış, Plehanov’un mekanik materyalizminden sıyrılmış ve daha diyalektik bir görüş ileri sürmüştür. En zayıf yönünün ise edebiyatta gerçekçiliği tek yöntem olarak ele alması ve yeni anlatım biçimlerini kabul etmemesidir.

Aslında Marksizm ve gerçekçilik aynı yüzyılda ortaya çıksa ve Marks ile Engels gerçekçiliği benimseseler de, her ikisi de hiçbir yapıtında gerçekçiliği sanat yapıtlarında olmazsa olmaz,  tek yöntem olarak belirtmemiştir. Genelde gerçekçi yöntemin geniş kitlelerce en iyi anlaşılan, kitlelere yakın en iyi yöntem olduğu düşünülmüştür. Sonuçta Marksizm toplumu ekonomik, politik ve ideolojik açıdan eleştirir; sanat ve edebiyat yapıtları da toplumu sanatsal yönden eleştirir.

Gerçekçiliğin tek yöntem olarak ele alınması, Lukacs ile Brecht arasındaki büyük bir tartışmanın çıkış noktasıdır: Brecht, gerçekçiliğin tek yöntem olarak ele alınmasına karşı çıkmaktadır. Brecht’e göre, gerçekçiliğin tek yöntem olarak düşünülmesi, hem tarihsel koşullara ters düşmektir hem de bağnazlıktır. Brecht’in yapıtları biçim ve yöntem olarak farklı bir anlayışı sergilemektedir; salt bu yüzden uzun yıllar Sovyetler Birliği’nde oynanmamıştır.

Bugün de Ernst Fischer, gerçekçiliğin tek koşul, tek yöntem olmadığını söylemektedir. Önemli olan gerçekçilik değil, gerçekliği yansıtırken toplumcu bir bakış açısına sahip olmaktır. Bugünün toplumcu yazarları yeni anlatım yolları araştırıp uygulamalı ve diğer yazarlardan yeni şeyler öğrenmelidir.

 

Üretim olarak sanat

1960’da edebiyatı yansıtma değil de, bir üretim olarak ele alan yeni bir akım doğmuştur. Edebiyatta üretim kavramı iki ayrı düzlemde ya da boyutta değerlendirilmektedir. Birinci düzlem, sanatçının üretim yaparken ideolojiyi dönüştürerek yaptığı üretim ve ikinci düzlem de edebiyatın kendi üretim tarzı ve ilişkileridir. Birinci düzlem; bir ürün ortaya çıkarma ve çevresel koşullardan tümüyle bağımsız sıfırdan bir ürün yaratma değil, edebiyatın ideolojiyle ilişkisidir, bu nedenle de bir üstyapı kurumudur. İkinci düzlem edebiyatın altyapısıdır, bir başka deyişle, ürünün hazırlanarak, dizgiden ve baskı makinelerinden geçmesi, yayımlanması, dağıtımı ve tüm bu süreçleri belirleyen ekonomik ve toplumsal yapısıdır. Edebiyatın ideolojiyi nasıl dönüştürdüğü sorunu, kendi altyapısı (üretim tarzı ve ilişkileri) içinde çözümlenmek zorundadır.

Bu akımın yaratıcısı Louis Pierre Althusser’e göre, toplumsal gerçeklik ekonomik gerçekliğe bire bir ve mekanik olarak indirgenemez çünkü toplumsal gerçeklik ekonomik, politik ve ideolojik düzeyden oluşur ve her birinin kendi görece özerkliği vardır.

İdeolojinin kendine özgü bir özerkliği vardır; ideoloji, aynı zamanda öteki düzeyler üzerinde etkili olan bir üstyapı kurumudur. İdeoloji, düzenin kendini doğrulamasını sağlayan bir fikirler bulutu değildir. İdeoloji; din, okul, öğretim gibi devletin ideolojik aygıtları içinde üretilir. Bunun dışında bir de ordu, polis, mahkeme gibi devletin baskı aygıtları bulunmaktadır. Gerek devletin ideolojik aygıtları gerekse devletin baskı aygıtlarının görevi, sınıf yapısının bireylerce benimsenmesini sağlayan bir ideoloji üretmektir. Bu ideolojiyi benimseyen birey, işinde yaşadığı toplumun gerçek üretim ilişkilerinin ayırdına varamaz ve kendini sömürülen bir kişi olarak göremez.  İnsanlar, mevcut düzenin doğal ve zorunlu olduğunu düşünür.

Edebiyat, bilimle ideoloji arasında yer alır; ne ideoloji gibi bir yanılsama ne de gerçek bilgidir. Edebiyatın değeri, ideolojinin iş görmesini sağlayarak bir tür bilgi vermesidir ancak edebiyat bilim gibi kavramsal bir bilgi değildir.

Edebiyat bir üretimdir; ürüne dönüştürülmüş ve dolayısıyla kendini ifade etmiş (yazıya dökülmüş) bir ideolojidir. Edebiyat ile ideoloji arasındaki ilişkiyi, şöyle değerlendiriyor Althusser; edebiyat ideolojiyi hammadde olarak kullanır, ideolojiyi kendine özgü yollarla dönüştürerek sergiler ve görünürlük sağlar. İnsanlar, kendi ve başkalarının yaşantılarına, gerçek (sömüren ve sömürülen) ilişkiler yerine kendilerine öğretilen bakış açılarından bakarlar. Edebiyat da, insanların yaşantısını anlatır, ama edebiyat insanların yaşantılarını doğrulayan bir ideoloji değildir çünkü yaşantıyı bize yansıtmakla kalır, doğrudan bize gösterir, yaşantıyı bize görünür kılar.

Daha önceki dönem Marksistleri, edebiyatın, altyapının ir ürünü olan ideolojiyi bire bir ve mekanik olarak yansıttığını düşünüyorlardı. Edebiyatın ideolojiyle ilişkisi Plehanov’a göre mekanik, Lukacs’a göre diyalektikti ancak her iki ana akım da sonuç olarak edebiyatın toplumsal gerçekliği yansıttığını savlamaktadır.

Günümüzde Pierre Macharey ile Terry Eagleton gibi eleştirmenler, Althusser’in yaklaşımını sürdürmektedir. Bu iki eleştirmen de, edebiyatın bir üretim olduğunu, yazarın da yapıtını yoktan var etmediğini, bazı malzemeleri kullanarak işlediğini ve bir ürün ortaya çıkardığını söylemektedir. İdeoloji ile gerçeklik Marksizm’in temelidir. Romanlarda sergilenen insanlar arasındaki ilişkiler, gerçek yaşantıdaki ilişkileri yansıtır. Ancak ideoloji yapıta yansırken kendi içinde uyumlu ve tutarlı olmak zorundadır, gene de bu ideoloji yapıtta dönüşüme uğrar ve fark edilir duruma gelir.

Lukacs, edebiyatın bilgi verdiğini ve bu bilginin bilimsel bilgi olmadığını ama toplumsal gerçekliğin özünü yansıttığını söylüyordu. Macharey ise edebiyatı, malzemeyi dönüştüren, ideolojiyi fark edilir kılan ve kendine özgü bir etkinliği olan toplumsal bir güç olarak düşünüyor.

Macharey, Jules Verne’in ‘Esrarengiz Ada’ kitabının eleştirisini yaparak, Marksist edebiyat eleştirisini bu kitaba uyguluyor. Adaya gidenler, adaya bilim ve tekniği götürüp uygulayarak, adaya uygarlık götürüyorlar; ada gelişiyor. Ancak bu adada batılılar adaya gitmeden önce yerleşik yerliler var ve bu yerlilerin de kendilerine göre bir yaşantı biçimleri var. Ada boş ve el değmemiş değil. Batılılar, adanın yaşantı biçimini, toplumunu dönüştüyorlar.  Kitap, bu bağlamda, sömürgeci burjuvazi ideolojisinin insanlık adına ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse sömürgeciliğin amaçlarına ulaşması için geçerli kılınmasıdır. Her ne kadar, Jules Verne, ister bilerek isterse bilmeden, bu konuda bir şey söylemese ve yazmasa da, kitap satır aralarında ya da kitabın belirtilmeyen boşluklarında sömürgeci burjuvazinin ideolojisi ortaya konuluyor. Eleştirmenin görevi de yapıtı açıklamak ve yorumlamak değil, yazarın söylemediklerinin anlamını belirtmek, arka plandaki ideolojiyi sergilemektir.

Terry Eagleton da, Machrey’e “Eleştirinin işlevi, metnin tamamlanmamışlığı içinde, metnin asıl ilkesini oluşturan bu söylenmemişlerin ideolojisi açıklamaktır” diyerek destek veriyor. Lukacs, eleştirmenden yapıtta birlik ve tutarlılık araması gerektiğini söylerken, Macharey ve Eagleton tam tersine eleştirmenin metnin tutarsızlığını yakalaması gerektiğini belirtiyorlar. Lukacs, bir yapıtı değerlendirirken burjuva estetiğinin sorunlarına bağlı kalmıştır. Althusserciler için önemli olan, yapıtın ideolojiyi sergilerken verdiği açıklardır.

 

Marksist eleştirinin özellikleri

Marksist eleştirinin özelliklerini aşağıdaki maddelerle özetlemek olanaklıdır:
Marksist eleştiri;

  • Bir sanat olayının nedenlerini araştırır ve açıklar. Bu nedenler; ekonomik koşullar ve toplumdaki sınıf çatışmalarıdır.
  • Bir sanat yapıtının oluşmasına yol açan nedenleri yargılar.
  • Değer ölçütleri; toplumsal yapı, sınıf farkları ve çatışan güçlerdir.
  • Herşeyden önce içeriği eleştirir. Bir sanat yapıtı, ezilenlerin çıkarına ters düşmemelidir.
  • Yapıtın okur ve toplum üzerine etkileri önemli ve öncelikli konudur. Estetik ölçütler –kimi Marksist eleştirmenlere göre- göz ardı edilmiştir.

İçerik ve biçim konusunda Marksistler arasında derin görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Kimileri, yapıtın sanatsal yönünün (biçeminin) de içerik kadar önemli olduğuna, önemli olanın olumlu olan tezin sanatsal olarak işlenmesi gerektiğine, tezin sanata özgü yollardan yapılıp yapılmadığına önem verir. Kimileri de tam tersi görüşleri savunur.

 

Üç Marksist görüş

Marksizm’in sanat ve edebiyat üzerine olan görüşlerini, Berna Moran’ı izleyerek üç ayrı çatıda toplamak olanaklıdır:

  • Bütün toplumcu yapıtlar iyidir
  • Her iyi yapıt toplumcudur ama her toplumcu yapıt iyi değildir,
  • Bazı toplumcu yapıtlar iyidir.

Birincisi, Zhdanov’un 1934’te ortaya koyduğu görüştür. Buna göre; sanat politikanın bir yoludur, bir propaganda aracıdır. Yapıtların sanatsal yönünün olmaması önemli değildir, önemli olan sanat yapıtının tezidir, işlevidir, neyi amaçladığıdır. Buna göre toplumcu görüşü olan bir kişi, bu görüşle şiir, roman gibi bir sanat yapıtı ortaya koyabilir. Bu görüşün, ciddi ve üzerinde konuşup tartışılacak bir görüş olmadığı bellidir ve hiçbir ciddi eleştirmen bu görüşü savunmamıştır.

İkinci görüşün temsilcisi olarak Lukacs’ı gösterebiliriz. Bir sanat yapıtının iyi olması için toplumcu olması gerekli ve zorunludur ama her toplumcu yapıt iyi değildir. Toplumcu bir yapıtı iyi olarak değerlendirebilmek için, yapıtta estetik özellikler olmalıdır. Ancak estetik açıdan iyi (güzel) olan bir yapıt toplumcu değilse, iyi değildir. Toplumcu ideolojiye yardımcı olmayan yapıtlar değersizdir. Bu düşünme sistematiği, güzel ve değerli kavramlarının biraz daha ayrıntısına inmemizi gerekli kılıyor.

Eğer ‘güzel’ ve ‘değerli’ kavramları aynıysa ve ancak toplumcu gerçekliği yansıtan yapıtlar değerli ve dolayısıyla güzelse, toplumcu gerçekliği yansıtmayan yapıtlar da estetik olarak değersiz ve kusurludur çünkü yanlış bir dünya görüşüyle yazılmışlardır. Böyle yazılan şiir, roman gibi yapıtlar da sanat açısından başarısızdır. Salt bu nedenle, Kafka, Beckett, Miller, Faulkner, Joyce gibi yenilikçi yazarlar yanlış bir dünya görüşünden yola çıktıkları için başarısız olmaya yazgılıdır. Lukacs, “Yazar, kapitalist toplumlarda günlük yaşantının yavanlığından, tatsızlığından kurtulmak ve ilgi çekmek için normalin dışına kaçar”, “Bunalım, varlığın kaçınılmaz bir koşulu olur ve tüm bir gerçeklik olarak sunulur” ve “Bunalım, kapitalist toplumlarda aydının kaçınılmaz sonudur ancak tek başına gerçekliği yansıtmaz; sorun, bu bunalım değil, bununla yetinilmesinin doğru olup olmadığıdır” diyerek, yenilikçi edebiyat karşısında tutumunu ortaya koymaktadır.

Lukac’ın yenilikçi edebiyata ilişkin görüşleri oldukça katıdır. Aşağıdaki alıntılar, Lukacs’ın yenilikçi edebiyata ilişkin görüşlerini yansıtmakta ve yenilikçi edebiyata karşı tutumunu sergilemekte olduğundan önemlidir:

  • “Yenilikçi edebiyat, insanı ‘tarih dışı’, yalnız, psikopatolojik olarak görür; bunalımı nesnel gerçeklik sayar” (G. Lukacs, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı)
  • “Yenilikçi sanat, sanatın kendine baş kaldırmasıdır.” (G. Lukacs, a.g.y.)
  • “Sanat, sosyal gerçekliğin yansıtılmasıdır.” (G. Lukacs, a.g.y.)
  • “Ancak somut ve tikel olan tipik olursa, geneli ve tümü temsil edebilir; bunun için de yazarın gerçekliği doğru olarak kavraması gereklidir.” (G. Lukacs, a.g.y.)
  • “Yazar gerçekliği kavramışsa, özü ve tümü doğru olarak yansıtır.” (G. Lukacs, a.g.y.)
  • “Gerçekçi edebiyatta her ayrıntı hem kişisel hem de tipik bir nitelik taşır.” (G. Lukacs, a.g.y.)
  • “Modern yenilikçi edebiyat, yanlış dünya görüşü nedeniyle, nesnel gerçekliği kavrayamamış ve tipik olanı sergileyememiştir.” (G. Lukacs, a.g.y.)

Sonuç olarak gene Lukacs’ın sözleriyle “Toplumculuk gerekli ama yeterli bir şart değildir”.

İkinci görüş bağlamında, toplumcu ideolojiye yardımcı olmayan yapıtların  değersiz olduğu çünkü ‘güzel’ ve ‘değersiz’ kavramlarının ayrı kavramlar olduğu ve toplumcu olamayan yapıtların güzel de olsa değersiz olduğu ileri sürülmektedir. Bu düşüncenin temelinde, Tolstoy gibi yazarların, “Sanat ve güzellik ancak insanlara yararlıysa değerlidir” görüşü yatmaktadır. Politik olarak insanlara yararı olmayan bir yapıt, değersizdir; bir sanat yapıtı insanlara yararlı değilse, güzel de olsa, değerinden ve estetik biçiminden kaybederek değersizleşir.

İyi bir sanat yapıtı için toplumculuk ne gerekli ne de yeterli koşuldur sözleriyle özetlenebilen üçüncü görüşün temsilcileri ise, Ernst Fischer, Theodor W. Adorno, Terry Eagleton, Walter Benjamin gibi eleştirmenlerdir. Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği adlı yapıtında, “Bir yapıtı ilerici ya da gerici olmasına göre yargılayamayız” ve “Sanat yapıtları, çoğu kez nesnelleştirilmiş ideolojilerdir ama çoğu kez de tam tersi gerçekliğin ideolojiye karşı zaferidir” diyerek, temelini Althusser’de bulan ideoloji ve sanat yapıtı arasındaki ilişkiye gönderme yapmakta ve sanatın görece özerkliğini vurgulamaktadır.

Fischer, toplumcu sanatçının işlevini “emekçi sınıfının tarihsel görüş açısını benimsemesi ve toplumcu düzenle kendi arasında köklü bir özdeşlik kurması” olarak tanımlamaktadır.

Fischer’in Kafka, Faulkner, Beckett gibi yazarlara bakışı Lukacs’dan farklıdır: “Çağdaş burjuva düzeni, Kafka, Faulkner, Beckett gibi büyük sanatçılar yaratacak güçtedir”. Fischer’in, modern sanata, yenilikçi edebiyata, ‘bunalım’ edebiyatına yaklaşımı ise “Modern sanata, yozlaşmış sanat olarak bakılamaz” sözleriyle özetlenebilir.

Gerçekçi yöntem konusunda ise, gene Lukacs’tan farklı olarak, “Gerçekçi yöntem, gerçekliğin yansıtılması için tek bir yöntem değildir, özün yansıtılması estetik bir kategori, gerçekçilik ise bir yöntemdir; gerçeklik sürekli değiştiği için anlatım biçimlerinin de sürekli değişmesi gerekir” ve “Sanatta, burjuva ya da proleter, kapitalist ya da sosyalist biçimler ya da anlatım yolları yoktur, toplumcu bakış açısı vardır” diyerek, gerçekçi yöntemin sanat yapıtlarında uygulanması gereken tek bir yöntem olmadığını belirtmektedir. Bu görüş, bu bağlamda, Brecht’in gerçekçiliğin sanatta tek yöntem olmadığı, sanatçının farklı anlatım biçimleri denemesi, bulması gerektiği teziyle örtüşmektedir.

Fischer, “Emekçi sınıfın tarihsel görüş açısına katılmayan ciddi burjuva sanatı, bugün de hayatı anlamamıza yardım eden değerli yapıtlar verebilmektedir” diyerek, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermektedir.

 

Son söz

Yukarıdaki metinde ve yapılan alıntılarda, farklı görüşlerdeki Marksistlerin değişik görüşlerinden söz edilmiştir. Ancak edebiyat eleştirisinde çağcıl Marksist yaklaşımın, yapıtın değerlendirilmesi için yazarın dünya görüşünün ve yapıtın içerdiği toplumcu öğelerin göz önünde bulundurulması gerektiği ancak bunun gerekli ve yeterli tek koşul olmadığını söylemek pek yanlış olmasa gerekir. Sanat yapıtlarında insanlar arası ilişki, yaşantının anlamı ve değeri, insanın kaderi gibi insana özgü durumların nasıl yansıtıldığı ile birlikte sanat yapıtlarının güzelliği, sanatsal yönü, estetiği de değerlendirilmelidir.

 

KAYNAKÇA

 

  • Adorno, T.W. ve HORKHEIMER, M.: “Aydınlanmanın Diyalektiği”, 1. Basım, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2010.
  • Althusser, Louis: “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”, 2. Basım, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006.
  • Benjamin, Walter: “Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri: Alman Romantizminde Sanat Eleştirisi Kavramı”, 3. Basım, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.
  • Eagleton, Terry: “Marksizm ve Edebiyat Eleştirisi”, 1. Basım, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
  • Fischer, Ernst: “Sanatın Gerekliliği”, 4. Basım, Sözcükler Yayınları, İstanbul, 2015.
  • Güngör, Süleyman: “Althusser’de İdeoloji Kavramı”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Isparta, Y: 2001, C.6, S.2, s. 221-231.
  • Moran, Berna: “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”, 23. Basım, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013.
  • Tamas, G.M.: “Sosyalizm Harabelerinin Üzerine Komünizm” içinde Badiou, Alain ve Zizek, Slovoj (derl.): “Komünizm Fikri: Berlin Konferansı, 2010”, 1. Basım, Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s. 215-236.
  • Troçki, Leon: “Edebiyat ve Devrim”, 2. Basım, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 1989.
  • Zedung, Mao: “Yenan Forumunda Sanat ve Edebiyat Üzerine Konuşmalar”, 1. Basım, Yıldız Yayınları, İstanbul, 1975.

 

 

Mehmet Yakut – Özyaşam Öyküsü

10 Şubat 1953 İstanbul (Şehremini) doğumlu. Pertevniyal Lisesini bitirdi; ODTÜ Kimya Mühendisliğinden lisans ve Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliğinden yüksek lisans (yüksek mühendis) derecesi var; İngilizce ve az Almanca biliyor. Uzun yıllar özel kuruluşlarda çalıştı ve halen de bir özel kuruluşta çalışmaya devam ediyor. İstanbul’da oturuyor. Evli ve iki kızı var.