Kısa bir süre önce, tam tarih vermek gerekirse 20 Şubat 2019’da Türkiye’de sosyal bilimlerin en önemli isimlerinden biri, Kemal Karpat hayatını kaybetti. Uzun, son derece de üretken bir ömürdü onunki: vefatında 96 yaşından gün almıştı ve o yaşında hala hayranlık uyandıracak bir enerjiyle entelektüel faaliyetin içindeydi. Akademik verimlilik açısından düşünüldüğünde de, farklı ülkelerde, çeşitli dillerde yayımlanmış kitapları, makaleleri kendi başlarına ufak bir kütüphane oluşturacak miktardaydı.

Böyle bir yazıyı yazmak niye bana düştü? Amerika yıllarımdan tez danışmanımdı Karpat, beraber ders de vermiştik, onun birçok projesinde -benim karınca kararınca/kaderince katkılarımla- birlikte çalışmışlığımız da vardır. Başka türlü söylersek, bir diğer meslek büyüğümün, Halil İnalcık’ın ardından da dile getirdiğim gibi, hocamdı, ustamdı; Halil Bey’den ayrılan yönüyle ise, aramızdaki müthiş yaş farkına rağmen -Kemal Hoca 1923 doğumluydu, ben ise 1969- arkadaşımdı da.

Çoğu kimse, ağırlıklı olarak bilim insanları, ilgi alanlarına göre Kemal Karpat’ın yapıtlarından birine veya birkaçına yönelir. Haklıdırlar da… Kimi için, daha ziyade siyaset bilimi yaklaşımını öne çıkaran (ve Karpat’ın doktora tezi olan) Turkey’s Politics[2] dikkate değerdir örneğin. Bazılarının gözünde, Türkiye’nin en can alıcı meselelerinden birini teşkil eden köyden kente göçe sosyoloji penceresinden bakan, bu alanda Ruşen Keleş, Tansı Şenyapılı, Mübeccel Belik Kıray gibi isimlerle birlikte ön alan Karpat’ın 1976 tarihli The Gecekondu: Rural Migration and Urbanization’ı[3] bir zirvedir. Daha Osmanlı tarihine, nüfus hareketlerine, demografiye yatkın olan, bu arada istatistiki bilgi ile de başa çıkma yetisine sahip kimseler Ottoman Population, 1830-1914’ü[4] tercih ederler. Tarihçi Kemal Karpat’ı tanımak içinse, son dönem Osmanlı devletinin ve toplumunun yaşadığı dönüşümü ele aldığı The Politicization of Islam’a[5] yönelinilebilinir.

Vefatın arkasından genç kuşak bir meslektaşla konuşurken söylediğim gibi, bu kadar farklı temaları değişik akademik disiplinlerin yaklaşımlarıyla aynı kişinin çalıştığına (ki, burada verdiklerim yalnızca örneklerdir), ortaya bu çok boyutlu, müthiş hacimli bilimsel üretimi koyduğuna inanmak gerçekten güç. Ancak ben bunları şöylece bir değindikten sonra bir kenara bırakıyorum. Malum olduğu üzre, bizim mevzumuz edebiyat.

Kemal Karpat 1962 yılında, daha sonra ikinci basımı 1971’e değin bekleyecek ince bir cilt yayımlar: Çağdaş Türk Edebiyatı’nda Sosyal Konular.[6] Dediğim gibi, az sayfalı, lakin tabiri caizse yükte hafif pahada ağır bir çalışmadır bu, zira o yıllarda hız kazanan toplumsal değişimi edebiyat penceresinden bakarak anlamaya, takibe çabalayan, bu yaklaşımıyla da alışılmamış, öncü bir bakış açısı sunan değerli bir kitaptır.[7] Metin ilk kez İngilizcede, Middle East Journal’da uzun bir makale formatında, derginin iki sayısına bölünerek yayımlanmıştır (1960), ancak içeriğinin kıymetini mükemmelen takdir eden Türk yayıncılığının efsane ismi, Varlık Yayınları’nın ve kuşaklar boyunca Türk edebiyatının önemli bir kaynağı, adeta bir ekol olan Varlık dergisinin sahibi Yaşar Nabi Nayır’ın teklifiyle Türkçeye kazandırılmıştır.[8] Çevirmen dahi özel ilgiyi hakkeder: yakın tarihte kaybettiğimiz değerlerimizden, ünlü şarimiz Ülkü Tamer.[9]

Daha sonra örneklerinin sıkça görüldüğü üzere, başlığı genel, çok etkileyici atılmış, o anlamda da ümit vaad eden, okuru heyecanlandıran, ama bir yazarı ve yapıtlarını, taş çatlasa birkaç yazar ve yapıtlarını ele alan, onların üzerinden de iddialı çıkarımlara, büyük sonuçlara varmaya teşne dar kapsamlı, sığ kitaplardan değildir Çağdaş Türk Edebiyatı’nda Sosyal Konular. Düzinelerce isim, düzinelerce başlık içerir ve bunların gerçekten okunduğunu, eldekinin kuru bir katalog olmadığını görürsünüz. Köy gerçeğinden, kırsal kesimden bahsedilirken çatışan pozisyonları temsil eden Kemal Tahir de, Yaşar Kemal de, Mahmut Makal da vardır mesela.[10] Yahut Hoca’nın kişisel beğenisi daha ziyade roman odaklı olduğu halde, şiir de eksik değildir, öykü de. Unutulmaya yüz tutmuş Sadri Ertem (örneğin, Çıkrıklar Durunca), Samim Kocagöz (örneğin, Kalpaklılar) gibi isimlere ve onların topluma, varolan düzene getirdikleri eleştirel bakışa yer verilmesi de salt güncelin, popüler olanın izinin sürülmediğinin kanıtıdır.

Ne yazık ki, ardından gelen kuşakların hayal kırıklığına da sebep olacak şekilde, Kemal Karpat’ın bu eseriyle açtığı yol pek fazla kimse tarafından takip edilmez, toplumu, iktisadı, siyaseti edebiyat okumaları aracılığıyla anlama gayreti sınırlı sayıda izleyici bulur ve sözkonusu kitap başarılı, fakat istisnai bir örnek olarak kalmaya mahkum olur. Edebiyat araştırmacıları tarih, sosyoloji ya da siyaset bilimi alanlarındakilere göre nispeten daha üretkendir bu anlamda: en başta, rahmetle andığımız Berna Moran ve üç ciltlik anıtsal Türk Romanına Eleştirel Bir Bakışı olmak üzere, Ahmet Oktay’ın Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı, Fethi Naci’nin Yüz Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişmesi ve Mehmet Kaplan’ın Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmaları kaydadeğer çalışmalardır. Bu babda, Berna Bey’in öğrencisi Jale Parla’nın onun ayak izlerini takip eden Efendilik, Şarkiyatçılık, Kölelik’i ile Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri’ni de anmak gerekir.

Hal böyle olsa da, teselli şu ki Kemal Karpat kişisel olarak durmaz, edebiyat ile sosyal bilimleri bağdaştırma ilgisini kaybetmez. 1966’da “Türk Solu”nu kaleme alır örneğin.[11] Başlık ilk bakışta güncel siyasete dair gelişmeleri çağrıştırmaktadır, doğrudur da bu yargı, ancak yazar bir yandan da ağırlıklı olarak edebiyat çevrelerinden olan aydınların ideolojik tartışmalardaki rolünü irdelemektedir. 1972’de ve daha sonra 1989’da, Ömer Seyfeddin hakkında iki makale yazar Karpat (zaman zaman dikkat çekici tekrarlara düşmekle birlikte); bu edebiyatçının Türk düşüncesindeki yerini ve İttihad ve Terakki devrinin Ömer Seyfeddin’in eserlerine yansımasını değerlendirmektedir.[12] Bir taraftan da, Türk dilinin tarihsel yolculuğuna, farklı zaman dilimlerindeki, farklı coğrafyalardaki gelişim çizgisine kafa yormaktadır Hoca.[13] Kronolojik anlamda nelerle uğraştığı, ne derece geniş ölçekli çalıştığı hakkında bir fikir verebilmek için, aşağıda atıfta bulunduğum makalesinin başlarında (anlaşılabilir bir biçimde) Türk dilinin ilk yazılı örnekleri olan Orhon yazıtlarından söz açarken en sonlarda Bülent Ecevit’in 1970lerdeki abartılı “saf, duru” Türkçe takıntısından bahsettiğini belirtmek yeterli olacaktır.

Kişisel bağlantıları da eksik değildir Kemal Bey’in edebiyat çevreleriyle. Önce nehir söyleşisi Dağı Delen Irmak’ta, daha sonra otobiyografik nitelikli kitabı Bir Ömrün İnsanları’nda dile getirdiği gibi, Aziz Nesin’i de tanır, Türk edebiyatının üç Kemallerini de, yayıncı olarak Yaşar Nabi’yi de tanır, çevirmen kimliğiyle Şiar Yalçın’ı da… Doğal olarak, kimi isimlerle sınırlı bir tanışıklığı vardır, kimileriyle ise daha derin bir hukuk. Sözgelimi, Orhan Kemal’le yeterince ortak zamanları olamadığına, istediği ölçüde oturup konuşamadığına hayıflandığını hatırlıyorum Hoca’nın. Diğer yandan, Yaşar Kemal’i New York’a Türk edebiyatı sempozyumuna davet eder, Halit Refiğ onun teklifi ve aracılığıyla Karpat’ın mensubu olduğu Amerikan üniversitesinde bir yıl kadar bir süreyle misafir araştırmacı olur.[14] 1965 yılında, Kemal Karpat o dönem çalıştığı New York Üniversitesi’nde “Türkiye’de Demokrasi ve Siyasal Değişim” adı altında bir toplantı organize ettiğinde katılımcıların çoğu doğal olarak akademisyenlerdir, ancak genele uymayan bir isim de göze çarpar. Henüz ters düşmediği İsmet İnönü’nün kanatları altında, kabinede Çalışma Bakanlığı görevini üstlenen gencecik bir Bülent Ecevit de bir sunum yapacaktır. Karpat, Ecevit’i New York’taki evinde misafir ettiğinde tabii siyaset de konuşurlar, lakin yıllar sonra Hoca’nın bana aktardığına göre söz bir biçimde edebiyata, hele de şiire geldiğinde Bülent Ecevit çok daha coşkulu, çok daha mutludur.

Halil İnalcık’ın vefatı sonrasında yazdığım yazıda, İnalcık’ın şairliğine de değinmiştim.[15] Fazla iddialı olmadığını belirtmiş, ama “ben onun aksine gayet üst düzey bir bilimadamı olmasına rağmen roman yazmayarak potansiyeline yazık ettiğine samimiyetle inanan, bilimle tam olarak anlatamadığını sanatla daha iyi anlatacağını düşünen bir başka büyük ismi tanıyorum” demiştim. İşte o isim Kemal Karpat’tı. Sözü, hasretle andığımız Virgül dergisi için senelerce önce gerçekleştirdiğim bir röportaj aracılığıyla doğrudan Kemal Karpat’a bırakıyorum:[16]

“Ben bu anlayışa [kendisinin tarih anlayışına] nasıl vardım? Çeşitli ülkelerin tarihini tesadüfen inceleyerek ve bilhassa küçüklüğümde roman okuyarak… Okumaya merakım olduğu için elime geçen her şeyi okudum. Romanya’da[17] gittiğim okulun çoğunluğu İngiliz, Fransız ve Alman edebiyatı çevirilerinden oluşan yedi yüz ciltlik bir kitaplığı vardı, ben o ciltlerin hepsini okudum. Çok sonra farkına vardım, benim bazı düşüncelerim, yaklaşımlarım o romanlardan kaynaklanmış. Mesela Balzac’ın, Hugo’nun romanları toplumsaldır, dönemin Fransa’sını anlatır. Tolstoy, Dostoyevski, Gogol Rus toplumunu yansıtır. Öyle oldu ki, ben değişik ülkelerin edebiyatlarından o ülkeleri tanıdığım gibi, yaşadıkları toplumsal değişimleri de anlamak fırsatı buldum. O tarihlerde ben bunu sistematik bir şekilde yapmıyordum, ama kafamda biriktirmişim. Fakat en önemlisi şunu yapmışım: Bütün ayrıntıları hatırlamama imkan yok, ama o kitapların bir havası, bir mayası vardır, benim kafamda o yer etmiş. Diyebilirim ki, beni besleyen ilk kaynaklar bunlar olmuştur ve bunu hiçbir zaman inkar edemem. Belki de ben aslında bir romancı olabilirdim, eskiden bunu ciddi olarak düşündüm, ama çalışma hayatına giriyorsun, geçim derdi başlıyor, belli angajmanların oluyor, bir de bakıyorsun tarihçi olmuşsun. Yine de ben edebiyattan hiçbir zaman vazgeçmedim, malum makalelerim de vardır, ve hala da okurum. Okudukça da neden edebiyatçı olmadım diye pişman olurum. Ben yalnızca kafa bakımından değil, ruh bakımından da tatmin olmak istiyorum. Tarihte bu bir dereceye kadar olabiliyor, edebiyat çok daha geniş, felsefi, estetik vs. yönleri de bir araya getirebiliyor. Tarihte bunları aksettirmek bir ölçüde mümkün, aşırıya kaçıldığında o objektif tarih olmaktan çıkıyor, tarihyazımının da tabii belli ölçütleri var. Halbuki edebiyat size kişinin kendisini tüm yönleriyle anlatma imkanını veriyor. Diyebilirim ki, ben tarihte yüzde yüz bir manevi tatmin bulmadım. Bunu edebiyatta muhakkak bulurdum. Ben insanları tarih dışında edebiyatla da tasvir edebiliyordum. Edebiyat bana kendime mahsus bir dünya yaratma imkanını verebilirdi, tarih bunu vermiyor. Bunları bilmiyor değildim, esasen ben tarihi de, edebiyatı da öncelikle kendimi tatmin etmek için inceledim. Eğer ben tarihten zevk alabildimse, bu tarihe pek çok tarihçiden farklı olarak bir şeyler eklediğim içindir. Tarihi biraz da kendi kafamda tahayyül ettiğim bir dünyanın parçası olarak ele aldım, ama gene de diyorum, bunu edebiyatta çok daha kapsamlı yapabilirdim. Fakat geç oldu.”

 

 

[1] Bu yazı, Kaan Durukan’ın önce 2010 yılında İngilizce olarak, daha sonra 2014’te Türkçe çevirisiyle bastığı Kemal Karpat Armağanı’nda yer alan makalesinden, özellikle edebiyata ilişkin kısımdan yola çıkılarak kaleme alınmıştır.

[2] Türkiye’de Türk Demokrasi Tarihi başlığıyla yayımlanmıştır.

[3] Bu eser biraz tafsilatlı bir dipnotu hakkeder. Ele aldığı konu Türkiye coğrafyası için bu derece önemli, çok uzun süredir gündemde olmasına karşın, kitabın çevrilmesi neden otuz yıldan fazla bir zaman almıştır acaba? O geç gelen çevirilerde de neden Cambridge University Press’in İngilizce orijinal metinde kullanmaya yüksünmediği gecekondu tabiri kullanılmaz da, “Toplumsal Dönüşüm…” gibi bir ifadeye başvurulur? Karpat’ın ölümünden sonra ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde sosyoloji eğitimi almış, tam da bu konuları çalışan, işinde de iyi bir akademisyenle konuşuyordum. Vaktiyle onlara bu kitabın okutulmadığını söyledi bana. Korkarım ki, hocaları dahi haberdar değildi bu öncü nitelikli çalışmadan. Gecekondu demişken ve dahi mevzumuz edebiyat iken, Muzaffer İzgü’nün Gecekondu’sunu ve Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ü ile Berci Kristin Çöp Masalları’nı anmadan geçmek olmaz.

[4] Türkçeye Osmanlı Nüfusu olarak kazandırılmıştır.

[5] İslam’ın Siyasallaşması başlığıyla tercüme edilmiştir.

[6] 2000lerden sonra, Karpat’ın yazdıklarının külliyat mantığıyla tekrar ele alınması sayesinde zaman içinde başka basımları da oldu.

[7] Yazarın aynı perspektifi paylaşan, yine yaklaşık o tarihlerde kaleme alınmış bir diğer etüdü için, “Contemporary Turkish Literature”, Literary Review 4:2 (1960).

[8] Sosyal bilimcilerin de yolu düşmüştür bu dergiye. Örneğin, K. Durukan, “Türk Edebiyatını Dünyaya Kim Tanıtır?”, Varlık, 70 (1144), 2003.

[9] Rahmetli Ülkü Bey’i şüphesiz herşeyden önce şair kimliğiyle tanırız, bu babda kimi şiirlerini besteleyen Zülfü Livaneli’nin katkısı da yadsınamaz. Ancak, sözgelimi Alleben Öyküleri ile hikayeciliğinin (1991 Yunus Nadi ödülü), Mitologya ile (1965 Türk Dil Kurumu çeviri ödülü) çevirmen olarak ortaya koyduğu emeğin hakkını da vermeliyiz. Bir dönemin efsanesi Milliyet Çocuk’ta (evet sevgili okur, benim çocukluğum; geçen yüzyılda bir zaman, 1970ler) çocuk edebiyatı anlamında da hoş işleri vardı.

[10] Kemal Tahir’le Yaşar Kemal soylu eşkıya anlatısı üzerinden, İnce Memed ve Rahmet Yolları Kesti ile ters düşerler. Makal’ın Bizim Köy’ü aracılığıyla önerdiği Köy Enstitüleri modeline Tahir’in olumsuz cevabı (Yediçınar Yaylası, Köyün Kamburu, Büyük Mal üçlemesi ile birlikte) Bozkırdaki Çekirdek’tir.

[11] “The Turkish Left”, Journal of Contemporary History 1:2 (1966).

[12] “Ömer Seyfeddin and the Transformation of Turkish Thought”, Revue d’Etudes Sud-Est Européennes 10:4 (1972); “Social Environment and Literature. The Reflection of the Young Turk Era (1908-1918) in the Literary Work of Ömer Seyfeddin (1884-1920)”, C.E. Bosworth, Ch. Issawi, R. Savory, A.L. Udovitch (der.), The Islamic World. From Classical to Modern Times. Princeton: Darwin Press, 1994 içinde.

[13] “A Language in Search of a Nation. Turkish in the Nation-State”, Aldo Scarglione (der.), The Emergence of National Languages. Ravenna: Longo Editore, 1984.

[14] Halit Refiğ’i sinemacı kimliğiyle tanırız genelde, ancak bir diğer önemli yönetmenimiz Metin Erksan gibi Kemal Tahir çevresinden olması hasebiyle ideolojik tartışmalarda, sosyoloji, tarih, felsefe tarzı sahalarda da ciddi emek vermiştir (Kemal Tahir’in bir filmin sinopsisi hakkında konuşulurken “Tamam da, hani burada Asya Tipi Üretim Tarzı?” yollu serzenişi anlatılır mesela). Dolayısıyla, kendisinin Ulusal Sinema Kavgamız başlıklı çalışması farklı açılardan ilgiye değer. Yeri gelmişken… Daha önce Kemal Tahir’in birkaç polemiğine değinmiştim, kültür üzerinden Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu kardeşlerle –ve Mavi Anadolu ekibiyle- giriştiği polemiği de anımsatalım. Tarafların –muhtemelen başkalarınca- Eyyubiler ve Tahiriler olarak takdis edilmesi de hoş bir ayrıntı.

[15] “Alimin Ölümü: Halil İnalcık İçin…”, K24, 3 Kasım 2016.

[16] “Kemal Karpat ile Söyleşi”, Virgül, 74, 2004. Söyleşi ricasında, daha sonra Alef Yayıncılık ile de güzel, özenli işlere imza atan Sinan Kılıç bulunmuştu.

[17] Karpat Romanya Türklerindendir. Orada doğmuş, 17 yaşına kadar Romanya’da yaşamış, eğitiminin ilk safhalarını orada tamamlamıştır.