Foucault,“Edebiyat dildir, kelimelerden yapılmış bir metindir – kelimeler aleladedir ama öyle bir seçilip düzenlenmişlerdir ki dile getirilemez, sözle anlatılamaz ( ineffable) bir şeyler aralarından sızar,”der Büyük Yabancı’da.

Edebi metni herhangi bir söz dizisinden ayıran yaratıdır. Metni yaratıcı kılan, sözcüklerin arasına yerleşmiş büyülü sessizlik diyebiliriz. O sessizlik, gözümüz değer değmez konuşmaya başlar. Duyulan sözcüklerin ötesinden, arasından, üstünden kısaca bilmediğimiz bir yerden seslenir.  Bu ses nasılsa zihnimize dolar, bizi düşler evrenine sürükler. Metindeki bu bütünlüğe dil diyoruz. Yaratma süreci dediğimiz bu büyülü dili kuransa eğer, nasıl yazıldıkları yani yazarın yazma süreci merak konusu olur. Hatta pek çok kişi şöyle düşünür: “Sadece birkaç cümle, ne var bunda, ben de yazabilirim.”

Yazmaya kalkıştığımızda bunun hiç de kolay olmadığını fark ederiz. Çünkü dil cümleleri de kapsayan, bütünden taşan, metindeki boşlukları kavrayan; elle tutulmaz, gözle görülmez bir şey. Dili kuranın, metni yaratanın sadece fikir olmadığını anlarız. Edebiyatta biçim dediğimizin yaratıcı sürecinin sonunda ortaya çıktığını anlarız. Yazarın bile tanımlayamadığı bu süreç gizemlidir. Yine de bir ihtimal öğrenebiliriz düşüncesiyle yazara sorarız: “Eserlerinizi yazarken nelerden beslenirsiniz?” “Yazmak için özellikle seçtiğiniz bir mekân var mı?”  “Sizi yazma konusunda tetikleyen koşullar neler?” “Yaşadıklarınız yazdıklarınızı nasıl etkiliyor?”

Bu ve buna benzer klasikleşmiş sorulara yazar cevap vermek isterse tuzağa düşer. Kendince açıklamalar getirir. “Genelde yazmadan önce yürüyüşe çıkarım.” “Müzik dinlerim, klasik müzik çok iyi geliyor.” “Rüyalarım yazdıklarımı etkiler.” “İzlediğim film, okuduğum kitap, hatta şiir beni yazmaya iter.”

Mesela Dostoyevski’den yazma konusunda tavsiye istesek, kumar oynamamızı önerebilirdi. Balzac, kendisinin yaptığı gibi her sabah bir saat boş duvarı izlememizi salık verebilirdi. Woolf, acı çekin, ben acıdan besleniyorum, diyebilirdi. Ya da söylentilerden yola çıkarak söylüyorum, Lewis Carroll, kafayı bulmalısınız, derdi belki.

Oysa Ursula K. Le Guin’e, “Bu fikirleri nereden buluyorsunuz Bayan Le Guin?” diye sorarlar. O da, “Dostoyevski’yi unutarak ve karayolu işaretlerini tersten okuyarak tabii ki. Başka nasıl olabilir?” der. “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” öyküsünün girişinde bahseder Le Guin bu sorudan.  Dostoyevski’yi unutma isteği spekülatif bir konu. Romanlarını aşmak için mi, yoksa tür tuzağından kurtulmak için mi böyle söyler yazar. Bilmiyoruz. Le Guin’in cevabı en az yaratma süreci kadar gizemli. Bundan fazlası beyhude bir çaba çünkü.

Üstelik edebiyat kuramı yaratıcı süreçle ilgilenmiyor, sadece yapıta dönüyorken yüzünü. Bu konuda en kestirme yorum Öykü ve Söylem adlı kitabında Seymour Chatman’dan gelir. Chatman, edebiyat kuramının Macbeth’in neden güzel olduğuyla değil, onu trajedi yapanın ne olduğuyla ilgilendiğini söyler. Buna Terry Eagleton’un, neye edebiyat dediğimiz her dönemde değişebilir, görüşünü de ekleyince işler iyiden iyiye karışmaya başlar. Ama biliyoruz ki okurken etkilendiğimiz, belki günlerce birlikte dolaştığımız, bize görmediğimiz dünyaları, hayatları yaşatan, bilincimizin halka halka genişlemesine yol açan harikulade metinler var. Okuyan/yazan insan etkilenmeyle yetinmiyor. Bilme arzusu yüzünden incelemek, tanımlamak, kategorize etmek istiyor. Eleştiriye bu yüzden metnin büyüsünü bozan iş diye bakanlar var. “Ben okuduğumu kendi dünyamda kendi gözlerimde saklamak istiyorum,” diyenler… Aksine eleştiri yardımıyla metnin derinliğini görmek isteyenler de mevcut. Edebiyat kolektif bilinçdışının ürünüdür diyerek, yazarı aracı sayanlar da…

Bilme çabasının ardında, yazmak öğrenilebilir mi, sorusu da duruyor. “Perde aralanabiliyorsa, yazmanın bir takım teknikleri varsa, bizi yaratıcılığa götüren yol işaretleri bulunuyorsa, neden öğrenmeyelim?” diye düşünülüyor. Yazma ve yaratma yeteneğinin doğuştan geldiğini inanlar da var. Burada taraf tutmaksızın, daha doğrusu görüşümü kendime saklayarak yaratıcılığın hikâyesine değinmek, çıkarımı size bırakmak istiyorum. Bu konuda edebiyat susuyorsa felsefeden destek alacağız.

Yaratma Cesareti ve İki Mit 

Yaratıcı sürecin kabul görmüş en geniş tanımı, “Biçim için duyulan tutkunun dışavurumu.” Öyleyse elimizde iki kavram var: biçim, tutku. Birkaç kavramı da tanımın dışından ekleyelim: estetik bakış, coşku, vecd, kaygı, cesaret.

Önce Aristo’dan güç almaya çalışalım. Yazılmış ilk kuram kitabı sayılan Poetika’dan. Estetiğin, duyuyla ve duyguyla algılamak, hissetmek gibi pek çok anlamı bir arada taşıyan estezi (aesthesis) kelimesinden geldiğini biliyoruz. Kavramın karşıtının anestezi olduğunu da… Dolayısıyla Aristo’ya göre yapıtın doğabilmesi için estetik bakışa ihtiyaç var. Baktığı şeyi güzelleştirip sanat eserine dönüştürecek bir sanatçıya… Çünkü Aristo’ya göre güzeli sanat aracılığıyla görürüz. Ki güzel, göz ve el kelimelerinin birleşimiyse eğer, gözle görünen, elle tutulan, biçimli manasını taşır. Ancak kavranabilendir güzel. Öyleyse “biçime duyulan tutkunun dışavurumu” diye tanımlanan yaratma sürecini Aristocu sanat anlayışı da destekliyor. Heidegger’in asırlar sonra sanat yapıtını lehtenin zıttı olan aletheia ile birlikte düşünmesi tesadüf olmasa gerek. Eski Yunan’da hakikat anlamına da gelen aletheia, açıklık, açığa çıkarmak da demek. Demek ki sanat biçim aracılığıyla açığa çıkaran, açıklık kazandıran, görünmeyeni görünür kılan. Estetik bakış bilincin ortaya çıkışıyla mümkün. Bilincin doğuşuysa sınır kavramıyla anlatılıyor.

Yaratıcılığın hikâyesi başkaldırıyla başlıyor. Bilincin doğuşu da çizilmiş sınıra karşı çıkmakla. Yaratıcılık zihnin ötesine geçerek bilinci kuruyor. Her yaratıcı edim bilincin sınırlarını genişletiyor. Aksi halde sanat biçimle anılmazdı. Günümüzde “edebiyatta iletişim” dediğimiz şey sanatın kavranabilirliğiyle ilintili. Kavramayı sağlayansa biçim. Rollo May, Yaratma Cesareti kitabında, resim üzerinden açıklıyor biçimin önemini. Ressamın  ne çizdiğini anlamak için çizgilerin içine bakmamız gerektiğini, ancak o zaman çizilenin tavşan olduğunu anlayabileceğimizi anlatıyor. Çünkü çizgi sınır ve dolayısıyla görmemizi sağlıyor. Elbette ressam boş kâğıda bakıp tavşanı görebilecek denli hayal gücü geniş biri muhakkak fakat gördüğünü gösterebilmesi için çizgilere ihtiyaç duyuyor.

Soren Kierkegaard, yaratıcılığın hikâyesini desteklercesine iki ayrı eserinde iki farklı miti tartışır. Yaratıcılık için cennet mitini, cesaret içinse İbrahim mitini işaretler.

Hegel’in yukarı doğru düşüş diye tanımladığı cennetten kovulma hikâyesini yaratıcılığın başlangıcı sayıyor Kierkegaard, Kaygı Kavramı eserinde. Filozofa göre “ilk günah” teması bireyin ortaya çıkışını sağlıyor. İnsanın kendisini Tanrıdan ayırışı, utanç, kaygı ve yabancılaşmanın doğuşu demek. Tanrı elmayı işaretlemeseydi, günah ortaya çıkmayacaktı, diyor Kierkegaard. Tanrı yılanı aracı ederek sınırı çizdi, merak duygusuna yenilen insan cenneti yeniden aramak üzere düşüşü yaşadı. Bilinmeze atılan adım, insanın Tanrının bildiğini bilme isteğine yol açıyor. Yaratmanın bilgisi Tanrıdaysa, bilgiye ulaşmak için deneyime ihtiyaç duyuyor insan. Âdem ile Havva’nın elmayı yemesini bilme, deneyimleme itkisi diye yorumluyor. Birey olmanın ilk koşulu bu, günah yoksa, başkaldırı yoksa ne bilinçten, ne de yaratıcılıktan bahsedilebilir diyor sanki Kierkegaard. Picasso da daha sonra “yaratıcılık yıkmaktır,” demiş. Yaratıcılık bu yüzden umutsuzluğa rağmen ilerleme olanağı…

Sonuçta cennetinden kovulmuş insanda kaygı ortaya çıkar. Varoluşsal kaygı dediğimiz hal bu mitle açıklanır. Dinmesi güç kaygı yine de dinmek istiyorsa hakikat arayışına yönelir. Bilmek bir nebze rahatlatacaktır. İşte tam burada genelde sanat, özelde edebiyatta eser kaygının ilacı gibi. Her ne kadar yazar yapıtını tamamlasa da arayışını sürdürecek. Ama eser yazarın varoluşuna dayanak oluşturacak. İşte burada tutku devreye giriyor. “…değişimi değerlendirecek ve yönlendirecek cesur insanlar gerekmekte,” diyor Rollo May ve ekliyor,“Bu sarsıntı çağında duyarlıkla yaşamak gerçekten cesaret istiyor.”

Bilme isteği, tutkunun yetenekle birleşmesiyle kavranıyor. Ne korku ne de kaygı işte burada coşku devreye giriyor. Yaratıcılığı teşvik eden karşılaşma anı, yani vecd. Tutkulu yazar her tür çelişkiyle, duyduğu hissettiği her şeyle karşılaştığında yeni bir şey söyleme arzusu duyuyor. Böylece kendinde başlayan, kendisinden bir parça koyduğu yeni bir gerçeklik inşa etmiş oluyor.

Yaratma sürecini destekleyen ikinci mitse İbrahim’in oğlunu kurban etme hikâyesi. Kierkegaard Korku ve Titreme’de İbrahim’e korkusuzluğundan ötürü methiye yazar. İbrahim’in sorgusuzca Tanrının dediğini yapması genellikle pek çok yorumda itaat gibi algılanırken, Kierkegaard’ın tartışmasında Tanrıyla eşitlenme çabası diye ele alınır. İbrahim öyle korkusuz, imanı yönünden öyle kuvvetlidir ki Tanrı bunu fark eder. İbrahim’le yani insanla arasına fark koyabilmek için gökten koç indirir. Cesaret yani tersinden ifadeyle korkusuzluk Tanrısal bir hal. Buradan yola çıkarsak insanın Tanrıyla yarışı, ölümsüzlük isteği yaratma coşkusunu ve tutkusunu doğuruyor. Hakikate ulaşmak isteyen, yaşamı tüm nedenselliğiyle sorgulayan insan cesur olmadıkça yaratamaz, deniyor.

Yaratıcılık Yaşıyor mu?

Sanatı anlatmak için Eski Yunan’dan bu yana Dionysos ile Apollon hep el ele resmedilir. Sanat yaratıcılığın biçim kazanmış hali. Az evvel mitler yardımıyla değindiğimiz fikirler günümüzde örtük halde. Geçmişte insanlar neyi neden yaptıkları konusunda belki de kendilerine daha yakınlardı. Örneğin ölüm korkusuna karşı ölümsüzlük isteği, dünyaya iz bırakma kaygısı, insanın eksik bir varlık oluşunun sonucu olarak tamamlanma isteği… Bugün bu bilgi modern düşüncenin etkisiyle neredeyse bilinçdışında yaşıyor. Kimi zaman varoluşumuza işlenmiş olmalarına rağmen, altta kalan kaygıları dillendirmek utanılası bir şey gibi algılanıyor. Nasıl algılanmasın? Eskiden âşık kişiye hayranlık duyulur, aşkı duyumsadığı için şanslı addedilirmiş. Bugün âşık olmak ve bunu yüksek sesle dillendirmek zayıflık sayılıyor. Düşünce ve yaşayıştaki değişimler yaratıcılığın aleyhine gelişme göstermiş gibi duruyor.

Yüzümüzü yeniden eserlere dönersek, tarihe iz bırakan edebi yapıtlar kendinden öncekini yıkıp yeni bir biçim yaratan yazarlarca yazılmış. 20. yüzyılda özellikle modernizm kaynaklı hayal kırıklığını Joyce, Woolf, Calvino, Marquez, Faulkner gibi yazarlardan okuduk. Bu yazarların ortaya koyduğu biçimler birer akıma dönüştü.

Bugün her ne kadar “görsel dil” üzerinde yoğunlaşılsa da yeni biçim yok gibi. Eskiyi yıkan eserlerin sayısı yok denecek kadar az. İki mit, yaratıcılık ve cesaret üzerine söylenenler buradan bakınca romantik görünüyor değil mi? Geçmişin niçin aşılamadığı, edebiyatta hatta sanatta yaşanan krizin nedenleri konuşulmak istendiğinde günümüz Tanrısı piyasa suçlanıyor çoğunlukla. Okuru gözeterek yazma, görünür olma, çok satma, anlaşılma gibi durumların yaratıcılığı doğrudan etkilediği, günümüz insanının tutkusuz olduğu üzerinde duruluyor. Acıların televizyon, video aracılığıyla görsel hale gelmesi, kanıksama, toplumun farklı biçimlerde anestezi kurbanı olması… Yayın dünyasının ticari kaygıyla yola çıkması, sanatın değer kaybetmesi, eğlencenin her şeyin üstünde tutulması da… Pek çok neden gösterilebilir.

Bu bahanelerin yeni olmadığını hatırlasak değişir mi durum? James Joyce’dan başlayarak, hangi yazarın yayınevi zorluğu yaşamadığını söyleyebiliriz. Joyce’un son sözünün, “Hâlâ mı anlamadılar?” olduğuna dair rivayet var. Hatta az evvel yardım istediğimiz Kierkegaard, daha yaşadığı dönemde bugünkü anlamıyla çoksatar olmayı önemseyen yazarlara atıfta bulunmuş:

“Günümüz yazarı, öğrenme lehine tutkunun yok edildiği bir çağda kaderini kolaylıkla öngörebilir, okurları olmasını isteyen yazar, kitabını bir öğle sonrası şekerlemesi esnasında kolaylıkla okunabilecek şekilde yazmaya özen göstermelidir.”

Kierkegaard’ın alaya aldığı hal, yaratamama ya da yaratmama üzerine. Demek ki, çok okunmak mı, yaratmak mı ikilemi hep vardı. Elbette metnin okurda karşılık bulmasını istemek doğal –ki yukarıda biçim, kavranabilirlik ve iletişimden bahsettik- ama bu yaratma sürecinin belirleyicisiyse, yazarın özgün bir eser veremeyeceği, yeterince cesur davranamayacağı söylenmeli.

Yazmak, yazarına hem kendini anlamasını hem de dünyayı kavramasını eş anlı yaşatan zorlu bir süreç. Yaratıcı yazarlık dersleri veriliyor örneğin, yazmak öğretilen bir şey midir bilmeden yola çıkılıyor. Neticede herkes yazarken yolun zorluğunu fark ediyor. Edebiyat kuramı eserleri değerlendirdikçe, eleştiri yaşadıkça iş daha da güçleşiyor. Nitelikli okur metni öyle kolay beğenmiyor.

Sanatını paylaşıma açan sanatçının yaşadıklarını Albert Camus, Sürgün ve Krallık’ta, “Jonas, Resim Yapan Ressam” öyküsünde bütünüyle ele almaya çalışır. Eleştiri, tanınırlık, sosyallik, evlilik, gündelik yaşamın sorumlulukları, para kazanma kaygısı gibi pek çok durum Jonas’ın başından geçenlerle aktarılır. Öyküde yaşananların yaratma sürecine etkisi merkeze yerleştirir yazar. Öykünün sonunda Jonas’ın boş tuvalinde tam olarak okunamayan bir sözcük belirir. Bu sözcüğün yalnızlık mı yoksa dayanışma mı olduğu seçilemez. Daha doğrusu Camus, cevabı okura bırakır. Jonas’ın başta pırıl pırıl parlayan yıldızını söndürenin ne olduğu anlatılanlardan birkaçı ya da hepsidir. Belki de hiçbiri.

Rollo May’in dediği gibi “Yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.” Dünyamıza, dünyaya iyi bakalım.

 

Paylaş
Önceki İçerikBöylelikle Karanfil Dilden Dile
Sonraki İçerikJames Joyce Doğum Gününde Anıldı
Avatar
1980’de Ankara’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 2002 yılında mezun oldu. Eleştiri yazıları ve öyküleri pek çok dergi ve kitap ekinde yayımlandı. "Sabır Ağacı" ve "İpek Gönül" adlarında iki öykü kitabı ve "Çok Çağı" adlı bir romanı bulunmaktadır.