Edebiyat ve Sinema – 1

 

Sanat insanların paralel dünyasıysa; edebiyat da bütünüyle bu dünyaya aittir.

Yukarıdaki cümlenin tanımlamasıyla baktığımızda, sinema ve edebiyat arasındaki ilişkiyi birbirinin ikizi olarak tanımlamak mümkün görünüyor. Şöyle ki, iki sanat dalı da, ortak sanat edimlerinden yararlanıp  tüm sanatsal değişim ve dönüşümlerle kökten doğal bir bağlantı kuruyor;  farklı dil (language) olanaklarını kullanarak da kendini yeniden oluşturuyor, diyebiliriz. Burada farklı sanat biçimlerine işaret ederken,  hemen aklımıza gelenler resim, müzik, heykel, fotoğraf, mimari gibi temel sanat alanlarındaki verimler oluyor. Bu bağımsız sanat hareketleri,  edimsel olarak kendi iç akımlarıyla, sinema ve edebiyatın oluşumunda alt katmanlar işlevini görerek, yapıtta düzenli bir devinim yaratır. Öte yandan, felsefe, tarih, psikoloji, sosyoloji gibi farklı disiplinlerle, yapıt, kendini düşünsel olarak da bezer ve besler. Ve, biz yeniden sinema ve edebiyatın ikiz kardeşliğine dönersek,  onların benzeşimi, sanırım ayrı yumurta ikizliğiyle daha iyi açıklanabilir. Ortak noktaları, aynı annenin karnında dünyaya gelmeleridir. Anne karnı, insan için nasıl bir öz yurtsa; hep olduğu gibi,  sonrasında herkes kendi hayatına göç eder;  sinema ve edebiyat için de böyledir. Var olurken ikisi de farklı araçlardan yararlanırlar. Ortaya çıkan yapıtsa, birbirine benzemez. Özgündür. Sinema ve edebiyat, oluşum (yaratım) anında, birbirlerinin malzemelerini kullanırsa da, yaratımları oluşturan farklı elementleri vardır. Seçili elementler bir araya getirilerek yeni bir dil oluşturulur ki, o da kullandığımız dil gibi,  ses, simge ve gramer geçirgenliğine sahiptir.

Edebiyat ve sinema en sosyal sanat ortamlarıdır. Üstelik başka sanat dallarının varlıklarını kabul ederek, konukseverliklerini de esirgemezler. Bu nedenle toplumsal egoları biraz yüksektir. Etkileme alanları, kimi yapıtların eksilmesine, kimi yapıtların yoldan çıkmasına yol açarsa da, çoğu zaman iyi yazılmış bir romanın ya da iyi yapılmış bir sinemanın aşkınlığı, kendi yolunu aydınlatır.

Sevgili hocamız Metin Erksan, özel ders söyleşilerinde,  film çekmek yerine sinema yapmak edimini kullanırdı. Film çekmek teknik ve edilgin bir eylemse, sinema yapmak çok fazla elementin bir araya getirilip, düşünsel anlamda yeniden yapılması özünü taşıdığı için farklıdır. Sinema da tıpkı edebiyat gibi, toplumsal bir sanat olarak güncelin tuzaklarına fazlasıyla düşerek, niteliksel değerini nicel değerlerle takas ederek,  çoğu zaman eğlence vergisi kesilen gösterilere dönüşmüştür. Sinema bir sanat dalı olarak, bu zorlu dönemeçleri bir biçimde atlatıp,  kendine sonsuzlukta bir yer açamaya çabalamıştır, halen de bu türden uğraşılarla yaratıcı sinema (auteur cineaste) olarak süregelmektedir. Roman için de geçerlidir bu tuzaklar. Piyasa romanı, her zaman edebiyatın kötü hayaleti olmuştur. Edebiyat, her dönem piyasa koşullarıyla yüzleşmek zorundadır. Sinema ve Edebiyat bu anlamda birbirlerine çok benzer; görüldüğü gibi temel sorunları çoklukla ortaktır diyebiliriz.

Öte yandan, insanlığın sanatla olan ilişkisi, türlü ifade buluşlarıyla günümüze dek gelen ve bizden öteye sürecek bir tarihi yürüyüş. İnsanın var olmadığı yerde sanat da yoktur. Bizi hayvanlardan ayıran en önemli özelliğimiz hayal kuran varlıklar olmamızdır. Hatta bir gazete haberinde okumuştum, bir sava göre atalarımızın şizofren maymunlar olduğu düşünülüyordu(!?)Bence de akla yatkın geliyor. Sıradan maymunlar, hâlâ maymun olarak yaşıyorsa… Belki de biz, hayaller görerek geliştik…Üstelik yarattığımız şu gerçek dünya bile,  aslında pek tuhaf (!) Hâlâ gerçeğin, hangi gerçeklikte olduğu tartışılmakta. İnsan, ölüme karşı o en dayanıksız varlık. İster dinsel olsun ister bilimsel olsun ölmemek için hayal gücünü kullanarak bugünleri yaratmakta… İnsandan başka hiçbir canlının böyle tuhaf bir tarihi yok. Birbirini türlü hırslarla kavgaya, savaşa sürüklemek. Bir o kadar da kırılgan olmak.Hiçbir hayvan intihar etmez sözgelimi. -Elbette onlar da değişiyor .. . Evcil ya da sokakcıl(!?) hayvanlarımızın davranışlarına bakarsak, duygusal zekâları git gide bize yakınlaşıyor .Günün birinde karaya vuran balinaların nedenini çözebilirsek, onların duygusal gelişimlerine daha da açıklık getirebiliriz …- Bu  dünyayı büyülü bir gerçekliğe dönüştüren o sihir, aklımızın hayal gücü. Hayal gücümüz, gerçekten kıymetlimiz. İnsanın somut dünyasında,  tüm yaratılanlar yaşamla ölüm arasında oluşuyor. Bu nedenle sanat ve edebiyat bizim paralel dünyamız; o da tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, sanal gücünü hayat ve ölümden alıyor. Her bilimsel gelişme, kendi yansısını bırakıyor sanata. Resimden müziğe, matbaadan film makinelerine… Yaratıcı insanlar, hayatın somut gerçeğini, sanatsal bir soyutlamaya dönüştürerek farklı gerçeklikler getiriyor hayatımıza.

Hayal gücü ne kadar sanatsaldır diye sorabiliriz?

İnsanın rüyalarıyla hep başı dertte olmuştur, her bilim dalında “Rüya görmek”  kendine bir yer edinmiştir. Rüyalar çoğu kez geleceğin açıklaması olagelmiştir toplum içinde. Uçuşarak kendine ait bir dünya kuran, zihnin içinde tılsımlı odalar yaratan edim, hayvanlarla paylaştığımız kadar basittir özünde. Hayvanlar da rüya görür. Ancak sanata değgin hayaller, yorumsal imgelerle bezenerek, yeniden yaşama dönüştürülürse ‘yaratıcılık’ çekirdeği oluşur, böylece gerçek hayata paralel,  başka bir hayata geçirir yaratıcı zekâyı .  Ve, yapıtlar bizi yansıtır, hayal gücü önünde sonunda felsefi bir kurgudur ki,  ereği kendi yaşamımızdan başkası değildir.

Sanat, insanın paralel dünyasıdır diye vurgulayarak, yeniden konumuza dönelim. Paralel dünya, elbette kurmacadır. Kurmaca olması, onun düş gücünü sonsuzlukla paylaşmasını sağlar. Böylece yeni bir gerçeklik dünyası var olur;  kurmaca dünya, insanın dünyasına benzer ancak yeni bir gerçeklikle kurgulanmıştır; sanaldır. Ancak bu sanal gerçeklikte kendimizi, çevremizi, geçmişi, geleceği yeniden algılarız. Bu algı yaşamakta olduğumuz dünyadan daha gerçektir, üstelik gerçek dünyayı, daha doğru anlamamıza yol açar,  estetik ve akıl ilişkisinin ruhumuzdaki yansımasıdır;  tüm sanatsal verimler.

İnsan hayatı, gelip geçidir zaten; ömür dediğimiz gerçek hayatın soyutlanmış halidir bir bakıma. Varlık ve Yokluk arasında ne varsa insan hayatının toplamıdır.

Batıda romanın ortaya çıkışı Don Kişot’la olsa da,  yazının olmadığı zamanlardaki sözlü hikâyeler de(efsaneler), bence insanın ilk öyküleri, romanlarıdır diyebiliriz. Din kitaplarındaki fantastik imgelem, bugünün fantastik romanının sanki ilk halidir. Mitolojik anlatılar, tam anlamıyla insan dünyasının paralel dünyasına denk gelir. Homeros’un yapıtları batılı çağdaş yazarların ana kucağıdır. Onlar da Homeros’un togasından çıkmışlardır. James Joyce, Marcel Proust, Virginia Woolf da yapıtlarında mitolojik alıntılar, göndermeler hatta J.Joyce gibi tümden esinmelerle roman dünyasını(Ulysses)  kurarken,  böylece yazınsal gerçekliğin, hangi gerçeklikle örtüşüp yol aldığını açıkça görebiliriz. Yazmak, metinlerle katmanlanan bir edebiyat yoludur. Hayal gücümüz,  felsefi bir kurguyla içselleştirebilirse,  gerçekten(?) sanatsal bir iz düşümü yaratabiliriz. Bu da yaratıcılığın tekil değil, çağlar boyunca ortak bir dille süregeldiğini açıklar bize.

Yazar/yaratıcı yazarlık eğitmeni Gülayşe Koçak ‘ ın ‘Yazmanın Hazzı’ kitabında değindiği ‘Write’ sözcüğünün dip anlamının ‘kazımak’ eylemiyle eşleşmesini vurgulaması, aklıma ‘yazmak’ fiilinin de Anadolu’da yaymak, sermek anlamında kullanıldığını düşündürdü. “Aklına kazımak” deyimi de düşünmek ve yazmak arasındaki bağı güçlendirmekte. İlk tablet kazıyarak yazılmıştır. Harflerse, seslerin birer simgedir. Kuş tüyüne mürekkep, kalem, klavye yokken de insanlar yazıyordu. Yazmak var olmayı zamana kazımaktır. İnsan kendinin var oluşunu fark ettikçe, kendini belgelemeyi ve –ya da kendini belgeletmeyi  arzulama hissine kapılmıştır. Bu başka bir anlamada kalıcı bir iletişim isteği ve aynı anda ötekini de merak etme halidir.

Evet,  birbirimizi merak ediyoruz. Farklı coğrafyalarda farklı gerçekliklerle yaşarken, birbirimizi ötekileştirirken,  eş zamanda da merak ediyoruz. Bu türden kültürel farklılıklar bile, törensel olarak aynı kaynaktan besleniyor: insanın ölüm korkusu. Sonuçta hepimiz birbirimize benziyoruz. Çok küçük ayrımlar bizi ‘biricik ’yapıyor. Sanat da burada başlıyor. Düşünmek, bir sanatsa, insanın paralel yaşamı, günlük yaşamdan daha sahici.  Çünkü, ‘biricik’liğimizi, ancak sanatla fark edebiliriz. Gerçek hayatta herkes sıradandır. Yalnızca gerçek yaratıcı olanlar, sıra dışıdır yapıtlarıyla. Onlar, kendi dünyalarındaki sıradanlığa karşın,  farklı bir dünya yaratır ve orada  ‘biricik’ olan küçük ayrıntılarla büyük hayat resminin ardındaki uzanıma dokunmak isterler. Bu da hayat gücünün insanı insan yapan merakından kaynaklanır: Ötesi nedir hayatın ? Neden varız ? Nasıl var oluruz? Soruları sanatın ve edebiyatın vazgeçilmezidir. Felsefesi olmayan bir sanat ve edebiyat yapıtı yoktur.

Yaratmak taklidin aşkın halidir. Bu nedenle kurmaca,  gerçek hayatın aşkınlığıyla da açıklanabilir. Ancak birebir taklit ve anlatım sanata ait değil, gerçek dünyanın kendine ait parçasıdır. Kurmaca,  özün üstüne gerçeklikler kurabilmektir ki “özgün”leşebilsin. Aslı ve sureti ise, aslın gerçek ,  suretin ise gerçeklikte oluşmasıdır; bu da kurmacanın köklerine bir göndermedir. Suret ve taklit bambaşka olgulardır; biri somut gerçeği yineler, öteki daha tinsel gerçeklikleri yeniden yaratır. Söz gelimi, Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmi tam da yerinde bir örnektir. Sanatın insanın günlük yaşamında paralel bir gerçeklik oluşturması bakımından incelenmesiyle  “suret ”in sanatsal konumunun yaratılan gerçeklikle eşitlendiğine doğrudan açıklamalar getirir.

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filminin bir sahnesinde,  filmin başkahramanları Halil ve Meral karşılaşırlar. Meral onun kendisinin resmine âşık olduğunu öğrenmiştir.  “Resimdeki ben değil miyim” diye sorar. Halil de “Sen resmin değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey.” diye yanıtlar. Halil, kendi aşkını Meral’in resminde  yeniden yaratmıştır. Resimle arasındaki duyguların,  resmin gerçek görüntüsüyle bir ilgisi yoktur. O kendi yarattığı sureti sevmiştir. Bu felsefi önermenin çağımızda yeniden ele alınışı, tasavvuf ile bütünüyle açıklamaz. Çağdaş ve yeni yorumlara açıktır. Milenyum, sanal gerçekliğin üstün geldiği bir çağın başlangıcıdır ve insan zihninin paralel iz düşümüne denk oluşumlar içerir. İlk çağdan bu yana insanı geliştiren soyutlama edimi, ruhun sanata aktarımıdır. Ölüm hiçliktir. Yaşamdan zihnimize kalan canlı resimlerdir hayat.

Halil  ve Meral ve Meral’in resmi; hayatta ve sanatta,  gerçek ve gerçeklik üstüne  yapılmış çok anlamlı bir film karesi: Sevmek Zamanı/Metin Erksan.

Yaşam, her zaman zor bir gerçektir. Sonunda ölüm vardır. Hiçlik vardır. İnsanlar türlü gerçekliklere saparak,  kendilerini  oluştururken, yapıtını da yaratır. Uydurma gerçeklikten bağını ancak böyle koparır. Yaratıcılığın ereğinde uydurma yoktur. Bu nedenle içi boş, duygusal hayallere karşı, kendi düşüncelerinin düşlerini kurar.

Bu kanalda yol alırken görürüz ki, insanların bir biçimde, bireysel ya da toplumsal olarak yeni gerçeklikler yaratmasıdır hayat. Virginia Woolf  “Çünkü kurmaca edebiyat, yani hayal ürünü eserler, bilimde olabildiği gibi bir çakıltaşı misali yere düşmez” der ve hemen ardından “Kurmaca edebiyat bir örümcek ağı gibidir, belki alabildiğine ince ve hafif, ama yine de yaşama her köşesinden bağlı.” Diye ekleyerek pekiştirir düşüncesini. Ayrıca  yaratıcılıkta dişil örselenmenin şiirini de yazan odur. Bugün yazmak, yaratmak isteyen genç kadınlar için  ‘Kendine Ait Bir Oda’ okunması gereken ilk kitaptır. Tabii bu konuya ayrıca ışık tutmak gerekiyor. Sanatçı ve edebiyatçı kadınların yaratıcı gücü, somut dünyamızın bambaşka bir acı hikâyesidir. Bir başka bölümde, olabildiğince irdelemek üzere bunu konuyu burada bırakalım şimdilik.

Sinema ve Edebiyat hem birbirine benzer hem de benzemez. Bu yüzden asıllında hayata dair de önemli düş ve düşünceleri saklar varlığında. Onu keşfetmek, belki kendimize dönük soruların yanıtları da olacaktır.Hayatın paralel dünyası…bizden başka kime benzeyebilir ki?  Üstelik zaman içinde , sinema ve edebiyatın birlikte süren yolculukları, belki gelecekte başka sanat formlarına dönüşecektir. Yeni sanal dünyada, elbette onlar da gelişip değişecektir. Öyle ki, gerçek yaşamın paralel dünyasında, yeni gerçeklikler üretmek, tıpkı insanların evrendeki yolculuğu denli son’suzdur.

 

Edebiyat ve Sinema – 2

Edebiyat ve Sinema – 3

 

Paylaş
Önceki İçerikKuzguncuklu Sevim Burak
Sonraki İçerikSesin Rengi ve Roland Barthes
Avatar
1957 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini orada tamamladı. İlk yazıları 1978 yılında Demokrat İzmir gazetesinde yayımlandı. Ardından Cumhuriyet gazetesi sanat servisinde, Yazko-Somut ve Sanat Olayı gibi edebiyat ve sanat dergilerinde çalıştı. İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde bir süre eğitim gördükten sonra sinemaya geçti. Yerli ve yabancı ortaklı yapımlarda, yönetmen yardımcısı, yapımcı ve senarist olarak çalıştı. 1990 yılında ilk romanı Kaybolan Kasaba yayımlandıktan sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. Romanları; "Kaybolan Kasaba" (1990), "Saklambaç Oynuyorduk Zamanla" (1998), "Vampir Tangosu" (2004). Öyküleri; "Tırtıl Yağmuru" (2008), "Sözçalan Karanlık" (2017).