Özcan Doğan

12 Mayıs 2018

 

Edebi bir metin nasıl gerçekleşir?

Edebiyat dilin söyleme dönüştüğü yerdir diyebiliriz (langue/parole ayrımından hareketle). Söylemi ise özel koşullarda özel bir kasıtla hareket eden dil olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda, söylemi kuran öznenin yönelimine göre felsefi, bilimsel ve sanatsal söylem ortaya çıkar (ya da başka söylem türleri). Her söylemin kendine özgü gerçekleşme koşulları ve tarzları vardır. Bilim ve felsefeden farklı olarak, sanatsal ve dolayısıyla edebi söylem kurgusal yolla gerçekleşir, kurgulara dayanır. Bir başka deyişle, edebiyat sanatsal olması itibariyle bir fantazma olarak kendini gösterir. Zira sanat eseri gerçeğin değil fantazmanın alanıdır; gerçeğin bizzat kendisi olmaması itibariyle bir fantazmadır; yazar hayal görür ve anlatır.

Dil konuşma düzleminde belli bir kurgu içerir. Paradigmayı ve sentaksı oluşturan gramatikal unsurların kurgusal bir diziliş tarzı vardır. Fakat bu herkesin üzerinde uzlaştığı bir kurgusallıktır. Konuşan özne bu kurgusal uzlaşının içinde doğar ve onu taklit ederek, tekrarlayarak dilsel alana dahil olur. Ancak dil edebi-sanatsal söyleme dönüştüğü anda yazar ile okur arasında yeni bir uzlaşı tarzı ortaya çıkar. Yazar ve okur edebiyat yoluyla yeni bir kurguda uzlaşır. Onlar yalnızca bu şekilde bir araya gelebilir, birbirlerine eşlik edebilirler. Yazar bir fantazma üzerinden yola çıkarak bir söylem alanı yaratır. Bu alana kendi söylemek istediği şeyi yerleştirir; kendi “konuşmasını” söyleme dönüştürerek, sanat yoluyla kodlayarak bu kurgusal uzlaşının içine gömer. Bu süreçte söylemin taşıyıcısı olan kurgusal ajanlar ortaya çıkar. Karakter, olaylar, durumlar, nitelikler, mekanlar, zamanlar. Okur tüm bu yolları izleyerek metinde ilerler, söyleme ulaşır.

Sanatta/edebiyatta kurgu/fantazma nasıl gerçekleşir? Edebi kurgu sanatsal alandaki dilsel bir topoloji çalışmasıdır diyebiliriz. Edebi metin bir topolojik oyunlar bütünü olarak gerçekleşir. Edebiyat kipindeki dilin, yani söyleme dönüşen dilin üzerine oturduğu zemini bir topografya olarak düşünürsek, bu zeminde gerçekleşen olayları, karakterleri, zamanı, mekanı, bütün bu unsurları topografya üzerinde yaşanan kıvrılmalar ve dalgalanmalar olarak görebiliriz. Her edebiyat metninde temelde olan budur; topografik bir harita vardır ve edebiyatçı orada oyun oynar, kıvrımlar/dalgalanmalar yaratır, onlara anlamlar yükler, aşağı iner, yukarı çıkar, yan gider, düz gider, ileri gider, geri gider. Bu topolojik uzam, söylem biçiminde hareket eden dildir. Burada yazar fantazma yoluyla kurmak istediği söyleme göre hareket eder. Yazar, aslında olmayan bir şey sanki varmış gibi hareket ettiğinden, o şeyin nasıl olduğunu, neye benzediğini, neler yaptığını, nelere maruz kaldığını, nelere dönüştüğünü, ne ifade ettiğini, bunlardan bir veya birkaçını kurgulamak durumundadır. İşte onun yaptığı bu kurgular topografyada dalgalanmalar olarak karşımıza çıkar. Anlattığı şeylerin her biri belli bir tarz ve ritimle inişler çıkışlar, girdiler çıktılar yaratır; topolojik zemini işler. Okur da bu zeminde hareket ederken dalgalanmalar yaşar; bu onun yazar tarafından zemine kaydedilen verileri kat etmeye çalışırken, yani metni okurken yaşadığı dalgalanmadır; fakat okur zemini kendi tarzında, kendi algısı ve kavrayışı ölçüsünde kat ettiği için, öznel dalgalanmalar yaşar.

Belli bir edebiyat tarzı, belli bir söylem biçimi içinde hareket eden sanatçı aynı topolojik düzlemde hareket eder; aynı enstrümanları kullanır ya da farklı enstrümanları aynı tarzlarda hareket ettirir. Klasik veya romantik bir metinde topolojik zeminin nasıl hareketleneceği bellidir. Sürrealist bir metinde de edebi söylemin üzerinde akacağı harita şu veya bu şekilde bellidir. Nasıl gerçekleşiyorsa o şekilde gerçekleştiği için bellidir. O ancak bu şekilde sürrealist olacaktır. Realist veya sürrealist tarzda hareket eden yazar zeminde farklı dalgalanmalar ve sapmalar yaratabilir. Çok farklı tarzlarda sürrealist söylemler kurabilir. Fakat bunlar nihayetinde aynı zeminde gerçekleştiğinden, yalnızca topolojik sapmalardır. Yazar bunun dışına çıktığında, yani atopolojik bir sapma yarattığı anda yeni bir söylem, yeni bir akım başlatır. Realizm ile sürrealizm arasındaki geçişte olan nedir? Büyük bir atopolojik sapmadır; yazar yeni bir topos yaratır. Orada yeni kıvrılmalar ve dalgalanmalar oluşur; zira yazar yeni bir söylem kurmaktadır. Bunu yaparken, söylemin gerçekleşme koşullarının neler olacağını yeniden tayin eder. Yeni bir topolojide karakter, olay, mekan ve zamanın nasıl dalgalanacağını belirler; neye göre, hangi bağlamda, hangi koşullarda olacağını söyler. Atopolojik bir sapma yaratan yazar okuru da buna göre yeniden biçimlendirir. Gerçekçi bir metnin karşısındaki okur ile gerçeküstü metin karşısındaki okur farklı tarzlarda salınırlar. Her birinde yazar kendi okurunu kendi topolojisinde yeniden koşullandırır. Okuruna der ki sen farklı bir uzamda hareket ediyorsun; okur bunu bilerek hareket eder; eğer bilmiyorsa zaten o metnin içine nüfuz edemez; bu yazar ne diyor, der; metni kavrayamaz, çözemez; yani söylemi deşifre edemez.

Yeni bir topografyada, okur metinle karşı karşıya geldiğinde kendi adına öznel bir topoloji yaratır. Onda da bir kez daha dilin söyleme dönüşmesinin belli bir tarzı vardır. Onun kültürü, zekası, algılama yetisi ve yorumu bu tarzı belirler; nihayetinde, şu veya bu tarzda bir metinle karşılaştığında, okurun yaptığı şey algılamak, algıladığı şeyi yorumlamak ve nihayet anlamlandırmaktır. Okur bunu yaparken, dili ve yazarın oluşturduğu söylemi alır ve kendi öznel söylemiyle işler; kendi topolojisini var eder. Okur, yazarın kurduğu zeminde hareket ederken, kendi öznel kıvrımları içerisinde, inişleri ve çıkışları içinde metni kavrar. Şu veya bu şekilde kavrar. Yanlış kavraması da bir kavrayıştır. Hiçbir şey anlamadım demesi de gerçekte bir kavrayıştır. Ne var ki, hiçbir şey anlamıyorum diyen okur, metni oluşturan yazara kıyasla, metinde yeni bir topolojik sapma yaratır, zemini yeniden kaydırır. Bu metinde hiçbir şey yok demek, yazarın oluşturduğu uzay ve zamanı geçersiz hale getirip farklı bir uzay-zaman atamaktır, farklı bir topoloji içerisinde hareket etmektir. Dolayısıyla şu veya bu şekilde yeni bir topoloji kaçınılmaz olarak oluşur; zira hiçbir şey diye bir şey yoktur. Metinde bir şey vardır ama okur için belirli bir anlam kazanmaz; kavranmayan, karmaşık bir şeydir; fakat okur, karmakarışık bir imgeye baktığında, hiçbir şey görmese bile, karmaşayı görür. Metin onun için bu şekilde gerçekleşir. Dolayısıyla yazarın metni, okurda belirli bir anlam doğurmasa bile, metin tıpkı o imge gibi kendi içinde bir görünüm olarak ortaya çıkar; koordinatlar, işaretlemeler, yön levhaları kayıptır, fakat uzam orada durur; uzamın görüntüsü asgari bir topolojik gerçekleşmedir ve en kötü durumda okur için anlamsız olan şeye işaret eder.

Buna karşın, okur bir karmaşa gibi görünen metnin şifrelerini çözdüğü anda, yani yazarın yarattığı topografik dalgalanmalar içinde dans etmeyi başardığında, onun yarattığı şeyi yakalamaya başladığında, bunları becerebildiği ölçüde karmaşa ortadan kalkar ve metin belli bir tarzda kendini açığa vurur. Fakat ortaya çıkan bu manzara yazarın oluşturduğu topolojiyle tam olarak örtüşmez; çünkü yazarın söylemi esasen onun zihnindedir; bu yüzden okur metni okurken aslında yazarın değil, kendi topografyasını keşfeder; kendi dilsel alanında kendi kavrayışıyla hareket eder, yazarın söylemini kendi söylemiyle çarpıştırır, belli bir tarzda kendi söylemine dönüştürür ve öznel olarak yansıtır. Onu bu şekilde deneyimler. Burada mutlak bir uzlaşı ve örtüşme imkânı varsa o da yalnızca gramatikaldir; bu tür bir örtüşme söylem alanında değil, yalnızca dilsel alanda gerçekleşir. Tam bir örtüşmenin olabilmesi için okurun yazara dönüşmesi gerekir. “Kuşlar uçup gitti,” cümlesinde okurun ulaştığı bir anlam vardır; ama bir de yazarın kastettiği şey vardır. İkisi arasında derin uçurumlar olabilir. Mutlak örtüşmenin yalnızca gramatikal olmasının nedeni budur.

Fakat söylemi yakalamak kimi zaman bizzat yazar için de mümkün olmayabilir. Yazar bile yazdığı şeyin tam olarak ne anlama geldiğinden emin olmayabilir; birden fazla anlam öne çıkabilir; yazar bunlardan birini veya bir kaçını metne atayabilir ya da tam olarak hangisi olduğuna karar veremediği için susmayı tercih edebilir. Daha sık yaşanan bir başka durumda ise yazar zihninde ördüğü şeyi metne tam olarak yansıtamaz; zihninde yarattığı topolojik kayıtlar ile kağıt üzerindeki kayıtlar örtüşmez. Bunun nedeni aslında dilin söyleme geçiş koşullarıyla ilgilidir. Yazar, dili söyleme dönüştürdüğü anda bunu sadece kendi bireysel ve dilsel olanakları dahilinde yapar; burada zihinsel olanaklar değil, dilsel olanaklar devrededir, çünkü zihninde olan şey bambaşka olabilir ve yazar ancak yazma ve dili kullanma kabiliyeti ölçüsünde, kelime dağarcığı, imgelemi, kavrayışı, yaratıcılığı ölçüsünde zihnindeki şeyi metne aktarabilir. Ama asıl anlatı, asıl topolojik resim, o topografya üzerindeki asıl renkler, yükseltiler, derinlikler, ırmaklar, dağlar, ormanlar, vadiler, kısacası asıl görüntü yazarın zihninde belli belirsiz bir hayalet gibi dolaşabilir; bu durumda hiçbir zaman o hayaletle kağıttaki görüntüsü birbiriyle örtüşmez, özdeşleşmez. Yazar dahi zihnindeki görüntüyü tam olarak oluşturamamışsa, okur ona büsbütün uzak kalır. “Kuşlar uçup gitti” cümlesi okur için olduğu gibi, yazar için de tam anlamını bulamayabilir. Açık olan tek şey gramatikal iletidir bir kez daha. Kısacası, gramatikal düzlemde ağaçtaki kuşların uçup gitmesi, yazar/söylem düzleminde kuşların uçup gitmesi ve okurluk düzleminde kuşların uçup gitmesi birbirinden farklı şeylerdir. Aynı paradigmatik ve sentagmarik dizleri izliyor, fakat farklı söylem alanları, farklı topolojiler yaratıyor; her birinin arkasında farklı göstergeler, imgeler, imalar, metaforlar var. Yazar gibi okur da öznel olduğundan, metne yönelen okurların niceliğiyle birlikte, metin sınırları belirsiz topolojik potansiyeller halinde yayılır.

Peki bütün bunlar niçin oluyor? Edebiyat/sanat diye bir şey niçin var? Bu da başka bir yazının konusu olabilir.

 

Özcan Doğan – Özyaşam Öyküsü
Çevirmen, redaktör, yazar. 1981 yılında doğdu. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Çevirdiği kitaplardan bazıları şunlardır: Alexis de Tocqueville, Amerika’da Demokrasi, Marcel Mauss, Sosyoloji ve Antropoloji, Jacqueline Russ, Avrupa Düşüncesinin Serüveni, France Farago, Sanat, Serge Gruzinski, Orada Saat Kaç?, Pierre Hadot, Plotinos ya da Bakışın Saflığı (Doğu Batı Yayınları). Gabriel de Tarde, Monadoloji ve Sosyoloji (Minor Yayınları). Özcan Doğan’ın “Bunun Konumuzla Bir İlgisi Yok,”“Bay How Ne Yapmalı?” ve “Kendime İyi Geceler” adlı üç öykü kitabı, “Yeryüzünden Sesler” ve  “Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar” adlı iki romanı var. Çeşitli dergiler için öykü, şiir ve yazılar yazdı, yazıyor.