1954’te İngiltere doğumlu Alan Hollinghurst, Oxford Magdelene College İngilizce Bölümü mezunudur. İlk romanı The Swimming Pool Library, 1988’de yayımlanmış. Bunu, The Folding Star (1994), The Spell (1998), The Line of Beauty (2004), The Stranger’s Child (2011) adlı romanları takip etmiş ve son olarak The Sparsholt Affair, 2017’de raflarda yerini almıştır. 2004 yılında, The Line of Beauty romanıyla Man Booker Prize’ı kazanan Alan Hollinghurst, romanlarında eşcinselliğini açıkça yaşayan karakterler yaratması ve çağdaş eşcinsel yaşamı kıvrak bir dille, detaylı olarak anlatmasıyla ünlenmiştir. Bu yazıda yazarın, The Swimming Pool Library, The Line of Beauty ve The Spell adlı romanlarında eşcinsel kimliğin nasıl yaratıldığı incelenecektir.

The Swimming Pool Library’nin başkahramanı William Beckwith, 25 yaşında, yakışıklı, aristokrat bir ailenin oğlu, Winchester College, Tarih Bölümü mezunu kendini beğenmiş ve gününü gün eden, çalışmayı sevmeyen ve çalışmasına da gerek olmayan biridir. William, popüler yazınsal ve görsel anlatılarda çok sık karşımıza çıkan genç, zengin, yakışıklı, kızların peşinden koştuğu erkek karakterine çok benzer. Ancak, Hollinghurst’ün yarattığı William karakteri eşcinseldir. Eşcinsel olduğundan dolayı da, yüzleşmesi gereken bir tarih vardır. Bu geçmişle yüzleşip, kendine bunun içinde bir yer edindiğinde gerçek bir kişilik sahibi olacaktır.

Romanda, William’ın anne ve babasıyla hiç karşılaşmayız. Bunun yerine, William’ın büyükbabası çok az karşımıza çıkar; bu karşılaşmalar da William için oldukça gergin geçer. William’ın ailesinin romanda nerdeyse yer almaması, onun sürekli kendinden yaşça küçük erkeklerin peşinden koşması ve onu evinde pek göremememiz; onu geçmişi ve kökleri olmayan bir karakter yapar. Roman ilerledikçe, William’ın Londra metrosunda ve arka sokaklarda sıkça dolaşması başımızı döndürür ve onun karakteriyle uyum sağlayan belli bir yer, bir ev bulamayız.

William’ı İngiltere’nin eşcinsel geçmişine bağlayacak olan kişi Lord Nantwich’tir. William, Arap bir oğlanın peşindeyken kamu tuvaletine girer, oraya cinsel ilişki yaşamak için gelmiş Lord Nantwich kalp krizi geçirirken onun hayatını kurtarır. Lord Nantwich, William gibi aristokrat ve Winchester College mezunudur. Lord, 1900 yılında erkekler arasında eşcinsel ilişkiyi hem özel hem de kamu alanında yasaklayan Labouchere yasa değişikliğinden 15 yıl sonra doğmuştur. William ise 1958’de Wolfenden Raporundan 1 yıl sonra doğmuştur. Lord Nantwich’in hayatı, eşcinselliğin belli bir kanun dışı hareket olmaktan çıkıp, eşcinsel bireyin suçlu, günahkâr ve hastalıklı bir kişi olarak tanımlanmasına kadar uzanan kritik dönemde yer alır.

Lord, 1. Dünya Savaşı sırasında okulda tecavüze uğrayan bir öğrenci, 1920’de Afrika’da kolonyal yönetici, 2. Dünya Savaşında Londra’da genç ve deneyimlere açık bir eşcinsel, 1950’lerde baskıcı rejimin kurbanı, 1960’larda ise toplumu seven bir kişi ve son olarak 1980’lerde ise genelde kendi dünyasında yaşayan ama yaşına rağmen sanat için aktif bir hayat sürdüren birisidir.

Lord, William’a biyografisini yazmasını teklif eder. Lord’un çok çeşitli hayatları, William’ın eğlence ve tembellik dolu hayatından tamamen farklıdır. William kendi zamanında eşcinsellerin durumunu bile bilmezken, Lord’un yaşadıklarını öğrenmesi onu şaşırtır. Böylece, William eşcinsel geçmişine kendini bağlayacak bir yol bulur ve bir anlamda Lord onun babası ve annesi olur. William’ın kimliği, bu aşamada, hem okuyucu hem de az da olsa kendisi tarafından cinsellik ve eğlenceden farklı bir şey olarak tanımlanmaya başlanır.

The Line of BeautyThe Swimming-Pool Library’nin bıraktığı yerden, 1983 yazından, daha AIDS’ten ölümlerin başlamadığı o son yazdan başlar. Başkahramanımız Nick Guest, arkadaşı Toby’nin Thatcher hükümetinde yer alan milletvekili babası Gerald Fedden’ın Batı Londra’daki görkemli evine yazı geçirmek üzere davet edilir. Nick, soyadından da anlaşıldığı gibi hem Fedden’ların evinde hem de heteroseksüel dış dünyada bir misafirdir. Nick, eşcinselliğini tüm aile üyelerinden saklamaktadır. Nick, Feddenların zengin, şatafatlı ve büyülü dünyasında kendini kaybederken, kendi ailesinin ortalama yaşamından utanmaya başlar.

Hollinghurts’ün diğer romanlarından farklı olarak, bu romanda kadın karakterler de yer almaktadır. Bunlardan hiç şüphesiz en önemlisi, Demir Lady, Margaret Thatcher’dır. Thatcher, 1960’larda eşcinselliğin suç sayılması yasasına karşı oy kullanmıştır ama en çok başbakan olunca gündeme getirdiği 28 madde ile tanınır. Bu maddeyle, eşcinselliğin özendirilmesi, bir aile kurumuymuş gibi okullarda öğretilmesi yasaklanmıştır. Romanda, Thatcher, sürekli ismi geçen, ortaya çıkması için beklenen, Kurtz gibi bir karaktere dönüşür. Nick’in Thatcher’la dans etmesi de romandaki Thatcher varlığının zirve noktasını oluşturur.

Yine, yazarın diğer romanlarından farklı olarak heteroseksüel yaşamlara, tipik bir ailenin yaşamı üzerinden tanık oluruz. Nick, Rachel Fedden’nın aristokratik havasına, konuşma şekline hayrandır. Catherine ise depresyona meyilli biridir ve Nick aslında onu korumakla da görevlidir. Nick daha önce hiç cinsel ilişki yaşamamış olsa da, Catherine’e aşk hayatını abartarak anlatmaya meraklıdır.

Nick sadece üniversitenin son yılından itibaren cinselliği konusunda açık olmuştur. Aslında, Toby’i arzulamaktadır ama tabii ki bunun gerçekleşmesi olanaksızdır. Nick ilk cinsel deneyimini ilan yoluyla bulduğu Leo ile yaşar. İkinci bölümde roman, 1986 yılına atlar ve Nick artık cinsel açıdan oldukça deneyimlidir. Leo yoktur ve Nick, Wani Ouradi adlı zengin bir göçmen ailenin oğluyla birliktedir. Ne yazık ki, Nick’in Wani ile olan ilişkisi cinselliğe dayalı, mazoşisttik ve dolayısıyla heteroseksüel bakış açsına göre sağlıksız olarak temsil edilmiştir. Wani sadakatsizdir ve yabancılarla ilişkiye girerken sağlığını düşünmeyen, kokain ve porno bağımlısı bir gençtir. Wani 1980’lerin Thatcherizminin ete kemiğe bürünmüş halidir; zengindir, bencildir ve cinselliğe, paraya ve pornografiye doymaz. Nick, Wani ile sadece dış görünüşü için birlikte olmaktadır. Daha sonra, Leo’nun AIDS’e bağlı komplikasyonlardan öldüğünü öğreniriz. Nick önce Leo’yu hasta olduğu için terk ettiğini kendine itiraf etmekte zorlanır ama okuyucu Nick’in sırf güzelliği bozulduğu için Leo’yu terk ettiğini kesin olarak anlar. Romanın sonlarına doğru Wani’nin de aynı şekilde AIDS’e bağlı komplikasyonlar nedeniyle hastalandığını öğreniriz. Nick’in eşcinselliğinin ortaya çıkmasıyla ve Gerald’a yönelik finansal suçlamalarla Nick bir günah keçisi olur ve evden ayrılması istenir. Ne yazık ki, Nick AIDS kaptığından şüphelenmektedir.

1980’lerden 1990’lara geçtiğimizde, Hollingurst’ün hâlâ benzer karakterler ve konular üzerinde durduğunu görürüz. The Spell’in olay örgüsü, şehirle doğa arasında gelir gider. Ancak, yazarın doğada yaşamayı tercih ettiğini kesin olarak söyleyemeyiz. Romanın başlamasıyla karşımıza çıkan ve bir anlamda romanı da başlatan bir hareket öğesi de diyebileceğimiz Robin Woodfield, şehir hayatından ve onla ilişkilendirilen heteroseksüel ilişkiden kaçarken; roman, onun önemli bir mimar olan Wright’ın tasarımlarına bakmak için Arizona’ya gelmesiyle başlar. Dorset’te oluşturduğu ev, onu bu mimarın bir yansıması yapar. Bu karakter ismiyle de bitki ve hayvan yaşamlarını birleştirir. Ayrıca hem evi tasarlayan bir mimar olarak hem de evdekileri besleyen, evi çekip çeviren bir kişi olarak annelik ve babalık özellikleri onda bir araya gelmiştir. Robin Wood iyi yemek yaptığı gibi güçlü bir vücuda sahiptir. Böylece Robin, Wright’ın tasarladığı evler gibi şehir ve doğal yaşamı birleştirir.

Robin’in Dorset’teki evine kendi oğlu Danny’yi, sevgilisi Justin’i ve onun eski sevgilisi Alex’i çağırır. Romanda bunların birbirleriyle ilişkilerini sanki bir Jane Austen romanı okuyormuşçasına takip ederiz. Ancak roman evlilik etrafında dönmez, daha çok cinsellik ve uyuşturucu kullanımı üzerinde dönen bir karakter komedisi okuruz. Ne yazık ki, bu romanda Hollinghurst diğer romanlarından çok farklı olarak basit karakterler yaratmış ve bunları basit bir olay örgüsü çerçevesinde kısıtlı birer kukla gibi oynatmıştır. Karakterlerin derinliği yoktur; dolayısıyla gerçeğe yakın karakterler olmadıklarından, okuyucuyu kendilerine çekemezler ve okuyucunun onların üzerinde düşünmesini sağlayamazlar. Hollinghurst, cinsellik ve uyuşturucu kullanımı konuları dışındaki eşcinsel kimliği, sanat ve AIDS gibi önemli konuları da bu romanda işlemez. Romanın zirve noktası; içine kapalı, sıkıcı bir memuriyet işinde çalışan Alex’in, Robin’in uçarı oğlu Danny’e uyup, uyuşturucu kullanması ve bir gece kulübünde çılgınca dans etmesi olur. Romanın sonunda ise Alex bu deneyimi edinmiştir ve daha durağan yeni bir sevgili ile geleceğe ilerlemeye hazırdır.

Hollinghurst’ün karmaşık yapıdaki dili, hem akıcı hem de zeka doludur. İnsan ilişiklerini gözlemlemesi bakımından ona çağımızın Jane Austen’ı, derin karakterleri ve onları kendi bağlamlarına mükemmel oturtmasıyla Henry James’i diyebiliriz. Yazar, çağımız eşcinsel yaşamını derinden inceler ve okuyucusunun  da bu konuya eleştirel yaklaşımına büyük katkıda bulunur.