Gazeteci yazar Emin Karaca’yı edebiyat ve basın dünyasının olduğu kadar Türkiye solunun da hafızası olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Türkiye siyasi tarihinde unutulmaya terk edilenin, ayrıntıda kalanın, gözden kaçırılanın, görünenin altındaki gizli tarihin izini sürmek gibi herkesin cesaret edemeyeceği alanlara açılır çalışması. Gazetecilik-yazarlık ve politik kimliği ile şekillenen çalışmaları, hem tek tek bu alanların, hem de tümünün kesişme noktalarının tarihselliğini içeren bir haritalandırma girişimi olarak da düşünülebilir. Özellikle Nazım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı ve Esat Adil üzerine yaptığı çalışmalar, yaşam öykülerini dünya görüşlerinde temellendiren ve Türkiye politik tarihinde ayrıksı yerleri olan isimler hakkında yapılmış önemli çalışmalardır.

Türkiye’de basına ve edebiyat dünyasına içeriden bakan “kavga” kitapları özellikle ilgi çekicidir… Karaca’nın 2008 yılında ikinci baskısı yapılan Türk Basınında Kalem Kavgaları (Ben Senin Cemaziyelevvelini Bilirim) kitabı, Bâb-ı Âli kalemşörlerinin kavgalarına dair önemli ve kapsamlı bir arşiv çalışmasıdır aynı zamanda. Karaca bu kez edebiyat dünyasının bitmek bilmeyen kavgalarına yöneltmiş ilgisini. İki cilt şeklinde tasarlanan Türk Edebiyatında Kavga (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) isimli kapsamlı arşiv çalışmasının ilk cildi 1860-1950 dönemini kapsıyor. Her iki kitabın ismine açılan parantezler ise içerik hakkında fikir veren ironik mesafeye işaret ediyor. Basın ve edebiyat dünyasının canonu  hakkında karakteristik ipuçları ya da imaları barındıran parantezler, kitapların yüklü hacimlerini korkutucu olmaktan çıkaran bir espiriye sahip.

Bu yazının asıl ilgilendiği Türk Edebiyatında Kavga (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”) başlıklı çalışmadır. 484 sayfa ve sunuş hariç 30 fasıladan oluşan kitap 1860-1950 dönemini kapsayan kavgaların tanıklığını belgeleriyle ortaya koyuyor. Tek solukta okunması zor ama bir tarih araştırması olduğu için, başvuru kitabı olarak değerlendirilebilir. Tarihsel toplumsal yönü kadar edebiyat magazini olarak da keyifli bir okuma vaad ediyor.

Edebiyat kavgaları neden okunmalı?

Kitapta toplamında 30 fasılaya yayılan kavganın daha çok edebiyat ve eleştiri ekseninde şekillendiği söylenebilir. Edebi üretimin kritiğine dair boşluktur, tartışmadan çok kavgayı besleyen. Belirginlik kazanan bir başka unsurun, Osmanlı-Cumhuriyet geçişinin barındırdığı süreklilik ve kopuşlar hakkında olduğu söylenebilir. Ancak, Aydınlanmacı ve gelenekçi her iki kutba da hakim olan milliyetçi-maneviyatçı-ahlakçı dilden yansıyan toplum inşacı söylem ortaklığı dikkat çekici bir nitelik kazanmaktadır.

Tarihe süreklilik ve kopuş diyalektiği içinde eleştirel bakmak, bugünü anlamak ve açıklamak açısından önemli bir yöntemsel yaklaşımdır. Türk Edebiyatında Kavga her ne kadar olayların, dönemsel-kişisel-yerel akışında ilerliyor görünse de, dönemselleştirme ve dönemlerin analizinde ortaya çıkan karakteristikler aracılığıyla politik geleneğe de ışık tutar niteliktedir. Yazar sunuş yazısında, önemsediği kavgaların altını çizerken, olay aktarımlarında yorum yapmaktan ve tarafını hatırlatmaktan özellikle uzak durduğunu belirtmektedir.

Dikkatli okur için tarihsel arka plana yönlendirilen bakış, edebiyat dünyasında süren kavganın günümüzde de süreklilik arz eden biçimlerini değerlendirmeye yönelik önemli ipuçları sunmaktadır.

Cenab Şehabettin’in veciz cümlesinde olduğu gibi: “Bilirsiniz ki edebiyat âleminde karşılıklı çekişme her zaman vardır. Şu içinde bulunduğumuz Dünya Harbi biter ve belki iktisadî harpler de biter; fakat edebî harp bitmez. Hele bizde!..” (2017, 261)

Peki neden? Karaca, bu soruyu doğrudan yanıtlamak yerine, okura kendi cevaplarını bulma fırsatı tanıyan nötr bir aktarım gerçekleştirmiş. Sunuş yazısında “Türk basınında ve edebiyatında polemik hiçbir zaman ciddi bir düşünce farklılığından çıkmamıştır” notunu düşse de “Türk Edebiyatında En Sahici Kavga”yı; Tevfik Fikret-Mehmet Akif Kavgası”nı diğerlerinden ayrı tuttuğunu” belirtmektedir.

Sunuşa düşülen bu notun izini sürdüğünüzde, aslında farklı başlıklarda gruplandırılan kavgaların derininde yatan fay hattını keşfetmek mümkün. Bu tartışmada açığa çıkanın, Aydınlanmacı akıl-geleneksel İslamcı akıl ikiliğinde, bir yandan eski ile yeni arasındaki kavganın yolunu açarken diğer yandan da aslında paylaşılamayan milliyetçi rol ve misyona ilişkin ortak kaygıyı barındırdığı söylenebilir mi?

Bu kavganın fay hattında, basın-edebiyat ve siyaset (ideolojik ve doktriner ayrımlardan ziyade devlet ve milliyetçilik konularında ortaklaşan maneviyatçı bir söylem alanı olarak siyaset) kavgaları, birbirine geçişli ortak bir zeminde vuku bulmaktadır. 1950’lere kadar basın ve edebiyat kavgasının içiçe olduğu söylenebilir. Zira gazetelerde yazan isimlerin pek çoğu edebiyatın da büyük isimleridir. Hem gazeteci hem edebiyatçı kimliği, politik kimliklerle buluştuğunda ise eski-yeni, aydınlanma- gelenek, Batı-Doğu, öz- biçim tartışması son derece politik işlevsel bir zemin kazanmaktadır. Ancak burada Türkiye siyasetinin fay hattı açısından önemli bir soru beliriyor:

Dökümü yapılan kalem kavgaları sırasında, ortada gözükmeyen okur-toplumun tepki ve tercihlerini oluşturma açısından, kavgayı yaratan hatlar nelerdir? Siyasetin toplumsallaşması ile edebiyatın toplumsallaşması ya da toplumsallaşamaması arasındaki paralellik açısından kitaptaki kavgaları grupladığımızda cumhuriyet ve ulus devlet inşasında seçkinlerin rolüne dair kavgaya tanıklık ettiğimizi fark ediyoruz. Tarihin günümüze taşıdığı çözülmeyen yumağını; Ariadne’nin ipinin ucunu bu kavgalarda bulmak mümkün.

Edebiyat şatosu sapasağlam yerinde duruyor kuşkusuz. Siyasetin sarayları daha fütursuzca kuruluyor. Diğer yandan edebiyatla uğraşanların, yazar ve şairlerin niceliksel artışı ve yazının görece demokratikleşmesi ile niteliksel bir dönüşüm de yaşandı. Ve okur-toplum artık anılan döneme göre pek çok açıdan farklılaştı. Ancak bugün televizyon ve internet var ve tartışma eskisi kadar hayati olmaktan çıkmış görünüyor.

Kavgadan yana zengin bir tarih

Halit Ziya – Muallim Naci

Halit Ziya Bey, Muallim Naci kavgasından yansıyan, İzmir İstanbul uzaklığı, kuşakların uzaklığına açılıyor örneğin. Halit Ziya’nın, edebi iktidara isyanı, büyüklerin, yeniyi temsil eden gençleri ve İstanbul’un kendi dışında kalanı görmeme ısrarına dair bir isyan olarak şekilleniyor.

Ahmet Mithat Efendi’nin “Dekadanlık” başlıklı yazısında Servet-i Fünunculara yönelttiği eleştirinin dışlayıcı millici tonu, sonraki pek çok kavgaya da rengini verecek bir başlangıç niteliği taşımaktadır.

Yazarın “Türk Edebiyatında en sahici kavga” olarak altını çizdiği, Tevfik Fikret – Mehmet Akif kavgası, Tevfik Fikret’in ölümünden sonra da süren ve Cumhuriyet tarihinin derin bölünmüşlüğünü temsil eden, Batıcılarla İslamcılar arasındaki kültürel alana sıkıştırılmış kutuplaşmanın sembolüdür aynı zamanda. Ekonomi- politiğe ilişkin bir kavgadan söz etmek mümkün değildir ne de olsa.

Tevfik Fikret – Mehmet Akif

Tevfik Fikret/Mehmet Akif Kavgası’nın açığa çıkardığı kutuplaşma Sabiha Sertel’in söyleminde netleşmektedir:

“Fikret’le Akif arasında başlayan, o devrin münevverleri ile Sebil-ür Reşat’çılar arasındaki kavgaya müncer olan bu münakaşanın esası yalnız dini bir mahiyette değildir. Bu mücadele Avrupalılaşmak zihniyetiyle, Şark ve medrese ilminden ayrılmamak zihniyetinin kavgasıdır”(2017, 98).

Sertel’in özeti aynı zamanda edebiyatın sadece edebiyat olmadığının da kanıtıdır: “Fikret’le Akif kavgası Sebil-ür Reşat’çılarla inkılâp nesilleri arasında üç defadır ki tekrarlanıyor. Bunların birincisi Fikret ve Servetifünuncuların, Sebil-ür Reşat’çılarla yaptığı kavga, İkincisi Meşrutiyet Devrinde Ziya Gökalp ve gençlerin Sebil-ür Reşat’çılarla mücadelesi, Üçüncüsü de, bugün, Cumhuriyet devrinde Atatürk neslinin yani bizim, Sebil-ür Reşat’çılar ve bu zihniyeti taşıyanlarla yaptığımız mücadeledir”(2017, 105).

Bu noktada Sabiha Sertel’in: “Hiç şüphe yok ki inkılâbın kalbi Talat ve bazusu Enver ise, ruh ve şiiri Fikret’tir. Fikret en temiz manasıyla Türktü” cümlesi, İslamcılık-Türkçülük ve Garpçılık seçeneklerinin, ulus devlet inşasında toplum mühendisliği açısından barındırdıkları ortaklığın da açığa vurulmasıdır. Halid Fahri Ozansoy’un Tevfik Fikret’e yönelik saldırıları değerlendirdiği mütaalasında kullandığı cümle, milliyetçiliğin kültürel-etnik boyutları hakkında bir ayrım gibi gözükse de, Türkçülük algısı önemli bir söylemsel zaaf olarak varlığını korur gibidir: “(K)oyu milliyetçiler, daha doğrusu milliyetçiliği istismar ediciler işe karıştı.”

Edebiyatta evrenselci temaları ve tercihleri gölgede bırakan sorun, merkezinde laiklik olan kavgada asıl meselenin üzerinin milliyetçi-maneviyatçı dille örtülmesidir. Günümüzde de seküler bir devlet ve toplum algısına ulaşmayı engelleyen aynı savunmacı ideolojik koşullanma, laiklik-yurttaşlık tanımlarında hukuksal zemine kavuşması gereken anayasal aidiyetin, milliyetçi özcü söylemle üzerinin örtülmesine hizmet etmektedir.

Saldıranın, üretim alanının dilini de belirlediği ve sonuç olarak müslüman adâbına ya da vatanseverliğe atıfla inşa edilen maneviyatçı dilin, karşıtını da kendisine benzeterek dövdüğü sonsuz kavganın gölgesinde bir gelenek örülüyor. Yakup Kadri bahsinde meselenin ırksal temelde ele alınması da bu izlenimi destekler niteliktedir. Bu maneviyatçı kültüralist ortamda serpilme olanağı bulan bir başka konu da, kadimleşen komünizm düşmanlığıdır.

Edebiyat-ı Cedide, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati momentleri giderek biçim tartışmasına dönüşen bir edebi gelenek yaratmaktadır bir yandan da. Aynı süreci zaaflarla dolu olsa da, edebiyatın özerkleşmesi olarak da okumak mümkün.

Eski-Yeni, Aydınlanma-Gelenekçi İslam, İstanbul-taşra, öz-biçim, kuşak çatışmaları ve toplumcu sanat-elitist sanat tartışmalarının seyrini izlediğimizde, kitaba adını veren kavgaların, az sayıda edebiyatçının kapalı bir çevre oluşturduğu için -tartışmaların kişiselleştirilmesi ile- hedefini yitirdiği de gözlenmektedir. Ahlakçı bir dilin, aşağılayıcı sıfatlara boğduğu, edebi-estetik-teorik kriterleri göremediğimiz üsluplar ön planda olsa da, kavga vasıtasıyla edebiyatın gündemleşmesi de söz konusu. Ve arada Şahabettin Süleyman gibi, eleştirisini, dil-biçim-konu tutarlılığına yönelten isimler de göze çarpıyor. Hüseyin Rahmi’nin yanıtı ise tümüyle kişisel ve had bildirmeyi seven bir geleneğin baskınlığına işaret eder niteliktedir. Estetik tartışmadan ziyade, laf sokma, genel geçer fikirlerin havada uçuşması, kişiye yöneltilenin genelleştirilerek kategori gibi sunulması, velhasıl tartışma değil kavga var gerçekten de. Vatanseverlik, taklit, milliyetçilik, ahlak gibi torba konular havada uçuşuyor.

    Peyami Safa – Nazım Hikmet

Cumhuriyet sonrası kavgaların karakteristiği ise manifestolarla gelen toplumcu tezler ve kuşaklar arası tasfiye tartışmaları ile şekilleniyor. Bunlardan en önemlileri, Peyami Safa’nın “Kalem Kavgası” ve Nazım Hikmet’in “Üdeba-i Kiram”la (Ulu Edipler) kavgasıdır. 1929’da Resimli Ay dergisinde Nâzım Hikmet’in başlattığı kavga, toplumsal ölçütler koyan ve millilik davasında kopan kavgaya politik-estetik bir müdahale olarak da değerlendirilebilir.

İlgi çekici bir başka tartışma “Millî Edebiyat Davası” başlıklı, Kazım Nami Duru- Halit Fahri tartışmasıdır. Edebiyatta ekonomi-politik, sosyoloji, felsefe, psikoloji ve toplumsal tarihsel bakış eksikliğini dile getirmesi ve “Milli Edebiyat” kavramını tartışmaya açması açısından önemli bir tartışmadır. Yazarların yazıyı ikincil bir iş olarak sürdürme zorunluluğu, amatörlükten kurtulamama ve salt kendi içsel dünyalarından hareketle yazmalarına yol açan sebepler üzerine açılan tartışma, bugün de geçerliliğini koruyor. Milli edebiyat-toplum-dil ilişkisi, bir başka tarihsel probleme işaret ediyor ki bu da, bugün de varlığını sürdüren ve pek çok toplumsal sorunun temelinde yatan, Osmanlı-Cumhuriyet süreklilik-kopuş meselesidir. Dilde kopuş, devlet merkezci bakışta süreklilik sorunu, birey ve sınıf kategorilerini dışlayan cemiyetçilik, korporatif inşa vs. edebiyatın tarlasını çoraklaştıran millilik meselesine gelip dayanıyor.

Halid Fahri Ozansoy’un oğlu Gavsi’nin başlattığı “tasfiye” kavgası bir yandan kuşak çatışmasını keskinleştirirken, diğer yandan edebiyat çevresinin kapalı ahbap çavuş ilişkisine de bir müdahale niteliği taşıyor.

Son ve önemli savaş, edebiyatta biçim tartışmasına yol açan Garip üzerinedir. I. Yeni’nin ayırt edici yanı, daha önce Ragıp Şevki (Yeşim) ile görünür kılınan, okuyucu sorununa kazandırdığı boyuttur. Orhan Veli’nin Garip şiiri üzerine deklarasyonunun özü: “Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır” (2017, 417) cümlesinde belirgindir.

Bir başka kavga, Necip Fazıl ve Peyami Safa’nın muğlaklıkları, sapmaları ve intikam hikayeleri ile şekillenen ve mahkemelere dek uzanan, kişiselleştiğinde bir tartışmanın varacağı sonuçlar açısından da oldukça sevimsiz bir kavgadır. Estetik-politik-toplumsal kaygıların dışında ve ötesinde tarafların kişilikleri ile gölgelenmiş ve tarihsel olarak değersizliği kanıtlanmış bir kavgadır.

Kitaptan çıkartılabilecek sonuçlardan en göze çarpanı eleştirinin kurumsallaş(ama)ma sorunudur. Bu gün de tartışma, eleştiri var mı yok mu noktasında yer yer şiddetleniyor.

Uğultulu tepelerde kopan kavgalar, biraz da kavganın edebiyatını yapacak kimsenin olmamasından kaynaklanıyor. İyi kötü ilerleyen edebiyat tarihine baktığımızda siyasal-toplumsal yaşamın belirleyiciliğinin edebiyat tarlasını da çoraklaştırdığını görmek mümkün.

Bir türlü temelini kuramayan devlet, toplumsuzluğun acısını belki de en çok edebiyat ve sanattan çıkardığı içindir ki, kavga da devletten ve kültürel kimlikten uzağa ya da ona karşı bir içerik kazanamamış. Günümüze kadar uzanan kavgalara ayrılacak ikinci cildi merakla bekliyoruz.

Her okur için farklı kavgaların öne çıkabileceği, bağlamsal zenginliği içinde “gıybet” tadı da yaşatan bu çalışmaya kitaplığınızda yer açmanızı öneririm.

 

Emin Karaca, Türk Edebiyatında Kavga (“En Büyük, En Önemli, En Bilgili Yazar Benim!”), Kibele Yayınları, Mayıs 2017.